Romanlar

Kitap :RUTİN -İlk 10 sayfa
Okunma: 105
Hep de Böy - Mesaj Gönder


Bizler kitapların ilk üç sayfasını anlamadığımız zaman morali bozulan tipleriz. Minibüste üç kişilik koltukta dördüncü gelecek diye korkmak gibidir. Fosforlu renkler istiyorum... kuru pastel olacak, gerçi var evde ama fosforlu olsa iyi olur. Yağlı değil, gerçi yağlı da var evde ama fosforlu için ayrıca renge ihtiyaç yok sadece. Elinizde olmamasına üzüldüm. Kim acaba şu adam? Aman neyse şimdi, gerçi ben "seni şimdi çok fena yapacağım" dediğinde ve ben de "bende öyle bir konu yok şu an" dediğimde bizi duyan çocuk da TV izlemek isteyebilir adam da ama ben tam bir emekli hayatı istiyorum, uğraşamam. Gelinlikçiler harika görünüyor, evli değilim demek istediğim adam da yanımda gibi oluyor. Yani "al götür evde ye menüsü" düşündüğüm anda karşıma çıkan annesi çoktan makarna pişirmiş.

Şu anda şeftalilerin suda olmasına sevindiğime inanamıyorum. Lezzetli olup olmadıkları umurumda değil, sadece ziyan olmamalarından memnunum. Olsun, sınavı verirmiş. Kuran kursuna gittiğinde başını örtmek zorunda olmaktan dolayı gidip aldığı örtünün satıldığı yerdeki uzun kollu pileli elbiseler neden bana anneannemi anımsatmıyor da, sen anımsatıyorsun? Hayır yani aynı gün küçük plaklar satan dükkanın önünden geçerken hissettiklerim aynı mı ki, şimdi hislerim aynı olmasın. Bu yazı!

~ Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. • Şeyh Edebali

Tanrım! Bu ise mucize gibi karşıma çıkan bir köprü görevi görüyor. Okumak istiyorum. Sıkılmadan... şimdi sevdiğim için. Duymak istiyorum çalıyor. Orada köpüklü bir kahve alıyorum. Bir güne bunları sığdırmak muhteşem olurdu ama gelinliği satın alan bayan, beğendiğim bir şeyi daha benden götürdü. Bunu herkes diyor. Konu herkes olsaydı ben sonsuza kadar evlenmemiş olurdum. Sence öyle mi oluyor? Yani ben bazı şairler ya da şarkıcılar gibi sokaklarda gelinlikle yürümek istemiyorum da yazıyorum. Var bu kabiliyetim diyemem. Önce edindim, sonra yazdım. Bu sıkıcı konu ancak bu kadar sıkıcı olmayabilir. Kahvenin yanında ise hiç gitmiyor, biliyor musun, babam sade içiyor.

Elimdeki kitaba bakıp, nasılsa son on iki sayfası, kafede okumak harika bir fikir diyorum. Küçük planlar yerine değişmez kurallar koyamıyorum istesem de ama zihnim bir tuhaf işliyor. Meyve püresi ikram edilen bir marketin önünden geçiyorum, markaları pek benimle ilgili değil... o püreyi tekrar yemek isteyeceksem hemen o an almalıyım ya da adını aklımda tutmalıyım ya da yeni püreler çıkmış diyerek uzaklaşmalıyım ama bunlar artık zihin okuyor. O kafede gazete okuduğumu düşünemiyorum ama kitaba ara verip ağlayan kalbimi sakinleştirmeye çalışabiliyorum bazen. Bazen her şeyi unutmak mümkün oluyor. İki de değil, on iki yıldır çıkmadığım evimde neler hissettiğimi değil, sokağa bir kez daha bakabilirsem neler hissedeceğimi düşünüyorum. Aynı şehirde yok olmuşum ama pek de önemsemiyormuşum gibi geliyor bana. Kendimden memnun değilim.

Bu orada olduğundan emin olduğun bir küpeyi bulamamak gibi tam o anda. Her şey üst üste geliyor ve yine de o hissiyatı yenemiyor. Plak bir yerde takıldı ve elimden bir şey gelmemesi beni yeterince utandırıyor. Hiç haber okumadım sanki ya da asla elimden geleni yapmadım belki de. Belki de bir hata yaptım. Olanlar engellenemiyor ve binayı sağlamken yıkmaya karar veriyorlar. Artık buna dayanamıyorum. Herkes hatalı bir düşünceye sahip olabilir ve bu hata yapacağız anlamına gelmez dediğim anda kıtalar iyiler ve iyiceneler olarak ikiye ayrılıyor. Biz iyiceneyiz... Ekran donuyor. Bir festival havası esiyor... her bir tezgahtaki üzümler için ayrı ayrı planlar yapıyorum. Birinin resmin çekmek isterken, diğeri için bütün ülkeyi dolaşmak da var. İşte bunlar olmuyor ama aslında geri döndüğümde kafamı sokacak bir evim olacak. Canımı kurtardığım için biraz da hafife alıyorum. Eve dönmeye niyetim yok... birazdan yine evde hiç makas olmadığını anımsayacağım ve de unutmaktan dolayı hiç pişman olmayacağım sanki. Daha fazla üzücü haber istemiyorum ama umut etmek için bile çok fazla geri adım attığım bir noktadayım.

