Romanlar

İkinci Dünya: Üç Kılıç
Okunma: 2128
Acemi Oğlan - Mesaj Gönder


1. BÖLÜM: TEK BOYNUZLU AT

  Kerem Demir parmaklıkları olan pencerenin arkasından Altın Dağı’nın eteklerine kadar uzanan ormanı seyre dalmıştı. Gökyüzünde uçan kuşlar ve tertemiz bir hava… Ormanın içine doğru süzülen ırmak… İşte onun istediği tam da bunlardı. Nedense daha önceden bu güzellikleri farkına varmamıştı. Demek ki insan bir kutuya sıkışınca etrafına bakınası geliyordu. O da şimdi dışarı çıkmak ve ilkbaharla açan çiçekleri koklamak istiyordu. Ama ne yazık ki tozdan gözükmeyen bir kütüphanenin içinde, elinde bir bezle sadece pencereden bakmakla yetiniyordu. Şimdi dışarıdaki taze oksijen yerine, kitapların üzerindeki tozu kokluyordu. Belki cezasını erken bitirirse dışarı çıkabilirdi ama binlerce kitabı temizleyip sıraya koymak günlerini alacaktı.

   İsteksizce gözlerini camdan alıp raflara döndü. Bu sırada da kütüphanenin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye üzerinden düşürmediği siyah takım elbisesiyle ve hiçbir zaman gülmeyen çirkin suratıyla Okul Müdiresi Hatice Hanım girdi. Saçları her zamanki gibi arkadan topluydu. Üzerinde de her zamanki siyah takımı vardı. Ayağındaki sivri topuklu ayakkabılarının çıkardığı ses kütüphanede yankılanıyordu. Her zaman çocuklar bunun ona korkunç bir hava verdiğini düşünürdü. Nezaman bir topuklu ayakkabı sesi duyulsa onun geldiği anlaşılırdı. Çünkü bu okulda çalışan tek kadın oydu. Belki de bu yüzden bu kadar acımasız ve sertti. Hakkında okulda birçok dedikodu olmasına rağmen bütün öğrencilerin kesin olarak bildiği tek şey, çocuğunun olmaması ve kocasının uzun bir zaman önce öldüğüydü.

   Kerem’in daha işe başlamadığını gören müdire hızlı adımlarla ona yaklaştı ve önünde durdu.

   ‘’ Kaç saat oldu halen işine başlamamışsın. Davet mi bekliyorsun? Senin hiçbir işi beceremeyeceğini ben baştan beri biliyordum. Sana daha ağır bir ceza vermemiz gerekti. Kurul bu konularda çok yetersiz ve duygusal. Hepsi senin hakkında iyi düşünüyorlar. Onları iyi kandırmışsın belliki. Ama beni bu iyi çocuk numaralarıyla kandıramasın.’’ dedi müdüre. Yüzünde korkunç bir ifade vardı. Zaten çirkin olan suratını daha da buruşturarak iğrenmiş taklidi yapmaya çalışınca daha da çirkin bir hal alıyordu.

   ‘’ Şey efendim özür dilerim. Pencereden dışarı bakarken dalmışım. Gerçekten çok özür dilerim ama beni türlü bahanelerle cezaya bırakıyorsunuz. Bu yüzden de saatlerimi burada harcıyorum. Pencereden bakıyorum diye de ceza veremezsiniz değil mi? ’’

   ‘’ Ya öylemi. Demek türlü bahanelerle senin ceza almanı sağlıyorum. Sen bana yalancı mı demek istiyorsun? Sana şimdi haddini bildiririm ben. Sırtını dön çabuk! ’’

 

 

 

   ‘’ Ne sırtımı mı döneyim? ‘’

