Hikayeler

Bir Cinayetin Anatomisi - III. Bölüm-
Okunma: 1401
umut berker - Mesaj Gönder


III. BÖLÜM

Onu öldürdüğüm günden 1 gün önceydi…

 

Gözlerimi açtım, karşımda bomboş duvar… Kalkmak istemedim yerimden. Duvarın beyazlığında kaybolmak istedim, yok olmak… Uyumak istedim ve uyanmamak... Ölmek istedim delicesine. Her şey bitmişti. Hayatım bitmişti. Bu girdaptan çıkış yolu yoktu. Ben çoktan ölmüştüm…

 

Artık ağlayamıyordum. Gözlerim kurumuştu sanki. Son 1 aydır doğru düzgün uyuyamamıştım. Mosmor gözlerle geziyordum ortalıkta. “Neyin var kızım?” diye soran anneme zorla gülümseyerek bahaneler üretmekten bıkmış usanmıştım. Ah be annem… Keşke anlatabilsem sana her şeyi, keşke söyleyebilsem… Ama ben hayatta kaldıkça bunu öğrenmenize izin veremem. Ölmeden önce tiksintiyle bana bakan gözlerinizi görmeye dayanamam. Ben ölünce belki kıyamazsınız, çok beddua etmezsiniz arkamdan. Belki affetmek daha kolay olur o zaman. Yarın bitecek bu işkence. Her şey bitecek yarın merak etmeyin…

 

Binbir türlü pişmanlıkla göğsüm sıkışıyor, gözlerim kararıyordu. Her yanımı ateşler basıyor, resmen cehennem azabıyla kıvranıyordum çaresizce. 3 yılımı feda ettiğim adam bana sırtını dönmüş, karnımda babasız bir çocukla yapayalnız kalmıştım. Kimselere açamıyordum derdimi… Bu nasıl bir işkenceydi böyle. Bir anlık hatanın bedeli nasıl bu kadar ağır olabilirdi.

 

Oysa ki Kerem’le ilk tanıştığım gün her şey ne kadar güzeldi. Bizim okulun hemen yakınında oturuyorlardı. Okul çıkışlarında orman yeşili gözlerini hep üstümde hissederdim. Ama bakmaya çekinir, utanırdım her seferinde. Uzaktan seyrederdim zaman zaman. Uzun boylu, yapılı bir çocuktu. Kaçamak bakışlarla gördüğüm yemyeşil gözlerine hayran kalmıştım. Dimdik duruşunda bir asalet, güçlü kollarında içimi titreten bir cazibe vardı. Sonunda bir gün çıkıverdi karşıma. Öyle tatlı konuşuyordu ki onu reddetmek imkânsızdı. Nasıl da safmışım! Her dediğine inanmıştım. Güvenimi kazanmak uğruna kaç kere evlenme teklif etmişti bana. Sık sık sürprizlerle gelirdi. Birlikte sinemaya, tiyatroya gider, gezer, eğlenirdik. Bana dokunurken elleri titrerdi. Sevgisine öyle inanmıştım ki… Öyle mutluydum ki onun yanında… Beni hiç bırakmayacağına dair yeminler ederdi. Bazen bana baktığında gözleri dolar gibi olurdu. “Çok seviyorum ben seni”, derken sesi titrerdi. Meğer hepsi yalanmış… Nasıl da inandım! Nasıl da izin verdim beni kullanmasına! Lanet olsun! Lanet olsun bana!!!