Bu kadar makara arasından o kokuyu seçtiğime çok memnunum. Bu gerçekten de dikiş makinası olan evlerin kokusu. İşleyen makinalı evlerin kokusu daha güzeldir ama bu benimki süs olarak duran makinalı evlerinkini andırıyor. Bir süre biblolardan söz etmekte sakınca görmüyorum. Haber paylaşan bir yapım yok... henüz hayatta biriyle gerçekten paylaştığım başka bir his var mı onu da bilmiyorum. Bu beni üzmüyor, güçlendiriyor. Biraz su içmek için meyve püresi satılan yerden su alıyorum. Konuyu uzatmak istemeyişimin nedeni ise sokağın ucundan görünen diğer sokağın ruhunda taşıdığı ancak ruhuma taşımadığı bir ara sokak yine. Çıkmaz sokak mı diye soruyorlar. Bilmediğimi söylüyorum. Kötü haber vermiyorum. Anlayabildiğim kadarıyla dünyaya "anladım" deme ihtiyacı içindeyim, hepsi bu.

O haberler arasında olduğuma sevindim diyemem çünkü yokum ama kendimi daha uzak bir yere konumlandırmak için bu adımı söyleyen kişilerden en azından birini tanıyor ya da anlıyor olmalıyım. İşte o da yok. Bizim pastanede telefonuna bakmak normal ama kitap okuyan hiç görmedim. O dış masalardan birinde otursaydım eğer, çocuksu hislerim olmazdı şimdi. Bu ona benzemiyor. Daha çok bugüne kadar ağlamışım ve şu anda aldığım haberle gözyaşlarım kurumuş gibi. Yapılması gerekenler yapılıyor. Biri var, sanki en kızmadığı insanı gebertmek istiyor gibi çünkü ona daha fazla sorumluluk düşüyor... bunu anlayamamaktan değil, bilememekten korkuyorum. Bana açıklandığı kesin ve ben şu an bilemiyorum. O an kitap okumaktan başka bir şey yapmak isteyen biri düşünemiyorum.

Oysa renkleri birbirine karıştığı için kullanamadığım kumaş boyaları aynı değil. Bitselerdi şimdi yenisini alırdım ama kullanmamış olmanın bir bedeli var. Önemli değil diyecek birini arıyor o da... sen bana dedin, ben de sana. Oysa hepsi söylenmiş ya da - BUNU BİLMEYEN BİR ŞARKI YOK. Kafamın içinde artık müzik var. Müziği duyarken "sonra yazarım" dediğim bir iki satır var. Görevi onlara bırakasım yok. Kimsenin küfür nedir bilmediği bir dünyada bu ısrar neden derken, o da oluyor. İsteyen herkesin yazabileceği bir dünyada dileyen herkesin gezdiği bir sokakta değil gibiyim. Üzüldüğüm bu değil, daha çok az konuşmaktan yana sıkıntım var. Dilimi yutmuş gibi yaşamak ve yazarken düşündüklerimin karakterimin bir parçası gibi algılanması. Düşünememek de bir erdem. Sırf mahcup olmamak için kendini anlatmayan biri var... ben adını vermiş olmayayım ama sokağın adı belki de Şeyhler Sokağı. Kaliteli bir gün diliyorum, kaliteli bir dakika diliyorum ve kaliteli bir ömür dilediğimi anlatamıyorum. Hala böyleyim.
 
Bilgisayarım bozulsaydı eğer yani daha doğrusu bilgisayarım bozulursa şayet onu bu dükkana verebilirim. Burnuma poğaça kokusu geliyor ama yapmayı bilmiyorum. Çok sıcak yediğim için şişen dişim aslında sadece sinyal veriyormuş. Dişçi burada, bu insanlara kapalı sokakta. Pazartesiyi iple çekiyorum. Derslerim başlayacak... sadece rutin diyerek tüm dünyadan soyutlandığı o an geliyor aklıma. Müzik değil de sanki, bir an. Kahve çekirdeği kokusunu ne olursa olsun sevdiğimi düşünmem gereken bir an ama ben sadece evde sürekli aynı kitabı okuyup, garip sesler duyuyorum. Bir nedenle ne kadar masum olsam da doğa tarihine bu şehirden daha yakın olmakla suçlanıyorum. Belki sabaha kadar bitecek olan bu kitabı herkesin okuduğuna inanıyorum ama her kitap böyle değil. Bazen de bana yazık değil mi derken, duyduklarım karşısında şok geçirmediğimi düşünmeye çalışıyorum.

