Hikayeler

HEY GİDİ İSTANBUL!
Okunma: 1174
semrin şahin - Mesaj Gönder



“Hey gidi İstanbul!” diyorum mırıldanarak. “Hey gidi İstanbul! Padişahların,  kralların, sultanların şehri İstanbul! Ruhumdaki derin yaranın mimarı İstanbul! ”sözcüklerin dansı acımı hafifletmenin ötesinde hislerimin katmerleşmesine,  benliğimi saran efsunun yavaş yavaş etkisini kaybetmesine neden oluyordu. Bu cümleler gizlerin ardındaki gerçeği daha iyi görmeme yol açıyordu. Sen her zaman benim yaşama sevincim olmuş, ilk aşk gibi içimi umutla doldurmuştun. İhtişamın başımı döndürürken, ihtirasın kalbimi ateşten bir hale gibi sarmıştı. İlk kazandığım parayı seninle, yine senin için harcamıştım. Okuldan kaçtığımda babamdan işittiğim azarları boş pet şişelere vurup küfür sallarken sana fısıldamıştım. Hayatımın bütün ilklerine sen tanıklık etmiş, samimiyetime hep güzelliklerinle karşılık vermiştin.
Dünya bir yana, sen bir yanaydın. Konaklarının arasından Boğaz’ı seyrederken,  aldığım nefes ciğerlerime tarihin tozlarıyla birlikte doluyordu. Gurur duyuyordum seninle ve kendimle. Evimize ilk haciz geldiğinde de, teyzem evli bir adama kaçtığında da hep bir gurur, bir umut vardı içimde.
—Simitçiiiiiiii!” gırtlağı yırtarcasına çıkan bu sözcük düşüncelerimin arasından sıyrılmama, yeni bir düşünce dalgasına atlamama neden olmuştu. Bir yanda sen vardın, öte yanda seni yaşamak için gelen insanlar. Anadolu insanı senin gibi arı, senin gibi şerefli o tanıdık bizden insanlar. Sana koşarak bütün özlemleriyle gelen insanlar. Çevremde yüzlerce, binlerceler. Evini, tarlasını, bağını, bahçesini, yârini, anasını ve babasını bırakıp gelen binlerce umut dolu insan. İşte biz de onlardandık. Sana, ailece hatta sülalece hayallerimize varımızı yoğumuzu katarak gelmiştik.
“ Ağabey! Acıktım. Simit alsana.” Fatih’in ses tonundaki çekingenliğe aldırmayarak nefesimi vererek “Tamam” dedim. Galata Köprüsü’nde hiç konuşmadan yan yana ilerliyorduk. Sen etrafımızda dönüyordun, ümitsizlik ise bizim çevremizde. Küçük bir kız çocuğu ağlayarak elmalı şeker istiyordu babasından; genç bir kız ise, sevgilisinin boynuna sarılmış, kulağına ahenkli ve tutkulu sözler söylüyordu. Bense iliklerime zımbaladığım ölüm gerçeğini, hayatın Osmanlı tokadını her şekilde tatmış olan bu çocuğa nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Dilim kavruluyor, ses tellerim istemsiz bir şekilde titriyordu. Sözcükler boğazımdan bir türlü çıkmıyorlardı. Gözlerimin önündeki buğunun ardında senin ve ailemin görüntüsü vardı. Rıza dedem, senin doğallığıyla dillere destan olmuş Polonezköy’ünü görmek uğruna beyin kanaması geçirerek ölmüştü. O tarihte ben daha 8 yaşındaydım, Fatih ise henüz doğmamıştı. Bu senden gelen ne ilk darbeydi, ne de son darbe olacaktı.
Babam, evet babam! Tam da burada, belki geçtiğimiz şu noktada son nefesini Boğaziçi’ne doğru vermişti. Telefondaki ses, “Yıldırım KARTAL neyiniz oluyor?” diye sorduğunda, yüreğime saplanan sancının ardından iniltiye benzer bir sesle “Babam oluyor.” deyişime karşılık “Galata Köprüsü’nde balık tutarken kalp krizi geçirmiş.” yanıtını almıştım. Korkunun verdiği gerilimle midem kasılırken, son sözcükler kararan gözlerimin gerisinde, vücudumdaki uyuşmayla bütün sinirlerimde ve hücrelerimde yankılanmıştı. Babamı, dedemi ve annemi sen almıştın.  Güzelliklerin başımızı döndürürken zamanı esir almış olan sen, yüzyıllardır sürdürdüğün geleneğine bir yenisini daha eklemiştin. Topraklarında yaşayanlara dağıttığın esrarengizlikten bizim payımıza ölüm düşmüştü. Beynimi dolduran iç seslerim, yüreğimdeki sesle çarpışma halindeydi. Gökyüzünde dalgalanan uçurtmalarının, insanın içine ince ince işlediği müstakillik, ecel karşısındaki bireyle eş değerdi. Sen ölümsüz bir tanrıçaydın, sana toz konduramam sanırdım. Şimdiyse kendimi senin huzurunda boşlukta sallanır gibi hissediyordum. Ama senin canını acıtmak için her şeyi düşünmek istiyordum. İzin versem bu habis fikirlerimi affedeceğini, en ilginç sürprizlerinle yaşamımı değiştirmeye çalışacağını biliyordum.