   ‘’ Sana dediğimi yap! Hemen sırtını dön bana. Sana benimle doğru konuşmayı öğreteceğim. ‘’ Her zamankinden daha da öfkeli bir hali vardı. Kerem’in karşı çıkışına çok sinirlenmişti. Kerem sırtını müdireye döndü. Ne yapacağını biliyordu. Müdüre pencerenin yanında duran masanın üzeride ki kırık bir sopayı eline aldı. Sopayı iyice kavrayarak Kerem’in arkasına hızlıca indirdi. Kerem hiç bir ses çıkartmadı. Çünkü ona hissettiği acıyı belli edipte ona bundan haz vermek istemiyordu. Müdüre sopayı ikinci defa indirecekti ki kütüphanenin kapısı yeniden açıldı. İçeriye tarih öğretmeni Mustafa Bey girdi. Müdire hemen elindeki sopayı bir kenara fırlattı. Kerem’de önünü döndü. İkinci bir darbeden son anda kurtulmuştu ama sırtı sızlıyordu.

   ‘’ Burada ne oluyor müdüre hanım? ‘’ dedi Mustafa Bey. Ama ne olduğunu az çok kestirmişti. Kerem’in yüzündeki acı her şeyi belli ediyordu.

   ‘’ Bir şey olduğu yok Mustafa Bey. Öğrenci cezasını iyi bir şekilde yerine getiriyor mu diye bakıyordum. Neyse bir sorun yokmuş. Bazı işlerim var, onları halletmeliyim. Görüşürüz Mustafa Bey ‘’ dedi müdüre ve Kerem’e ters bir bakış atarak kütüphaneden ayrıldı. Mustafa Bey Kerem’e döndü. Kerem’in ayakta duracak hali yok gibi gözüküyordu. Birden elinin kenarından sızan kanı gördü. Kerem tam yere yığılacaktı ki Mustafa Bey onu yakaladı.

   Kerem gözlerini açtığın da kendini okulun hastanesinde buldu. Ayağa kalkmaya çalıştı ama sırtındaki acı onu engelledi. Ne olduğunu tam olarak hatırlayamıyordu. En son hatırladığı müdirenin ona pis suratıyla bakmasıydı. Hastane çok ıssız görünüyordu. Ne etrafta bir hemşire nede doktor vardı. Yanısıra dizilmiş yataklar bomboştu. Etrafa yayılan ağır, pis bir koku vardı. Burada ne hasta durabilirdi nede insan. Ama kendisi burada uzun süre kalmış olmalı ki bu kokuya alışmıştı. Acaba ne zamandır buradaydı. İleriki koridordan ayak sesleri geliyordu. Bir kaç saniye sonra kim oldukları anlaşıldı. Gelenler en iyi arkadaşları Faruk ve Mehmet’ti. Faruk orta boylu, zayıf, kumral saçlı ve kahverengi gözlüydü. Mehmet ise kısa boyluydu. Kerem gibi hafif sarı sacları vardı. Bayağı kiloluydu. Yemek yemeden duramazdı. Hatta bu yüzden okulda her zaman alay konusu olmuştu. Kocaman yeşil gözleri ve burnu vardı.

   İkisi de iyi çocuklardı. Her zaman birbirlerine arka çıkmış ve korumuşlardı.

   ‘’ Merhaba çocuklar ‘’ dedi Kerem. Arkadaşlarının kendisini görmeye geldiklerine sevinmişti.

   ‘’ İyiyiz. Aynı işte her zamanki gibi ya sen? ‘’ dedi Faruk.

   ‘’ Ben her zaman ki gibi değilim maalesef. Bana ne olduğunu bilen var mı? Her şeyi tam olarak hatırlayamıyorum ‘’ dedi.

   ‘’ Müdire’nin sana vurduğu sopa çiviliymiş ve zira müdirede bunu görmemiş. Ama gördüğünden adım gibi eminim’’ dedi Faruk.

   ‘’ Ah şu müdireye bir dersini verebilsek ne güzel olurdu. ‘’ dedi Mehmet ellerini birbirine vurarak.

   ‘’ Ne yapabiliriz ki. Burada ona karşı gelebilecek ne öğrenci var nede öğretmen. Katlanmaktan başka çare yok. Ancak mezun olduktan sonra kurtula biliriz. İki sene dayanmamız lazım. ‘’ dedi Faruk.