O küfürlerin ortasına konan noktayı kim icat ettiyse sağ olsun derken tüm dünyaya bir yasa gelmiş. Filmlerde noktalı olmalı belki ya da emin değilim. Aynı seviyedeyiz ama hepimiz yüzmeyi düşünmüyoruz. O an herkes geleceğini görebildiğine inanıyor ve bana ağzına geleni söylüyor. Onları durduramıyorum. Hiçbir beklentim olmadan gezeceğim o an yok şu anda bende. İşimi bitirip sonra bunu yapabileceğim. Derslerim açısından ise sonsuza kadar sürecek bir sürecin içinde iki dil daha öğrenmek ne kadar anlamlı. Pek çok kişi bu planı yitirdi. Onlar yeniden doğuma inandılar. Ben buna asla karşı çıkmam, çıkmadım da. İçinde hava aldığım bu hava tüpü sadece müzik görmeme izin veriyor. Kitabı ben kendim akıl etmişim gibi. Dünya çok garip. Düşünmenin faydasına inanıyorum. Yalancı çıkmayı hiç sevmem.

Bu bir star hayatı değilmiş de, içine yapay tatlandırıcı katmışlar gibi acı. O kadar rutin bir üzüntü düşünemiyorum. Ne biliyor musun, boş durmaktan iyi. Boş durmanın tanımını yapmak isteği taşıyorum. Bazen bu yüzden yıkılan ve bazen bu yüzden ayakta duran bir dünyada ne desem boş. Bir şehrin başına gelen kazalardan biri gibi değildi benim için. Aynı tüpün içinde hayata hazırlanmam gerekiyor. Bilmemekten utanç duymadığım bir şeye ihtiyacım var. Sokaklar bunlardan biri, keşke ezberleseydim dediğim anlardan biri zaten. Abartılmış bir gösteriden çıktığımı sanıyorum. Sessiz kalmak çok kolay ki öyle, yazmak anlamsız... her geçen gün anlamını yitirdiği bir yerde olmaktan memnunum. Birden aklıma eve gitmek geliyor. Pudra şekeri olan bir evde tatlı olmadığını düşünememek gibi. Ne yazık ki o kadar basit. Bu her meyvenin hakkı ve tatlandırıcının değil.

Yaralanmayacağım için güvenle bana tekme atıyorlar. Kendimi affettirmek için iki gün içinde yazacağım şeyler var. Keşke hafızam zayıf olmasaydı, isimlere karşı. Sokağın adını söylerken daha bana aşkı şeyhlerin odasında tartışmaktan bahsediyor. Çok şükür elim ayağım tutuyor. Bunları yazmak yerine yapabileceğim binlerce şeyi düşünüyorum da... aslında mümkün. Bu bizi yıllarca oyalar, bu da bana yeter. Saçlarım tokaya yapıştı mı diyeceğim an daha gelmedi. İyiye yorduğum tek bir şey olsun istiyorum. Benimki zaten kötü gidiyor, seninkini de bozalım diyen bir dükkan yok burada. Bu bir pazarlama tekniği zaten değil. Bu bir reklam yanlış algılama algısı. Keşke reklamcı olsa şu hiç tanımadığım adam. Bu düşüncelerin arasına bu şekilde girdiğine asla inanmadığım biri ve diğerleri.
 
Her gün kitap okuduğum günler geride kaldı yine. Bakıyorum da, neden şu an yorgunum? Hızlı matematik yaptığımdan beri değişmeyen ilgi alanım, şu mağazaya girince değişti. O şortla beni görmemesi iyi oldu. Kaderin değişen bir sayfası olmayı istemek bu durumda hiç de kolay değil. Sadece bir saat geciktim ama bütün hayat hikayem değişti. Standart bir alışveriş müptelasıyım ve sizler için bir sürprizim var. Canlıyken neyim ben? Dört kişilik yerim, üç kişilik içerim diyenlerden ne farkım var? Aslında hiç yok. O yüzden buradayım. Aslında internette yayınlamak istediklerim bunlar değildi. Jack London bana şeyhler gibi el vermiş olsaydı ne derdi? Ama işte onların her dediği de yapılmalı, öyle değil mi? İnsan tam konsere gitme planı yaparken müzisyen yapılır mı? Ben onca kaza atlatırken kaza atlatacağını düşünen de kim? Pastane dediğim anda gelen koku, sevgi dediğim anda neden yok oluyor? Bütün bunlar "internet okuyucusuna iki gün içinde iki roman" sunmakla ilgili olabilir mi?

Bu hayır cevabı bana da yetiyor. Görünürde ben yokum, eğlence dünyası var ama planlarım aynen geçerli kalıyor. Odaların şeklini değiştirdim. Piyanoyu yan odaya aldım, bilgisayarı uyuduğum odaya aldım ve de kütüphanenin altında gayet bütünleyici oldu. Bütün kitaplarını okudum da mı Jack London dedim? Tam o an tartışma çıksın istemiyorum. Bazı insanlar çok hassas. Sınıf arkadaşlarından uzaklaşmak istemeyen biri ve okulun bitmesini kutluyorlar çılgınlar gibi. "Yap" dediğim an duyulan binlerce planı duymuyorum aslında. Herkes bir plan yapıyor ve benimkine uygun olanlar ya da uygun olmayanlar var. Bu gördüklerim alevler değildi yine de. Biri sıradan şeyler yazmama aldırmaksızın bir şeyler okuyordu. Bilemiyorum, belki de sadece zihnim boşaldı bir an. Ortak bir çizgimiz olmasını istiyorlardı ama yüzmek istemiyorlardı.

