Hikayeler

DİMAĞIN DEHLİZİNDEKİ NUR
Okunma: 760
semrin şahin - Mesaj Gönder


                                DİMAĞIN DEHLİZİNDEKİ NUR
Bir nehirdeyim insanlardan uzak. Su sesi kulaklarıma doluyor. Şehir sessiz sessiz uyurken, ayaklarıma dolanıyor özlem ve çekiyor beni derinlere.
“Yepyeni bir hayata başlıyoruz.”
“Sen dünyanın en şanslı insanısın.” Sözcükler kulağında yankılanırken, yüreği özlemle ağırlaşmıştı. İftar vakti yaklaşıyordu. Yüksük çorbasının kokusu bütün evi sarmıştı. Kokuyla çocukluğunun ramazanları burnunda tüttü. Kalabalık oturulan sofralar, şükür duası ve neşeyle yenen yemekler gözünün önüne geldi.
            Erhan, içli köfte istemişti. Sini olsa rahat yoğururdu ama yere koyduğu plastik kapta yapmak zorundaydı. Setiği, dövülmüş eti ve irmiği kaba koyup ıslata ıslata yoğurmaya başladı.  Kıvamına gelince salçasını ve baharatlarını ekledi. Yoğururken bileğine kadar turuncumsu renkte sıvıyla kaplandı. Telefonun sesiyle irkildi. Meşum düşünceleri savmak için başını salladı. Çaresizce ellerine baktı.
“Kızım merhaba! Hayırlı ramazanlar yavrum.”
“Ah anne!”  dudakları titredi. Sargın konuşmaya başladı.
“Kızım ilk ramazanın orada. İçim sıkıldı. İki garip ne yapacaksınız?”
“Annem sen hiç merak etme. Kızın döktürdü gene!”  sözcükler uzadı yol oldu. Hasretin düğümlediği boğazlar bir süre sonra sustu. Veda sözcüklerinden sonra Saadet uzun süre ahizeyi yerine koyamadı.
                  Kocasıyla geçireceği ilk kutsal gündü. Heyecanlıydı. Ta ki annesi arayana kadar… Ne olmuştu şimdi? Memleketini özlemenin haricinde bir şey vardı. Çözemiyordu ama farklı duygular içerisindeydi.  Usul usul ağladı. Nice sonra kalkıp yarım bıraktığı köftelerinin başına döndü. Yuvarlayıp, parmağıyla çanak şekline getirip içine harcını koydu. Yassı top biçimine gelen içli köfteleri tepsiye dizdi. Anılarının kuruluğu gibi köftelerde kurumaya başlamışlardı. Üzerlerine nemli bez örtmeliydi. Temiz bir tülbendi ıslatıp tepsiye serdi. Tatlı yaptı ve sofrayı hazırlamaya başladı.
Kuyu ve nehir birleşip beni soluksuz bırakmaya çalışıyorlar. Dua ediyorum Rabbime! Sabır en güzel erdem, sabırların en güçlüsünü bana nasip eyle Allah’ım!
             Kapı çaldığında korktu. Kimse gelmezdi. Onları tanıyan bir kişi bile yoktu. Kapının dürbününden baktı.
               Erhan ayakkabılarını çıkarırken “Başım çok ağrıyor. İzin alıp geldim.” dedi.
Saadet rahatlamış, bir o kadar da canı sıkılmıştı. Kanepeye yastık koyup üzerine örtü getirmek için yatak odasına geçti. Erhan üzerini değiştirip lavaboya girerken onu durdurdu. Çiçeği burnunda karısının omzunu tutup, “ On sekiz yaşımdan beri iftarımı evde açmadım.” dedi. Gözlerinde minnet vardı.  Saadetin içi burkulmuştu. Pike örtüyü göğsüne yaslayıp sıkıca tuttu. Yalnızlıklarını birlikte örteceklerdi. Londra’nın en işlek caddesine bakan balkondan yalnızlığını içine çekti. Farklı bir dil, din ve gelenek-görenek yapısına sahip İngilizlere baktı. İşe gitmeye çalışan, sevgilisiyle gezen nice insan onların varlığından bile habersizdi.