 

1 ay önce doktora gittiğimde hamile olduğumu öğrenmek aklımın ucundan bile geçmiyordu. Allah’tan yalnız gitmiştim. Doktor hamile olduğumu söylediğinde başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Bebek 9 haftalıktı. Doktora yeni evli olduğumu, bu kadar çabuk bebek beklemediğimizi anlatmıştım; güya şaşkınlığım bundandı. Ve aldırmak istersek ne yapmamız gerektiğini sorduğumda yardımcı olabileceğini söylemişti. Aşağılık herif! Çocuğu aldırmak için 1 haftam kaldığını söylemeyi akıl edemedi!!! Hemen Kerem’e koşup ondan yardım istedim… “Tamam, bakarız bir çaresine”, dedi. Eve dönüp ondan haber beklemeye başladım… Ara sıra arıyor, birşeyler yapıp yapmadığını kontrol ediyordum. Her seferinde yarın veya ertesi güne para hazır”, diyordu. Beni oyalamaya başladığını düşünmüştüm. Aradan 2 hafta geçti… Sabrım iyice tükenmeye başlamıştı ki, Kerem aradı ve parayı hazırladığını söyledi. Derin bir nefes almıştım… Herşeyin hallolduğunu, dert edecek bir şey kalmadığını ve âşık olduğum adamla ilişkime kaldığım yerden devam edebileceğimi sanmıştım. Nasıl olsa bir gün evlenecektik, onunlayken bekâretimin çok da önemi yoktu… Öyle saftım ki!!! Tabii bu rahatlama hissi kürtaj randevusu almak için doktora gittiğimde kayboldu. Hamilelik 11. haftasındaydı ve bebeği aldırmak artık yasal değildi!!! Başka başka doktorlara gittim. En sonunda bana yardım edebileceğini söyleyen bir doktor buldum. Paragöz herifin biriydi. Sağlığımdan çok alacağı parayı düşündüğü kesindi ama ben bunu bile kabul etmeye hazırdım… Başka çarem yoktu. İlk olarak 5000 lira istedi. Kulaklarıma inanamadım. Normalde 200–300 liraya yapılan bir operasyondu! ( Bilgisizliğim yüzünden daha önce düştüğüm duruma tekrar düşmemek için kürtajla ilgili araştırma yapıp öğrenmiştim.) Binbir pazarlıkla yalvar yakar 3000 liraya kadar indi ve 1 kuruş dahi inmeyeceğini, bundan daha az bir para için kendisini riske atamayacağını söyledi… Nerden bulurdum ben bu parayı? Henüz çalışmıyordum. Bir işim bile yoktu. Dershaneye başlayacak, üniversite sınavına hazırlanacaktım Çalmadığım kapı kalmadı… Sorabileceğim herkese sordum, ama kimseye hamile olduğumu söyleyemedim. Tek bilen Kerem’di. Tabii başkalarına anlatmadıysa! …

 

Düşük yapmak uğruna duvarlardan atladım, zıpladım, tepindim, bulduğum her ağırlığı kaldırdım, karnıma yumruklar indirdim… Nafile… Hiçbir işe yaramıyordu. Öldürmek istediğim bebeğim inatla direniyor, yaşama benden bin kat fazla bir arzuyla tutunuyordu. Nasıl bir dünyaya doğacağını, onu nelerin beklediğini bilmeden… Sonrasında belki aldırmamalıyım, belki Kerem benimle çabucak evlenmek ister diye çocukça bir hayale kapıldım. Ne de olsa beni çok seviyor, benim için ölüyordu. Uğruma yapmayacağı şey yoktu! Allah’ım! Ne kadar salakmışım!!!

 

Düne kadar Kerem’den hala umutluydum. 3 yılımı verdiğim, delicesine sevdiğim adam bu kadar vicdansız olamazdı. Elbet bir yolunu bulacaktı. Ona güvenmekten kendimi alamıyordum. Ama dün o lanet olası kafede tüm ümitlerim başıma yıkılmıştı. Artık her şey bitmişti. Hiçbir ümit kalmamıştı. Yorulmuştum ve pes ediyordum. Hiçbirşey umrumda değildi. Yaşamak istemiyordum. Hayatıma son vermekten başka bir çare kalmamıştı… Zaten kendimden tiksiniyor, nefret ediyordum. Bu iğrenç dünyaya getirmek üzere olduğum bebeğime ise iyilik ettiğimi düşünüyordum. Bu şartlar altında doğan bir çocuğun hayatında hüsrandan başka ne olabilirdi ki?... İlerde hiç doğmamış olmayı dileyeceğinden emindim. Ben de onun bu dileğini kendimle beraber onu da öldürerek şimdiden yerine getirmiş olacaktım. Doğmamış çocuğuma ilk ve son iyiliğimi yapacaktım… Artık her şey bitmişti…