   ‘’ İki sene o kadarda uzun değil ama benin merak ettiğim başka bir şey var. O kadının seninle ne alıp veremediği var. ‘’ dedi Mehmet Kerem’e bakarak. ‘’ Sen ona ne yaptın ki sana böyle davranıyor ‘’

   ‘’ Bilmiyorum. Benle ne alıp veremediği var bilmiyorum. Beklide ona baştan kendimi iyi ifade edemedim. Zaten her sorduğumda veya isyan ettiğim de bu hale geliyorum. Şey çocuklar bu olayı annem duymasın tamam mı? Duyarsa üzülebilir ‘’

   ‘’ Tamam ‘’ dedi Faruk.’’ Sen merak etme ‘’

   ‘’ Annem dedin de aklıma geldi Kerem. Sana bir şey söylemem gerekiyor ‘’ dedi Mehmet.  

   ‘’ Söyle ‘’

   ‘’ Geçen gün annem bir mektup yolladı ‘’

   ‘’ ee? ‘’

   ‘’ Şey diyor ki senin annen, Aslı yengem… ‘’

   ‘’ Ne olmuş anneme? Hadi söylesene! ‘’

   ‘’ Annen çok hastaymış ve sürekli bayılıyormuş. Şimdi bizde kalıyor. Ama endişelenme, annem onunla ilgileniyor. ‘’

   ‘’ Ne? Hastalanmış mı? Nesi varmış peki? ‘’ dedi Kerem korkuyla. Hayatta tek varlığı annesiydi. Babasını o daha dört aylıkken kaybetmişti ve şimdide annesiz kalamazdı. Hastalığı kötü olmasa Mehmet’in annesi mektuba bunu yazmazdı. Demek ki hastalığı kötüydü.

   ‘’ Hastalığının ne olduğunu bilmiyorum. Annen annemle birlikte bahçedeyken bayılmış. Sonrada annem onu bize götürmüş. Ateşi çok yükselmiş ama sonra düşmüş. Şimdi biraz iyiymiş ama hekimler yeniden bunun olabileceğini söylemişler. Üzgünüm ’’

    Hastane şimdi eskisinden de sessizdi sanki. Daha demin vızıldaya sineğin sesi bile kesilmişti. Havadaki koku bile hissedilmiyordu. Kerem kendini büyük bir boşlukta gibi hissediyordu. Ne yapacağını, hangi yöne gideceğini bilmez durumdaydı şimdi. Buradan kalkıp gitmek istiyordu. Annesine ‘’ Anne bak ben geldim ’’ demek istiyordu. Ama ne yazık ki burada sıkışıp kalmıştı. Kendisinin de annesin den bir farkı yoktu. Arkadaşları Kerem’i teselli etmeye uğraşsada nafileydi. Aklından bin bir türlü fikirler geçiyordu. Etrafındaki sesleri duymaz haldeydi. Biraz sonra da Faruk ve Mehmet Kerem’in yanından ayrıldılar. Kerem arkadaşlarının gittiğinden bile habersiz tavana boş boş bakmaktaydı. Bir kaç dakika sonra Kerem koridordan gelen bir topuklu ayakkabı sesiyle irkildi. Hemen tavandaki gözlerini girişe çevirdi. Bu gelen kesinlikle müdireydi. Acaba neden geliyordu. Gelip yarım kalan işini bitirmek için mi? Ya da gelip bağırmak için mi? Diye düşündü. Biraz sonra bunların cevabını alacaktı. Ve o an geldi. Müdire elinde bir çiçekle girişte gözüktü. Kerem hayretler içinde müdireye baka kaldı. Müdüre kendisine çiçek getirmişti. Bu inanılmazdı. Şaşkınlığını saklamaya çalışarak kızgın bir tavır almaya çalıştı. Müdüre yatağın yanına yaklaşarak çiçeği masanın üzerine bıraktıktan sonra bir sandalye çekip Kerem’in yanına oturdu.