Şehirde gezerken eve hiç dönememişim gibi bir tedirginlik var üstümde. Sanki iş kıyafetlerimi asırlardır çıkarmamışım. Tanıdığım kimseyi andırmayan bir aşk muhabbeti beni daha uzağa götürmüyor. Ayıplamaktan değil de utanmaktan daha çok. O şortu almamam şart değildi. Ertelediğim binlerce plan arasına o kadar kolay karıştı ki ben bile inanamadım Fransızca da öğrenmek istediğime. Çok güvendiğim bir var aklımda. Yalan olduğunu sanmadım asla. Yazdığım her şeyi okusaydı keşke ama izin isteyip çaldılar. Affedecek her hücrem öldü. Aynı yere bile gitmiyoruz görünüşe bakılırsa. Sizi orada biri affeder sanırım. Minibüsle geçerken iş kıyafetleri satan şu dükkanın yanındaki işitme cihazları gibiydi reklamı. Bir ilişki düşünmediği kesin olan tipler vardı aksi durumda benim senaryoma dahil olmaları gerekirdi ki bu onlar için riskliydi. Şehrin ortasında türbe aradığımıza inanamadım. Gerçekten de! Her defasında beni kurtaran bir Tanrı'nın sabrı ile her defasında daha çok sinirlenen bir Tanrı'nın öfkesi yarışıyordu ve o öfkede benim bir suçum yoktu.

Gıybet nedir bilmiyorum ama hayatta yaşamak zorunda olmadıklarımı bu kitaptan bile aşağı görüyorum gerçeklik anlamında. Şu el örgüsü şeylere ne deniyordu? Aklıma ilk gelen kelime origami! Doğru olduğunu bilmiyordum. Sigara içmenin yasaklanmasına uygun bir dış dünyamız olduğuna inanmıyorum. Fazla hayalperest. Sokaktan bir simit aldım. Kuşlar gibi mutluydum. Bugünü asla unutmayacağım. Kaç yıldır evdeydim ve bugün sokağa çıktım. Hem isteyen istediği zaman okur bunları, aklında bana dair bir şey kalabilir. Ne zaman normale dönüp her anımı paylaşacaktım? Çocuklar gibi miydi yoksa benimle dalga mı geçiyordu o güvendiğim kişi ama olsun ben kendimden emindim. Bugün başıma bir şey gelmezdi. Islak mendile bu kadar ihtiyaç duyduğumu anımsamıyorum. Üstelik yelpaze alsam daha iyiydi ama sokaktan bir de mini vantilatör aldım. Dün neler oldu diye düşündüm: cehenneme gidin! Çok meraklıysanız cehenneme gidin. Bunları yazdığımı anımsamak hoşuma gitti. Ben kendimi affettim. Mantık hatalarına dayanamıyorum.

Çok şaşkın şekilde anlatacak bir şeyi olmayan biri olarak, şehre şaşmak yerine şaşırdığımı düşünüyorum. O şortu almalıydım ya, şimdi anımsadım, vardı bir şort bugün gerçekten de baktığım. Yani ben öylesine yazıyordum. Çocukları sevdiği kadar beni sevmeyen biri sadece benimle vakit geçirmek istiyordu. Tekmeyi topa, sonra sona eren iş hayatına ve de sonra da sonsuzluk kavramına vurduktan sonra benim pek bir kıymetim kalmadı. Kitabı dün okumadım ve okusaydım bugün olacak olan her şey oldu diye sevinirdim belki de, okuyup sonra olmayacak her şey oldu diye üzülmeyi tercih ettim çünkü o zaman elimden bir şey gelmediğini anladım. Bunları doktoruma anlatmayı düşünmüyorum. Origamiler yardım amaçlıydı, ben de aldım. Bilmediğim ne çok şey var diye düşündüm... mesela satranç oynamak. Kaderimi ezbere okumak isteyen bir iki deli vardı.