 

Şafak sökene kadar düşündüm. İntihar senaryolarından en az acı verecek olanını seçmeye çalışıyordum. Sanırım en güzeli beynime bir kurşun sıkarak ölmekti. Kesin çözüm…  O an birden beynimde şimşekler çaktı! Bana yaptıklarını Kerem’in yanına kar mı bırakacaktım?!!! Madem ben onun yüzünden hayattan vazgeçiyordum, onun da yaşamaya hakkı yoktu! İşte bu düşüncenin ardından her şey rayına oturmuştu. Tek yapmam gereken dikkatli bir biçimde her şeyi planlayarak olayı bitirmekti. Zira daha fazla dayanacak gücüm kalmamıştı…

 

-         Merve? Daha uyanmadın mı kızım?

-         Uyandım anne, biraz başım ağrıyor da. O yüzden kalkmadım yerimden. Çok uyudum ondan sanırım…

 

Annemin endişeli gözleri bir şeyler arar gibiydi. Gözlerimin içine bakıyor, “Sorun ne?” dercesine yüzümü tarıyordu. Sonunda dayanamadı, yanıma oturdu.

 

-         Kızım, benden hiçbir şey saklamana gerek yok, biliyorsun değil mi?

-         Biliyorum anne.

-         Senin bir derdin var, biliyorum. Doğru düzgün yemek yemiyor, geceleri uyumuyorsun. Neyin var kızım, nolur söyle bana. Bak ben de çok üzülüyorum seni böyle gördükçe. Belki bir yardımım olur. Derdini söylemeyen derman bulamaz. Hem sen…

-         Anne yeter! Yok bir şeyim dedikçe ne diye üstüme geliyorsun ki! Rahat bırak beni git başımdan!

 

Dudaklarımı ısırıyor, ağlayarak annemin boynuna sarılmamak için kendimi zor tutuyordum. Eğer böyle sinirli davranmasaydım bu güçlü dürtüye karşı koyamazdım. Ayrıca ona böyle davranmak canımı yakıyor, kendimi de bu şekilde cezalandırmış oluyordum. Annem hayal kırıklığıyla ayağa kalktı. Gözyaşlarını saklamak için arkasını döndü. Sonra donuk bir sesle:

 

-         Haydi, kahvaltı hazır. Gel bir an önce, dedi.

-         Canım kahvaltı etmek istemiyor. Müge’yle buluşacağız. İşlerim var, hemen çıkmam lazım. Geç bile kaldım.

 

Annemin az önce dik tutmaya çalıştığı omuzları düştü. Başını öne eğdi. Zor duyulacak kadar kısık bir sesle

 

-         İyi, ne halin varsa gör, diyerek hızla odadan çıktı.

 

Arkasından “Anne!” diye bağırıp kollarına atılmak için duyduğum büyük istek, bir gözyaşına dönüşerek aktı yanağımdan. Derin bir nefes alıp kalktım, hazırlandım.