   ‘’ Merhaba Kerem. Daha iyisin bugün değilmi. ‘’ dedi müdüre sevecen görünmeye çalışarak.

   ‘’ Şe-şey evet bugün daha iyiyim ‘’ Yüzündeki kızgınlık ifadesi müdirenin bu sevecen tavrıyla yeniden şaşkınlığa döndü.

   ‘’ Sana şunu söylemek için geldim. O gün biraz kötü günümdeydim sanırım ve o sapanın çivili olduğunu fark etmedim. Biliyorum beni affetmeyeceksin ama yinede belki aramızdaki bazı şeyleri düzelte biliriz diye geldim. Bunun için sana bu çiçekleri getirdim. Neyse gitmeliyim.’’ dedi müdüre ve Kerem daha cevap veremeden hızlıca odadan ayrıldı.

   Kerem şaşkınlığını akşama kadar üstünden atamadı. Bir yandan annesinin durumunu bir yandan da müdireyi düşünüyordu. Ama onun için en önemli şey annesiydi. Müdirenin bu ani değişimi onu bir nebze mutlu etmişti ama hala canı sıkkındı.

   Saat gece yarısını gösteriyordu. Kerem yatağında yarı uyanık bir şekildeydi. Birden bir at kişnemesi duydu. Hemen gözlerini açarak yataktan doğruldu. Ama karanlıkta hiçbir şey gözükmüyordu. Yeniden yatağına uzandı. Bir kaç dakika sonra bir at kişnemesi daha duydu. Bu sefer duyduğu bu ses çok yakından gelmişti. Yeniden yatağından doğruldu ve hayretler içinde kaldı. Beyaz bir at girişin önünde duruyordu. Öyle parlak ve güzeldi ki, Kerem gözlerini ondan alamıyordu. At koridora girerek gözden kayboldu. Kerem yatağın üstünde dona kalmıştı. Gördüğü şey gerçekmiydi? Ama öyle gerçekçiydi ki. Peki, bu nasıl olmuştu. Gerçekse o at buraya nasıl girmişti.  Ortada bu olay için cevaplanamayacak bir sürü soru vardı. Kerem heyecanla yatağına uzandı. Sabaha kadar atın yeniden gelmesini bekledi ama attan hiçbir iz yoktu.

   Sabahın ilk ışıklarıyla Kerem kendini biraz uykusuz ama çok dinç hissediyordu. Yaraları iyileşmişti ve yeniden ayağa kalka biliyordu. İlk işi üstünü giyip arkadaşlarının yanına gitmek oldu. Onları bahçede bir ağacın altında sohbet ederken buldu. Yanların da Faruk’un küçük kardeşi Esma vardı. Kerem’in geldiğini Görünce çok heyecanlanmışlardı. Kerem de onları yeniden gördüğüne çok sevinmişti. Birlikte oturup biraz olanlardan sohbet ettikten sonra Kerem arkadaşlarına akşam ki olayı anlattı.

   ‘’ Sabaha kadar gelmesini bekledim ama gelmedi. Halen bu olayın bir hayal mi yoksa gerçek mi olduğunda kararsızım. Öyle güzel bir attı ki, bu dünyada olamayacak kadar güzel.’’ Dedi Kerem.

   ‘’ Bence sen hayal gördün dostum. Böyle bir şey hem gerçek olsaydı o at nasıl hastaneye girmişti ki. Çok zor. Hele Bekçi Nazım kapıdayken asla. O elindeki sopası ve keskin bıçağıyla tam bir canavar. O sokar mı hiç içeri o atı? Hah hiç sanmam ‘’ dedi Faruk. Yanındakilerde onu desteklercesine baş salladılar.

   ‘’ Evet, doğru diyorsun. Hayal görmüş olmalıyım. Bu yaşadıklarım beynimin sulanmasına neden oldu. Artık etrafımda beyaz atlar görüyorum ‘’ dedi Kerem gülerek. Etrafındakilerde onla birlikte gülmeye başladılar. Ama halen içinde o atın gerçek olabileceği umudu vardı. Neden bilmiyordu ama o bunu istiyordu.