Avazım çıktığı kadar bağırmak, içimi seni hayran hayran izleyenlerin kucaklarına dökmek istiyordum.“Heeeyyy! İstanbul!” sen benim yaşayan tarihim, gururum, zaferimdin. Kasımpatılar açtığında, gönlüme düşen ilk aşk haresinin şahidiydin. Sen ve aşk, birbirine tat veren sarmalanmış lezzetlerdiniz. Aşkımı sende, senin cafcaflı caddelerinde, sakin ve huzurlu sahillerinde doyasıya yaşamıştım. Şimdi ise ölüm kokuyordu sokakların, sarayların. Denizden geçen vapurunun düdüğü ölümün karşısındaki saygı, martılarının çığlıkları ise ölüm çığlığıydı.
Yanında seni bize sunan, ölümsüzlüğünü kanıtlayan; kartal burunlu, şahin bakışlı Fatih’in adını taşıyan kardeşime senin son darbeni nasıl söyleyeceğimi bilemiyordum. Bu sıkıntının arasında korna sesleriyle geçen gelin arabasındaki çiftin mutluluğu, benim mutsuzluğumun karşısında nefesimi kesiyordu. Etrafımı çevreleyen talihsizlikler dizisinin son halkası beni uyuşturmuştu. Çevremi algılamaktan bu kadar uzaklaşmışken, kâinatın oyunu istediği gibi oynaması karşısında küçüldükçe küçülmüştüm. Zaten milyonlarca insanın olduğu bu şehirde bir hiçten başka şey değildik ya.
“Ağabey, ağabey niye bu kadar durgunsun, annem iyileşecek, değil mi?” gözyaşlarım akmak için sıraya geçmişlerdi. “Ağabey, annem hastaneden çıkınca onu buraya balık ekmek yemeye getirelim mi?” bu masum sözcükler karşısında kendimi daha fazla tutamayacaktım. Gözyaşlarım yanaklarımı ıslatırken, “Annemi kaybettik!”dedim. Bu kendime bile itiraf etmek istemediğim bir gerçekti. Ölüm hayattan daha çok sahiciydi. Ayrılıkların en zalim şekliydi bu ve bütün canlıların nail olduğu bir sondu.
İçimde büyüyen boşluk kardeşime geçmişti. Onun yüreğinde yıkılan bir dünya, beyninde ise koca bir hiçlik vardı. Bizim için İstanbul ve ölüm ayrılmaz bir bütün olmuştu. İstanbul’un o eşsiz saraylarına, Boğaziçi Köprü’ne, Boğazdan geçen devasa gemilerine, birbirleriyle yarışan vapurlarına ışıltıyla vuran akşam güneşi, bizim yüzümüze alay eder gibi, umutsuzlukla vuruyordu. Şehrin kargaşalı temposu arasında yalnızlığımız dipsiz bir kuyuya dönüşüyordu.
Yanımda benden başka kimsesi kalmayan kardeşime sahip çıkmam gerektiği için her şeye göğüs germeliydim. İnsan acılarla olgunlaşır, gelişir, değişirdi. Ben de evrim geçiriyor, tüm taptığım, değer verdiğim varlıkları yargılıyordum. Tarihin bu nadide şehri gücüne güç katarken, ben zayıflıklarımı onun üzerine atıp kurtulmak istiyordum. Çöküşümden yıkılmaz bir adam çıkarmalıydım. Adımlarımı hızlandırırken, kuvvet almak için kolumu Fatih’in omzuna attım. Gözyaşlarının acısını dindirmediğinin bilincindeydim. Biz bir vücut olmalı, desteğimize destek katmalıydık. O narin bedenini bedenime yaslayıp, hızlı yürümesine yardımcı oldum. Yükümün asıl kısmı bundan sonra başlıyordu artık. Gözlerimi kapatıp, iyot kokulu havanı ciğerlerime çekerken, iç seslerim dışarıya çıkmak için birbirleriyle mücadele ediyorlardı.
“Hey gidi İstanbul!” dedim sesimi yükselterek. “Mısır fatihi Selim’i, Bizans fatihi II. Mehmet’i, Kanuni’yi bağrına basıp soyumuzu, şanlı tarihimizi sürdürmememizi sağlayan, eşsiz güzellikleri dünyaya nam salan Yeditepeli İstanbul! Tarihin canlı tanığı, farklı kültürlerin karışımı eşsiz şehir! Ölüm bile senin sokaklarında gezerken zarafetinden ve gösterişinden hiçbir taviz vermeden, asil asil güneşin batışını seyrediyorsun. Hey gidi İstanbul! Hey!”
            



semrin şahin



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6319
2 Firari Fırtına 4381
3 Mustafa Ermişcan 3759
4 Hasan Tabak 3468
5 Nermin Gömleksizoğlu 3136
6 Uğur Kesim 3009
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2863
8 Sibel Kaya 2854
9 Enes Evci 2563
10 Turgut Çakır 2262

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2575 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com