Çok yavaş yazıyorum... onlar iki sıfır öndeler. O güvendiğim kişiyi özlediğimi hiç bilmiyordum. Çoğunlukla utanıp bir köşeye çekildiğimde bana üzülmememi söylerdi. Bir gün onunla bir anım olacaksa bu kitap okumak falan olmalıydı gene de, bu da bize yeterdi. Ben hızlı yazmakla ilgili yeteneğimden bahsettikçe onlar hızlı okumama sorular yönelttiler. Öyle birini internette de olsa tanıdığıma çok sevindim. Fırça almayacağım, onları yağda bekletsem yeter. Bana saygısızlık edilmesinden hoşlanmıyorum. Bir gün onlar için ben kitap okuyan biri olmayacağım asla... onlar resim fırçası. Yazdıkça bilmediğim bir şehri gezmişim gibi görünen bu kısa gün ve bir iki sokak, sırt kaşıma aleti ya da masaj tahtası alırken aklıma gelen biri, şu anda yok. Tamamen ona bıraktığım bir plan, benim bütün hayalimmiş gibi şekil alıyor bazen. Bütün bunlar yaşadığım bazı tatsız şeylerin arabesk bir hal almasından daha basit benim için çünkü bu benim. Ben unutmam ki! Sadece aklımda tutmam.

Düşünsene bütün dünyada kolonya yok. Tuvaletlerini yaptırmak bana kalmış gibi... oysa ben bu dilini konuştuğum ülkede yaşıyorum. Bu belki yurt dışına gitmiş. Mor ilaç kutusu, mor cetvel ve de mor fosforlu kalem yazmadığım sürece bir fotoğrafa dönüşüyor. O kadar güvendiğim birine söylemediğim bir şeyi kimseye söylemediğimde bile bir başkasına söylemişim gibi oluyor. Bir yabancıya. Beni anlamayan birine. Onu gördüğümü anımsamıyorum ama gördüm biliyorum. Bu durum artık beni de aştı ve uygunsuz bir konuşmanın ortasında iş hayatımdan bahsetmeye dönüştü. O an tefeci oldu adam! Hani şu tanımadığım yabancı olan ve beni bulmak istiyordu. Şu binalarda ne hayatlar vardır. Hiçbir fikrim olmayan dediğim anda bile kendime yakınlaştıysam, düşüp bayılmamışımdır. O da güvendiğim biri gene. O da bilmiyor değil, anlaması imkansız sanki ama ne anladığını ayrıca biliyor belki. Bilmiyorum. Bu komedi yıllarca sürecek gibi, bir filme mi girsem. Salonu son gördüğümde planlarda sen de vardın, dedi. Bu bir sinema planı mıydı?

Ben kısa süreli hafıza kaybı diye buna derim ve işte "hayatın cilveleri". Bu akıl oyunlarını bildiğim kadar disiplinli biri değilim aslında. Dilini hiç bilmediğim yabancı bir şarkıyı mırıldanmakla dilini bildiğim bir şarkıyı mırıldanmak arasında bir fark görmüyorum. Lambamın tavanda bıraktığı izler yıldızlar çocuklarla bunu izlediğimizden beri daha çok huzur veriyor bana. Bunları bilmediğim işlere karışmak gibi görmüyorum. Kedim tam o anda "sen hangi anından arındın" dedi ve ben onun hayatta olduğunu anladım da, ondan. Sırf biri konuştu diye konuşan bir yapım yok. Bazen olayları alttan alıyorum, hepsi bu. Tövbe etmeyi hoşça kal demekle karıştırmış bir günlük dil kullanımı. Birden bir roman yazsam ne komik olurdu? Hayır dediğim anda o bir evvelki hayır yerinden oynamıyor mu, delirecek gibi oluyorum.

Delirecek gibi olmak benim için inanılmaz değişik ya da baştan çıkaran bir şey değil. O duyduğunuz ses var ya, burada ben konuşurken konuşuyor. O kadar çok dinle ilgili soru aldım ki, bu saçma kitabı yazmayı bir borç biliyorum. Bugün yüz sayfa yazmış olmak benim için sıradan bir beceri ama sıradan bir durum değil. Neden sizce? Birinci seçenek -çünkü çok yazmadın, ikinci seçenek -o kadar hızlı yazmak şart değil. Bunların ikisi tartışıyor. Oysa ben biliyorum ki daha önce bir günde doksan sayfa yazdım. Utanmak demişken, ayıp etmek çok güç bir şey de olsa insan yüzleşmeli kendisiyle. Ben yani şimdi bu konuyu ya herkese anlatacağım ya da kendim yüzleştim. Ben yani şimdi. Biz bir daha ne yazalım anlayamadım? Bunları elbette sadece ben yazıyorum ama sorular soran bir kalbim var, dinim değil. Onlar için normal olan şeylerin bunlara sebebiyet verdiğini sanmıyorum.

Bugün bahar havası alırken hissettiğim her şey güzeldi. Başımı hafif öne eğip de herkesle paylaştığım bir üzüntüyle kendi adıma baş başa kalmam ve kendimi şımarmamak için tutmam falan hoştu. Bu tip hislerin fazla bozulmamasından yanayım. Utangaçla utanmaz arasındaki farkı ben bilemem. Her nedenle utanırım. Bazen utanıp çekinirim. Bazen utanıp ağlarım. Bazen utanıp küserim. Bazen utanmak gereksiz değildir. Buradaki kavram bütünlüğü hızlı yazı yazma kavram açılımında yok. İki gün uyumadım ve ayakta durmalıyım. Bu da o adam mı acaba? Tavuk yediğimiz gün dünya kötüye gidiyordu ya, yani o günü ben nasıl anlatayım mesela? Tavuk yedik desem yeter mi? Şimdi bir anda bu durumun katlanarak bana döndüğünü düşünün. Ben sonuçta tavuk yedim bir de kafama kartopu yedim diyelim ki.