   ‘’ Evet. Aranızda çukulata isteyen var mı? ‘’ dedi Mehmet bir yandan da cukulatayı ısırırken.

   ‘’ Aaa hayır sağol ‘’ dedi Faruk.’’ Yemeden önce sorsaydın belki yerdim’’

Kerem gülümsedi. Her zaman Faruk ve Mehmet arasındaki bu şakalaşmaları severdi.

   ‘’ Size şimdi başka bir şey anlatacağım ama inanamayacağınıza eminim ‘’ dedi Kerem konuyu değiştirerek.

   ‘’ Evet, neymiş o ‘’ dedi Mehmet.’’ Beyaz attan daha ilginç olmasa gerek hehe ‘’ diye gülümsedi.

   ‘’ Anlatacağım şey ondan daha da imkânsız çocuklar. Hani siz beni ziyarete gelmiştiniz ya ‘’

   ‘’ Eee? ‘’

   ‘’ Sizden sonra müdire geldi. ‘’

   ‘’ Neee! ‘’ dedi Faruk şaşkınlıkla ‘’ Müdiremi geldi? ‘’

   ‘’ Evet, müdire geldi ve bilin bakalım elinde ne vardı? ’’

   ‘’ Bir sopa mı? ‘’ dedi Mehmet.

   ‘’ Hayır, bir çiçek vardı ‘’

   ‘’ Ne! Seni bir çiçekle mi dövmeye geldi? ‘’ dedi Mehmet.

   ‘’ Hayır. Sen şu çikolatayı fazla kaçırdın herhalde. Çiçeği bana getirdi ve benden özür diledi.’’

   ‘’ Olamaz inanamıyorum. Beyaz ata inanırım ama buna asla inanmam ‘’ dedi Faruk’un küçük kardeşi.

   ‘’ Ben de ona katılıyorum ‘’ dedi Faruk.’’ Bu imkânsız. Müdire gelip senden özür diledi ha. Bir rüya daha görmüş olmalısın Kerem bence ‘’

   ‘’ Gerçekten. Bu bir rüya değildi. Hatta çiçekler halen masanın üzerinde. Ben de sizin gibi şaşırdım bu olaya ama nası desem, bence gerçekten pişman olmuş olmalı ‘’ Etrafındakiler ona inanmamış gibi gözüküyordu. İnanmamakta da haklıydılar zaten. Çünkü müdireden kimse böyle bir hareket beklemezdi.

   ‘’ Tamam. Diyelim ki bu doğru. O zaman, ya gerçekten müdirenin kalbi yumuşadı ya da biri kafasına sopayla vurdu. Benim için en olacak şey ikinci şık. Çünkü o şeytanın asla kalbi yumuşamaz ‘’ dedi Faruk biraz alaylı bir şekilde.

   ‘’ Unuttuğunuz bir şey var çocuklar ‘’ dedi Kerem. ’’ O da bir insan sonuçta ve hayatında neler yaşadığını ve neler olduğunu bilmiyoruz. Belki de geçmişte iyi bir insandı ve benim o halimi görünce yumuşamıştır. Kendini bir nebzede olsa bundan sorumlu hissetmiştir. Bu doğru olamaz mı? ’’

   ‘’ Aslında Kerem’e katılıyorum ‘’ dedi Mehmet.’’ Ama biraz daha burada oturursak dersi kaçıracağız ve eski müdiremiz geri dönecek, hadi gidelim’’

   Ayağa kalkarak toparlanmaya başladılar. Bu arada da içeriye giriş zili çalmıştı. Faruk, Mehmet ve Esma önden gidiyordu. Kerem de arkadan onları izliyordu. Kerem birden bir at sesi duydu.