               Kocasının üzerine örtüyü serip mutfağa köftelerinin başına geçti. Kaynattığı suya özenerek bir bir attı köfteleri. Aklına bir soru takıldı. Bu ülkede cami yoktu ki. Erhan’ı sarsarak uyandırdı. “Türk derneğinden imsakiye aldım. Ona bakıp açacağız.”  Duydukları şaka gibiydi. Ezan sesini kulakları yutmadan oruçlarını açacaklardı. Garipliğini ikinci kez yüreğinde hissetmişti. İlki geçenlerde gittikleri hayvanat bahçesindeydi. Farklı kıtalardan getirilen yüzlerce hayvan teşhir ediliyordu. Afrika’dan, Asya’dan, Antarktika’dan gelen envai çeşit hayvan kendileri gibi memleketlerinden uzaktaydı. Özlemlerini -demir parmaklıklarla çevrelenmiş yuvalarında- özgürlüklerine dolayıp hırçın hırçın bakıyorlardı. Kendini onlar gibi hissetmiş mutlu olmak için geldiği bu yerde kendi yansımasını görüp hayal kırıklığıyla sarsılmıştı.
Dünyada tek değilim. Kuyu değil sabır yeri, nehir değil arınma yeri. Sessizlik ortağım, kuşlar yoldaşım. Çıkaracağım dersler var bu yüzden buradayım.
                 Şimdi elinde havlu aynı şeyleri tekrar yaşıyordu. “Cami var. Ama minaresi yok.”  Fokurdama sesiyle mutfağa koştu, ocağın üstü sıçrayan sudan ıslanmıştı. Elindeki havluyla tezgâhı sildi. Sonra onun el havlusu olduğu aklına geldi. O esnada köfteleri gördü. Havluyu çöp kutusuna attı. Onu izleyen Erhan dayanamayıp “Havluyu niye attın?” diye sordu. Patlamak üzere bekleyen volkanın önünde bir engel kalmamıştı. Köfteler dağılmış, tezgâh ıslanmış, ilk iftarları rezil olmuştu. Açlıktan değildi bu durum. Uzun zamandır gösterdiği sabrı gösteremiyordu. Gurbetin ağırlığı boğa gibi içindeydi. Saldırıyor, yıkıyor, kovalıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Erhan sakinleştirmeye çalıştı. O üsteledikçe daha çok ağladı. Kendine kızıyordu. Hiç ezan okunmayan bir ülkede ezan okunmasını beklemek büyük bir gafletti. Boğazından zor çıkan bir sesle “Köfteler dağılmış.” dedi.
                    Saate bakıp sofraya oturdular. Saadet fazladan beş dakika bekleyelim, dedi. Ne olur, ne olmaz diye beklediler. Hurmanın lezzetini bile alamadılar. Sessizce, konuşmadan gurbetin acısını koydukları çorbalarını içtiler.
                     Saadet sofrayı toplamış, bulaşıkları yıkamış, çöpü balkona çıkardığında gördü onu. Şaşırdı, gözlerinin yalan söylediğini düşündü. Koşarak içeriye girdiğinde konuşacak halde değildi. Erhan’ın söylediklerini duyuyor, yüreğindeki son çiğ damlalarını çığlık çığlığa toplayan kuşunun sesinden konuşamıyordu.  Bir süre sonra balkonu işaret edip, “Karşı binada namaz kılan bir adam var.” dedi. Erhan gayet sakin bir şekilde Saadet’i koltuğa oturtup İngiltere’nin kozmopolit yapısıyla ilgili bir söylev verdi. Türk olmalarını beklemek büyük bir hayal kırıklığına yol açardı. Erhan’ın sözleri onu yerden yere vurdu. Saadet umudunu dimağının dehlizine hapsetti.
               O gece hiç konuşmadılar. Sahurda sessiz sessiz yemeklerini yiyip yattılar. Saadet yatmadan önce balkona çıkıp karşı binaya baktı. Işık yanıyordu. Yüreğine dolan ışığın güzelliğiyle aynıydı. Gönül kuşunun umudu canlanmış, içini adı gibi bir saadet kaplamıştı.
Tek umudum, tek varlığım bana doğru yeri gösteren ışığını izliyorum. Nuruna sığınıyorum.
              Yatağa girdiğinde iki şey için niyetlendi; biri oruç tutmak, biri de yarın o daireyi ziyaret etmekti. Dimağındaki güzelliklerin büyüsüne kapılıp uyuduğunda karşı dairenin ışığı hala yanıyordu.



semrin şahin



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6320
2 Firari Fırtına 4381
3 Mustafa Ermişcan 3759
4 Hasan Tabak 3469
5 Nermin Gömleksizoğlu 3136
6 Uğur Kesim 3009
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2863
8 Sibel Kaya 2854
9 Enes Evci 2563
10 Turgut Çakır 2262

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2772 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com