Ben hayatımı zaten büyüleyici buluyorum. Mucizeler değil kendi hayatımı yaşamam gerekiyor. Bu güzel hediyeyi iyi değerlendirmem ve de bunula güzelce yol almam lazım diye düşünüyorum. Artık benim için öyle. Temiz kalpli biri olarak değil, çalışmalarımla benzersiz bir yerde olmalıyım. Sevdiğim milyonlarca insan oluşundan emin değilim, buna inandığımdan eminim. Bu inanç zaten benim için sevmek demek. Bu sevgiyle bakınca kendimi gülümserken buluyorum. Ağaçlara, kuşlara, mağazaların da olduğu şirin sokaklara... maskenin arkasından. Bu birden sizden sabunlu sıcak mendil isteyip aynı gülümsemeyi taşımak gibi değil. Bu anlayışlılıkla birleştirilmiş bir istek formu gibi daha çok. Tek bir kişiden beklenen bu anlayışlılık nedir? Herkesin oluşturduğu çoğunlukla baş etmek mi sizce?

Akıllı bir seçim yapıyorum ve katmer yemekten vazgeçiyorum, öyle değil mi? Sıradan bir seçim yapıyorum ama farklı bir tat alıyorum, bu da mümkün. Hem o harika günü anımsıyorum, birlikte tatlı yediğimiz günü. Tatlı yemediğimiz günü de unutmak istiyorum, tıpkı anımsamadığım gibi. Şu küçük cadıya bakar mısın, o kadar şirin bir oyuncak ki, insan bununla bir ömür geçirebilir. Saatlerin pilleri bitmiş yine, hepsi de aynı anda biter mi ya? Sinirlerimi bozmayacağım dediğim mevzu zaten beni üzüyor. Gittiğim yerlerde bunu anımsamamak çok şeker bir şey olurdu. Bizler kitapların ilk üç sayfasını anlamadığımız zaman morali bozulan tipleriz. Herkes istediğini elde edecek olsa ben burada olmazdım, öyle mi? Bunun yanıtını hiç anlamadım. Asla. Soruyu da. Acaba beni affedecek mi? Bu benliğimi yok edip yerine kitaplar koyacak mı?

O dergideki kız kadar güzel göründüğüm bir fotoğrafım var. Suya düştü ve yırtıldı, parçalandı ama bilgisayarımda kopyaları var. Sadece bana benzemiyor hepsi bu. Arkamdan ya da yüzüme edilen tuhaf laflar gibidir şimdi onlar. Her şeyi unutmuş birine bak bir de bana... evden alışveriş filesi alıp çıktım ama dolu yağabilir. Dolu yağarsa taksi bulamam, taksi tutmam gerekir. Karikatür dergileri çabuk ıslanır ve yok olur. Onları gazetede görüp tanıdığımdan beri takip ediyorum, bütün ailenin fotoğrafları farklı haberlerde çıktı, hepsi sanatçıdır umarım ama sanırım daha çok korktuğumun başıma gelmesinden korkuyorum. Yeterince önemsememekten, yeterince üzülmemekten, yeterince ağlamamaktan... çocuk yapmadıktan sonra niye evleneyim ki dedim birden! Bugün birini gördüm, bekarlık sultanlık dedi arkadaşına. Arkadaşı peki dedi. Demek biz sadece arkadaşız. Bu mümkün mü?

Palmiyeler var ya palmiyeler... sanki şehir değiştirdim ve hiç bilmediğim bir şehre indim birden. Güneş batarken onlar çok tanıdık bir yüzü andırıyor. Evdeki penceremden bile daha tanıdık olmaları beni şaşırtmıyor bugün. Sen ne demek istiyorsun diye yüzüme bir tokat atacak bir kadın yok yakınlarda ya da ne renk olduğunu bildiğim bir bina var mı evin hemen karşısında? Karanfil seven biri gibi değil bu... palmiyeleri sevmek için fazla cesur olmalısın. Çoktan tek başına tatile çıkmış birisindir belki de sen, palmiyeleri sevdiğine göre. Palmiyelerin olduğu bir Miami resim sergisi açmayı düşünüyorum. Evlenirsem evde arkadaşlara açacağım sergiyi çünkü hiç arkadaşım yok. Evlenmezsem Miami'ye gideceğim ve orada açacağım sergiyi. Prensiplerimi düşündüm ve Miami'ye gittim. Zaten fosforlu renkleri o nedenle arıyordum ama bir palmiye ağacı görmeyi hiç ummuyordum. İnsan hayatını nasıl da zehir ediyor kendisine... şu iri sivrisinekler bizim eve hiç girmedi. Sanırım beni affedecek.