Arkasını döndü ve daha demin oturdukları ağacın altında o beyaz atı gördü. Evet, bu sefer gerçekti. İşte oradaydı. Karşısında o akşamki gördüğü beyaz at vardı. Çantasını yere bırakarak ata yaklaşmaya başladı. Arkadaşları ondan habersiz okula girmiştiler bile. Ata biraz daha yaklaştıktan sonra duraksadı.

At tehlikeli olabilirdi. Acaba gidip birilerine haber vermelimiydi. Birden aklına bekçi geldi. Ona haber verip atı yakalata bilirdi. Ama böyle güzel bir ata zarar verebilirlerdi. Kafası çok karışmıştı. İsteksizde olsa bekçiye haber vermek için tam geri dönüyordu ki at birden şahlandı ve ona doğru yaklaşmaya başladı. Kerem geriye doğru birkaç adım attı ve ayağı bir taşa takılarak yere düştü. At onun üzerine doğru gelmeye devam ediyordu. Kerem takıldığı taşı eline alıp tam ata fırlatacaktı ki atın o güzel kocaman mavi gözlerini gördü. Sanki engin bir deniz gibiydi. Işıl ışıl parlayan gözleri sanki ona ‘’ bunu yapma ‘’ der gibiydi. Sonra dönüp elindeki taşa baktı. Böyle bir ata zarar veremezdi. Yavaşça taşı yere bıraktıktan sonra ata dönerek;

   ‘’ Benden ne istiyorsun. Se-senin burada ne işin var ‘’ diye bağırdı Kerem. Atta hiçbir belirti yoktu. Olduğu yerde sakin sakin Kerem’e bakıyordu. Şimdi tam da Kerem’in önündeydi. At kafasını sallayarak beyaz saçlarını dalgalandırdıktan sonra ıslak burnunu Kerem’e yaklaştırdı. Ve sonra Masmavi gözleriyle Kerem’i sakince incelemeye başladı. Kerem’de onu inceliyordu. Kafsının tam ortasında da küçük beyaz bir boynuz vardı. Kerem içinden tek boynuzla at diye geçirdi. Böyle şeylerin hep masallarda olduğuna inanırdı. Ama işte karşısında tek boynuzlu bir at vardı. Olağan dışı bir şeylerin olduğunun farkındaydı. Geçen hafta, on üç yaşına bastığından beri ilginç şeyler olmaya başlamıştı. Ama beklide bu en ilginciydi. At geri doğru birkaç adım attıktan sonra durdu. Ve sonra Kerem’e bakarak;

   ‘’ Sen Kerem Karataş’sın değilmisin? ‘’ dedi at konuşarak. Kerem buna fazla şaşırmamışdı. Bu kadar şeyden sonra atın konuşması şaşılacak bir şey gibi gözükmüyordu.

   ‘’ Evet, ama sen bunu nerden biliyorsun? ‘’ dedi Kerem.

   ‘’ Sen benim sahibimsin. Bunu bilmem normal değimli? ‘’ dedi at gülümseyerek.’’ Ama benden neden korktuğunu anlayamadım ‘’

   ‘’ Ne! Sen benimmisin? Bir yanlışlık olmalı ben-sen yani şey’’ cümlelerini bir türlü toparlayamadı. Gerçekten buna çok şaşırmıştı işte. Bu güzel at onun sahibi olduğunu söylüyordu. Ama bu nası olabilirdi ki.’’ Ben aslında senden korkmadım. Sadece biraz şaşırdım. Çünkü hayatımda ilk kez senin gibi bir at görüyorum ve şimdi senin benim olduğunu söylüyorsun ‘’ dedi Kerem kendini toparlayarak.

   ‘’ Evet. Sen benim sahibimsin. Her on üç yaşına basan ikinci dünya öğrencisine bir at gönderilir. Bu atlar daha doğmadan sahibinin kim olduğunu bilirler ve onu on üç yaşına kadar beklerler. Bunu bildiğini sanıyordum. Seni bulmak için o kadar yeri aradım. Aslında benim gibi atların sağlam içgüdüleri vardır ama bu dünya çok büyük. Seni bulmakta çok zorlandım.