 

                                   *                                 *                                 *

 

Yarın büyük gündü. Artık kurtulacaktım bu karmaşadan. Her şey bitecekti ve sonunda ruhum huzura kavuşacaktı. Tabii intikamımı da alacaktım giderken. Onun o son bakışında gözlerimi suratına dikecek, bana yaşattığı bu acıyı gözlerindeki dehşette boğacaktım. Sonra zaten yaşamaya değer hiçbirşey kalmamış olacaktı. Ve bebeğimle beraber sonsuzluğa kanat açacaktım. Her şey bitecekti yarın. Daha fazla acı çekmeye dayanamazdım, yarın bitmeliydi her şey…

 

Dışarı çıktığımda kafam düşüncelerle dolu görmeden yürüyordum. Nilüfer metrosunun önündeki parka geldiğimde fark ettim nerede olduğumu. Bir an durdum. İlk gördüğüm banka oturdum. Düşünmeye başladım…

 

Yarın nerede olacağını öğrenmeliyim… Ama nasıl?... Akşam 6’da işten çıkacak. İş çıkışı eve gitmez kesinlikle. Kesin ya bir arkadaşının yanına gider veya içmeye… İyi de nasıl bileceğim nerede olacağını?...

 

Birden aklıma gelen mükemmel fikirle gözlerim parladı… Elektronikçiler çarşısı… Hemen oraya gitmeliyim… Kalkıp hızlı adımlarla metroya doğru yürüdüm. Altgeçide girdiğimde planımın ayrıntıları kafamda hızla şekillenmeye başlamıştı.

 

                                   *                                 *                                 *

 

Faruk uzun süredir samimi arkadaşımdı. Elektronikçiler çarşısındaki dükkânlardan birinde çalışıyordu. Bundan 1,5 yıl önce bana ilan-ı aşk etmişti. O zamanlar benim gözüm Kerem’den başkasını görmediği için, ona bunun mümkün olmadığını, arkadaş kalmamız gerektiğini eğer bu mümkün değilse de hiç görüşmememizin doğru olacağını söylemiştim. O da en azından beni görebilmek istediğini, arkadaş kalmaya da razı olduğunu söylemişti. Hâlbuki ne tatlı bir çocuktu. Benim onun gibi biriyle birlikte olmam gerekirdi. Kerem gibi bir canavarla değil! Keşke bu hallere düşmeseydim de ona bir şans verebilseydim… Ne yazık…

 

Çarşının girişine geldiğimde kafam planımın ayrıntılarıyla meşguldü. Dükkânlardan üzerime dikilen meraklı bakışların ortasından umursamazca geçtim. Buraya pek bayan gelmezdi. Ne zaman bir bayan girse bakışları işte böyle üzerine toplardı. Eskiden olsa bundan rahatsız olurdum ama bugün hiçbirşey umrumda değildi. Tek düşüncem planımın aksamadan devam etmesiydi. Faruk’un çalıştığı dükkânın önüne geldim. İşte oradaydı. Camın önünde durmamla beni fark etmesi bir oldu. Bir an şaşkınlıkla yüzüme bakakaldı. Sonra gözleri sevinçle açıldı, ve çabucak yanıma geldi.

 

-         Merve? Bu ne sürpriz! Ne işin var burada?

-         Ziyaretçi kabul etmiyor musun yoksa?

-         Olur mu öyle şey? Gel otur içeriye, sana bir çay söyleyim.

-         Ya canım aslında seninle konuşmak istediğim bir şeyler var. Patronundan 10-15 dakika izin alsan, birazcık çarşının önünde otursak olmaz mı?

-         Hayırdır bir sorun mu var?

-         Öyle sayılır. Bir konuda yardımını istiycem…

-         Hmmmm…Bekle, hemen geliyorum.

 

Evet! Faruk bana “Hayır” diyemezdi… Bunu biliyordum. Zafer dolu bir gülümseme yüzüme yayıldı…

 

Çarşının önündeki duvara yaslandım. Faruk karşıma geçti. Beklemeden anlatmaya başladım.

 

-         Hani şu Kerem vardı ya benim sevgilim…

-         Evet?

-         Adi herif beni aldattı Faruk. Kendi gözlerimle gördüm.

-         Vay şerefsizzz! Ben sana söylemiştim zaten o herif seni hak etmiyor diye!

-         Evet, haklıymışsın… Ben de bu yaptığını onun yanına bırakmamaya karar verdim.