Bilgisayarım tamir olmuş artık ve dosyalarım silindi mi merak ediyorum. Bu merak beni öldürecek mi artık dersiniz? Yazmaya devam et, hiç ara verme. Saat sekiz gibi ara verirsin. Birinci olup da bu kadar uzun yazan ilk deli olursun. Birinci olursam ana sayfada adım çıkacak. Ben bunu sevdiğim bir müzik grubundan esinlenip almadım ama kesin etkilenmişimdir çünkü hep dinliyorum. Bir de adını duyduğum bir sanatçı var ve her yerde çalıyor diye kendisini dinlediğimi sanıyor. Gereksiz bir eziyet daha sadece. Ne dediğin belli olsun, olmayacak. Biraz tozluydu bilgisayar çünkü yolda fazla uzunca bir zaman geçirdik. Hayatı sevmemi affedecek mi? O kadar habere rağmen benden kötü bir haber mi bekliyor?
Bir ay sonra her şey yoluna girecek. İşe girmeyişimi anlamıyorum, herkes çalışıyor baksana. Şu hırkayı yakıştırıyorum çok güvendiğim bir adama. Bunu alamam öyle değil mi? Tamam dedim, sorun yok o zaman. Yola çıktığımdan beri beni takip eden yazıları takip eden bir adam var. Ondan korktuğumu söyleyebilirim ama aslında korkmadım sadece korkutucu. Ne kadar laf kalabalığı yapsam da az. Garson bayan o kadar güzel bir önlük giymiş ki bulunduğum yeri seviyorum. O önlükler satılıyor ve evimde böyle yemek yapmak istiyorum. Bundan daha da önemlisi karpuz keserken de önlüğü değerlendirmek. Ne yemek yaparım ben bilmiyorum ve çok güvendiğim biri soruyor acaba ben makarna yer miyim? Garson bayan onu daha önce görmüş! Bu alışık olduğum bir durum.

Bu kadar çok konuşan biri olduğumu sanmışlar. Herkesin tanıdığı biri olmakla beni hiç tanımadığı için kafadan atan biri olmak arasındaki farkı arkamdan beni takip eden şu adamlar biliyor bence. Oysa çay içmek de var diyor masum bir ses ama benim kendisi için bilmece. Susan biri olsa gene iyi... keşke en azından yazdıklarım kadar bir şey ifade etmese. Beni tanımlayıp beni üzen onlarca kişi yok artık hayatımda. O şortu neden almadım? Kolay İngilizce kitapları beni eve çekiyor. Artık dolmuşu bulup binmiş gibi hissediyorum. Çok güzel bir hayatım yok ama kaba olmak istediğim en son şey. Bu kadar aptal bir gezintinin bile bir adabı varsa her şeyin olmalı bence. Kimilerine göre yokmuş saklanacak kuytu bir köşe şehirde. Şu peşimdekilere gelince... şeytana sorsan onu andırıyor hepsi de. Sürekli kafamın içinde şarkı söylediklerinin farkında mı hepsi de?

Telefonuma boş boş bakıyorum. Artık her şey cebime sığıyor. Kokulu telefonum için son taksit, ödedim bile. Olay burnum elbette. Pardon ama şu adam nasıl susuyor dediğim günler var geride. Bu kadar büyük bir eziyet karşısında bir araya gelemeyen insanlar diğer her felaket için öfleyip poflamaktalar. Adam kendisini çöpçatan sanıyor ama buna inanmadığından karşıma çıkacak gizlice. Belki de sadece hırsızdır ve de telefonumu elimden aldığı gibi gider. Yere düşürdüğüm telefonu alıp gitti! beni geri arayacakmış ama ben yokum, telefonum da. Şehrin bir özeti telefonumda vardı ama neye bakacağımı şaşırmış gibiyim şimdi gene. Dün ne yaptım sence? Bence yazdım! Sence seni dinlemeliydim. Tam bu an bir kitap bitirmişim birini de yazıyorum ve her şeyi yarıda kesip bir çay daha söylemek için çıktığım yolda kaybolmam umuluyor belki de.

O sokaktan her geçtiğimde karakolun yerinin değiştiği ve tarot falı baktırdığım aklıma geliyor. Acaba nerede şimdi karakol? Belki yazı formatı sadece ben istemediğim için değişti. Belki yazmanın sonu yok ve telefonumu kaptırmasaydım kitabı bitirmiştim bile. Belki garanti kapsamında yaptırdığım bilgisayarım için tahminlerde bulundunuz ve telefon fiyatında bir ödeme yaptığım sanıldı. Hırsız nereye isterse oraya gizlenir. Onu ortaya çıkarmak benim işim değil. Şu evlerin pencerelerinden bakınca gördüklerime bayılıyorum. Saçma da olsa gereksiz olmadığından elimdeki satırları yetersiz buluyorum büyük bir tablo asılı minderli ve bol çiçekli şu balkonu anlatmak için. Benim yetersizliğimden oldu. Şehir sessizliğe gömüldü. Artık yok. Gökyüzünün tüm renkleri elinde var ama sen beni mora boyuyorsun dedim. Belki de! Kim bilir... bu insanları tanımadığım için onlarla barışmam şart değil. Kendimle bu konuda anlaşmam mümkün değil. Video çok yedi hesaptan, artık kimseyi arayamam. Öldü telefonum da ondan.