Ayrıca ben o kadarda ilginç değilim ki. Benim gibi atlar bu dünyada olmasa da ikinci dünyada çok var. Yani her okullu çocuğun ’’ dedi at.

   ‘’ Şey neden bahsettiğini anlayamıyorum. Ben ne ikinci dünyayı biliyorum nede bir atım olduğunu ‘’ dedi Kerem kafası karışmış bir şekilde.’’ Ben bu dünyadanım. İkinci dünyadan değil. Ve de Ben bir dünya olduğunu sanıyordum. İkinci dünyada neyin nesi böyle. ‘’

   ‘’ Ahh evet anlaşıldı. Senin hiçbir şeyden haberin yok. Bu çok garip gerçekten. Orta da yanlış bir şeylerin olduğu belliydi ‘’

   ‘’ O zaman bana her şeyi anlat ‘’ dedi Kerem merakla. Bu şaşırtıcı şeyler onu etkilemiş gibi gözüküyordu.

   ‘’ Bu çok uzun sürer. Burada konuşamayız. Dünyadaki insanlar beni görmemeli. Bu çok tehlikeli. Yoksa cezalandırılırım. Hadi atla da daha güvenli bir yere gidelim ‘’ dedi at yere eğilerek.

   ‘’ Şey tamam. Üzerine mi binmemi istiyorsun? ’’

   ‘’ Evet, hadi bin ‘’

Kerem düştüğü yerden kalkarak atın üzerine bindi. Atın derisi öyle yumuşak ve pürüzsüzdü ki sanki bir ipek gibiydi. At ayağa doğruldu. Birden atın iki yanından büyük bir kanat çıktı ve at geriye doğru dönerek hızlıca koşmaya başladı. Sonrada yavaş yavaş havalanarak Kerem ile birlikte gökyüzünden kayboldu.




Acemi Oğlan



Yorumlar (6)
Acemi Oğlan
yorumlarınızı bekliyorum :D

Serkan Tasdemir
Bence henüz birşey demek için erken devamını da okumak lazım. ama kolay okunuyor. akıcı bir dili olduğunu söyleyebilirim.

mavice mavice
sasirmak istiyorum,okurken nefesim kesilsin istiyorum,beklenmedik bir sok gecirt bana!...bence cok daha iyisini yapabilirsin...bu kötü olmus negativ anlamda degil...cok güzel,yazdiklarin hosuma gitti...ama mükemmel cok güzelin ötesindedir...bence sen bunu yakalayabilirsin...sakin ola ki su anlasilmasin ben mükemmeli yakalayabiliyorum mükemmel yazabiliyorum,bende böyle bir potansiyel yok zaten...ama sende bu var bunu hissediyorum sadece bunu belirtmek istedim...sabirsizlikla seni okumaya devam edecegim...

Acemi Oğlan
gerçekten çok teşekkür ederim. İlkkez bir roman yazmaya çalışıyorum ve önerilerinize ihtiyacım var. Bu bölümde konuya direk giremedim çünkü çocuğun bazı şeylere hazır olmasını istiyordum.Yani bazı şeyleri öğrenmesini birazdaha geçiktirmek istiyordum. İnşallah ikinci bölümünde bu heyecanı yarata bilirim.

aspasya öldü mü?
eee ikinci bölüm nerede peki?

Hasan Basri ESGÜN
Biraz daha devam edin. İyice olgunlaştırın. Romanınızın sonu şu anda aklınızda mı, yoksa zaman içinde mi şekillenecek? Devam edin ki biz de fikrimizi söyleyebilelim.
Bu arada, lütfen yazım kurallarına dikkat...
Saygılar,


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6350
2 Firari Fırtına 4410
3 Mustafa Ermişcan 3803
4 Hasan Tabak 3517
5 Nermin Gömleksizoğlu 3166
6 Uğur Kesim 3030
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2922
8 Sibel Kaya 2878
9 Enes Evci 2589
10 Turgut Çakır 2284

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1790 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com