 

Faruk’un gözleri parladı birden. Aklından geçenleri tahmin edebiliyordum. Kerem’e nispet yapıp kendisiyle onu aldatacağımı falan düşünmüştü sanırım.

 

-         Ondan ayrılmadan önce bir güzel dövdürmek istiyorum. Bu yaptığının beni nasıl kırdığını anlasın köpek!

 

Faruk’un gözlerindeki parıltı azalır gibi oldu. Az önceki şüphelerimde haklıydım. Şimdi hayal kırıklığına uğramıştı. Ama sonuçta Kerem’den ayrılıyordum. Bu da iyi haberdi.

 

-         Sen nerede olacağını söyle ben gider ağzını burnunu dağıtırım şerefsizin.

-         Yok yok. Ben her şeyi ayarladım. Senin uğraşmana gerek yok. Senden başka bir ricam olacak.

-         Söyle Merve, ne istersen yaparım…

-         Yarın Kerem’in nerede olduğunu öğrenmem lazım. Senin sesini tanımaz. Şimdi onu arayıp, elinde bir telefon olduğunu ve satmak istediğini söylesen… Kerem telefon alıp satıyor çevresindekilere. Numarası birçok kişide var. Asla şüphelenmez. Numaramı kimden aldın derse, Halil’den dersin. Yarın akşam saat 8’e randevu alsan benim için çok büyük bir şey yapmış olursun.

-         Bu kadarcık mı? Ne demek güzelim, elbette yaparım.

-         Canım benim, sağol…

 

İçten bir şekilde boynuna sarılıp yanağına minik bir öpücük kondurdum. Bu kadarını hak ediyordu. Geri çekildiğimde yüzünün kızardığını gördüm. Başını önüne eğmiş, gözüme bakmaya çekiniyordu. İçim acıdı pişmanlıkla. İşte böyle bir çocukla birlikte olmalıydım. Ne kadar salakmışım!...

 

-         Nereye çağırayım?

-         Hani Setbaşı deresi üzerinde Çarşılı Köprü var ya. Onun hemen aşağısında, dere yatağının içinde banklar var. Tam oraya çağır. Dere yatağının iç kısmı hava kararınca yukarıdan zor görülür. Hem de su sesi, diğer sesleri bastırır. Orada dayak atmak daha kolay olur, hem o da şüphelenmez gelmekte. Çok tenha bir yer değil.

-         Evet, çok iyi akıl etmişsin. Numarasını ver arayım hemen…

 

Numarayı söyledim. Faruk rolünü çok iyi oynadı. Kerem yarın akşam saat 8’de telefon satın almak için dere yatağında olacaktı… Planım mükemmel bir şekilde işliyordu. Giderken Faruk’u son kez öptüm. Yine yüzü kızardı. Öptüğüm son kişi olacaktı…

 

Geri dönmek için metroya doğru yavaş yavaş yürümeye başladım. Planımı sürekli gözden geçiriyordum. Hiçbir aksaklık olmamalıydı. Amacıma ulaşamadan ölmek istemezdim elbette…

 

                                   *                                 *                                 *

 

Eve döndüğümde babam henüz işten gelmemişti. Ayakkabıları yoktu. İçeriye girdim ve anneme seslendim. O da yoktu evde! Ya komşuya gitmişti ya da markete. Tam sırasıydı. Koşarak salona girip vitrinin en alt çekmecesini açtım. İşte silah orada duruyordu. Namlusu kesilmiş av tüfeği… Tam düşündüğüm gibi çantama kolaylıkla sığardı. Hemen kontrol ettim, doluydu… Yarın evden çıkarken yanıma alacaktım. Gökdere caddesinin kenarındaki çalılıkların arasına gizlenip dere yatağına nişan alabilirdim. Dere yatağı aşağıda kalacaktı. Oradan onu vurmak kolay olacaktı. Babam beni küçüklüğümden beri arada sırada ava götürürdü. Ateş etmeyi öğrenmiştim. Onu rahatlıkla vurabilirdim… Her şey hazırdı. Yarın büyük gündü…