Sadece kendi sözleri geçerli olan müşterileri andırıyorlar. Benim ne dediğimi anlamamaları yeterli sanıyorlar. Dokuzuncu sayfada insanın başına gelebilecek en tatlı şey bir tas çorba değil. Fotoğrafımı çekmek isteyen biri var ve o an müsait olmadığımı anlatmam gereken yoldaki ikinci kişi bu. Üstümde yarattıkları yan etkiler sadece bana kötü göründü diye bana olanlar oluyormuş. kabus görmek de yasak sanki ve asıl onlar asla anlatmasınlar. Konu buraya kadar iyi ama sürekli küfür etmeme nedenlerimi soruyorlar. Basit! Ben bela okuyorum, küfür etmiyorum. O kadar çirkin giyimliyim ki, yadırganmaması bir mucize. Üstümde kot ve bir t-shirt var. Gerisi tahmininize kalmış, eğlence. Doğadaki sağlık sabahtan beri kapımı çalmıyor. Basit değil de hızlı oldu. Güzel değil ama estetik sadece. Sevimli değil ama can alıcı ve çarpıcı. Bir sergi gezmek istediğim en son an yani.

Sağdan bakınca güzel görünen bina arabanın çarptığı taraftan anlatıldığında biraz saçmalıyor. Çok hasar almış olan araba değil bina konuşuluyor. Caminin en sevdiğim yanı önündeki bank. O bankta oturan biri var ve de huzurlu duruşu dedemi andırıyor. O parkın kokusu değişmediyse bir kez gitmek isterim. başına ne gelirse gelsin beni arama demek. Oysa başıma böyle bir şey gelirse aramam gereken bir ailem var. Bugün yarım saat gezdim demek yerine yazılarımı göstereceğim bir polis memuru değil onlar. Başıma ne gelirse gelsin benim için yapmaları gerekeni yaparken en küçük bir suçluluk hissetmeyecek yegane kişiler. Bazıları neden bugün sarı giymediğimi merak ediyor gibi, üstelik de sarı rengi sevmiyorlar. Bütün hayat hikayeleri benim karşımda haklı çıkmak üzerine kurulu aptal tipler. Yani sarı giymesem ne olacak... şu da ayna.

Beni tanımlayan cümleleri var artık! Ben şehri anlatıyorum ve onlar da beni. Kendi cümlelerim kayıp sanki ve de eli maşalı bir diğeri. Ezoterizmi bitirdiğimde değil başladığımda duyduğum şu heves var kütüphanemde. Artık görüşmediğim arkadaşlarımı tanımasını istemediğim şu güvendiğim adam. Bela okumak benim en doğal hakkım. Ayaklarım ağrıyor. Sesimi taklit eden bir sapık var. Tıpkı benim ruh halimi taklit edişinize benziyor. Onları yadırgamıyorum. Onları sevmiyorum da... sadece ayaklarım ağrıyor artık. Bu satırlarda yeri yok ama hayatımda var mı sandınız? O sarı yapraklar yazın beni üzüyor ve kışın ise güzeller. Sarı çiçekler ise bütün bunları dengeliyor. Bizler öyle değildik.

Umarım bu satırlarımdan sonra bir arkadaş yoksunluğunun göklere çıkardığı gereksiz sesler yerine en azından saçmalayan ve sıkılmayan x bir kişi kalır aklınızda. Detaya girmek sorun değil ama sadece tarzım değil. Üstünü örten şu cümleleri sana giyinme odasında yutturacaklar. Lütfen elini korkak alıştırma ve sen de kitap oku. Biz bu dünyaya herkesle aynı sebeplerle gelmedik. Resimlerimi hediye ettiğim bayan birilerine satmış da olabilir. Onlar kısa bir süre sokak sergisinde kalmak adına fazla bile yol aldılar. Şehrin sarhoşluğu bilmediğim bir his ve yapı, daha çok uykulu görünüyor. Şu yanımda yürüyen kadın var ya... onu tanımıyorsun çünkü sadece aklımdasın. Başka arkadaşım olmaması beni üzmüyor. Aklımdaki koca şehir şimdi de makarna sırasına girdi. Kim bilir... belki ölümden sonra hayat var. Tüm çember yapılarda aynı teknik kullanılmış. Öyle basit bir çizim ki... her yerde de var.



































Hep de Böy



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6645
2 Firari Fırtına 4657
3 Mustafa Ermişcan 4149
4 Hasan Tabak 3801
5 Nermin Gömleksizoğlu 3411
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3346
7 Uğur Kesim 3229
8 Sibel Kaya 3119
9 Enes Evci 2801
10 Eyyup Akmetin 2478

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1046 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com