 

Aceleyle odama geçtim. Hemen üstümü değiştirip yatağıma uzandım. Saat çok erkendi ama annem ve babamın yanında oturup yüzlerine bakamazdım. Belki dayanamaz, ağlar, her şeyi berbat ederdim. Bu riski göze alamazdım. En iyisi başım ağrıyor diyerek onlardan uzak geçirmekti son günümü. Zaten yapabileceğim en büyük kötülüğü yapmıştım onlara. Hem sahipsiz bir torun vardı karnımda, hem de yarın tek çocukları olan beni kaybedeceklerdi. Onlara bu kadar büyük bir acıyı yaşatacağım günün arifesinde karşılarına oturup hiçbirşey olmamış taklidi yapamazdım. Hayır, o kadar da cesur değildim…

 

Annem odama geldiğinde, uyuyor taklidi yaptım. Gelip üstümü örttü, ateşim var mı diye baktı. Gözlerimden akmak için zorlayan gözyaşlarımı zar zor zaptediyordum. En sonunda odadan çıktı. Başımı yastığa bastırarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım…

 

                                   *                                 *                                 *

 

Saat gecenin bilmem kaçı… Annemle babamı başımın ağrıdığına ama doktorluk bir şeyimin olmadığına inandırmak beni bayağı uğraştırdı. Sonunda yattığımda iyileşeceğime ikna oldular ve beni rahat bıraktılar. Yarın bu saatlerde hayatta olmayacağım. Kanım bir caddeyi suluyor olacak çevremdeki insanların çığlıkları arasında… Son gecemde yastığım gözyaşlarımdan sırılsıklam olmuş, kısacık hayatımı düşünüyorum. Çocukluğumun tatlı hatıralarını, gençliğimi, hayatımın aşkını, hayatımı sonlandıracak olan aşkı… Seni çok sevmiştim Kerem… Bunun karşılığında beni öldürdün. Yarın sana yapacaklarım, bana yaptığın şeyin yanında hiç kalır. Ama yine de içim acıyor sana. Ormanların en güzel yeşiline sahip gözlerine bakacak olsam, yapamazdım bunu. Kıyamazdım sana eminim. O yüzden bakmayacağım yüzüne. Sırtından vuracağım seni. Tıpkı senin beni vurduğun gibi… Seni çok sevmiştim ben Kerem… Nasıl yaptın bunu bana? Nasıl yüzüstü bırakıp da gittin beni… Benim seni sevmekten başka ne suçum vardı Kerem? Nasıl yaptın?...

 

Artık akmıyor gözlerimden yaş. Gözlerden akmayan bu yaşlar içime akıyor, kalbimi yakıyor, delip geçiyor içimi… Artık dayanamıyorum. İçimden gelen bu çığlığı susturmak gitgide imkânsızlaşıyor. Ama sabret diyorum kendime. Sadece 1 gün kaldı. Yarın son tetiği çekerken, çığlığın her yeri delip geçmesine izin verebilirsin… Son güne girdin bile. Saatler kaldı. Sonunda bitecek, kurtulacaksın… Çok az kaldı… Çok az…

 

Beynim uyuşuyor. Ne zaman ve nasıl uyuyakaldığımı anlayamıyorum bile. Bir anda kâbuslar çevreliyor her yanımı… Düşlerimde sıkışıp kalıyorum…

 



Bir Cinayetin Anatomisi -I. Bölüm

Bir Cinayetin Anatomisi -II. Bölüm

Bir Cinayetin Anatomisi -IV. Bölüm

umut berker



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6305
2 Firari Fırtına 4368
3 Mustafa Ermişcan 3738
4 Hasan Tabak 3453
5 Nermin Gömleksizoğlu 3125
6 Uğur Kesim 2998
7 Sibel Kaya 2843
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2836
9 Enes Evci 2550
10 Turgut Çakır 2254

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1521 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com