Romanlar

Ofir'e Yolculuk
Okunma: 379
muhammet demir - Mesaj Gönder


Sayfa seçiniz: Sayfa: 1 - Toplam Sayfa: 9
Anlatılar Hakkında Kahramanımız bir devrimcidir, devrim yolcusudur. Burada aslında bu devrim yolcusunun, Nasıl bir devrim? Nasıl bir insan? Ve nasıl bir insanla devrim? Gibi sorulara yanıt arama serüveni anlatılıyor. Devrim öncesi, anı ve sonrasına dair soruları, sorunları ve asıl olan eylemleri var. Ofir aslında ulaşılan değil ulaşılması düşünülen bir mit. Yani Reel de SSCB mi, yoksa bambaşka bir evrensel komünist bir dünya toplumu, topluluğu mu? Ama öncelikle ve özellikle kimle. Cevabımız tabiî ki kişinin kendisini, ilkönce yeni insan dediğimiz yeni insanı kendinde var etmesiyle olanaklı olarak kurgulanıyor. Tüm serüven Ursula Le’nin Mülksüzler anlatısında dillendirdiği gibi, “Devrim ya kendimizdedir, ya da hiçbir yerde” tümcesinde düğümleniyor. Devrim ve devrim süreci sonunda ortaya çıkabilecek olası toplum. Asıl paradoks da bu zaten. Ki, devrim, devrimcilik ve devrici parti vs. tabiî ki burada genel anlamda tek bir anlatı biçimini seçmiyorum. Ki özellikle de seçmiyorum… 18.05.2009 Ofir dostlarına... Bir gün tekrar Ofir yolculuğunda görüşmek üzere… Bir Ofir yolculuğu ANLATISI... Evinin çatı katındaki kuş yuvasında hobi amaçlı olarak güvercin besleyen adam o gün öğlen sıcaklığı gelmeden güvercinlerinin hem hava almaları hem de uçmalarına izin vermek için kafesin kapısını açtığında içerdeki güvercinler tek tek dışarıya çıktılar. Birbirinden farklı yüzlerce güvercin önce ürkek adımlarla daha sonra aldırmaz tavırlarla gökyüzüne doğru kanat çırpmaya, birbirinden farklı akrobatik hareketlerle gökyüzünde taklalar atmaya başlamışlardı. Güvercinlerin sahibi adam her seferinde bu gösteriden o kadar çok hoşlanıyordu ki. Sanki onlarla birlikte o da kanat çırpıyor, onlarla birlikte taklalar atıyordu gökyüzünde. Bu esnada güvercinlerin uçuş mesafesinin altında bir alanda kadınlı erkekli, çocuk, genç ve yaşlı binlerce insan toplanmıştı. Gökyüzünde takla atarak kanat çırpan güvercinlerin gölgesi bu alandaki insanların üzerinde belli belirsiz ve sanki şemsiye gibi bir siluet oluşturuyordu. Her haliyle sıradan ve kalabalığı oluşturan binlerce kişiden ayrımsanamayacak bir kişi babacan bir sesle bu alanda toplanmış insanlara (söylevden çok söyleşi gibi) bir konuşma yapıyordu: ”Amacımız dünyanın en değerli hazinelerinin bulunduğu Ofir ülkesine yolculuktur yoldaşlar. Her birimiz kendi belirleyeceğimiz bir yöne doğru yolculuğa çıkacağız. Unutmayalım ki Ofir nihayetinde ulaşılacak olan bir konak yeri değildir. Vardım dediğimiz her konak varılacak yerin sadece bir ön uğrağı olacaktır. Eğer Ofir’e ulaşmak istiyorsak, her şeyden önce bunu hak etmeliyiz. Hak etmediğimiz bir şeye sahip de olamayacağımızı bilmeliyiz. Ofir birçok bakıma kendimizdir. Bu yolculuk çoğunlukla kendi kendimize karşıda bir yolculuk olacaktır. Deyim yerindeyse Ofir’e doğru yol alacağımız tüm yolculuk süreci kendi iç dünyamıza da yapacağımız bir yolculuk olacaktır. Bu yolculuktan çoğumuz korkacak, daha yolun başlangıcında, yarı yolda ve hatta Ofir’e çok yakınlaştığımız bir anda dahi vazgeçebileceğimiz bir süreç olacaktır. Bu duruma düşsek dahi kendi kendimizden utanmayalım. Bir diğer yoldaşımızı da kınamayalım. Bu yolculuğu aramızdan çok az sayıdaki kişi başaracaktır. Ve hatta belki de hiç birimiz başarılı olamaya biliriz. Çoğumuzun bu yolculuğa ömrü yetmeyecek. Sık sık yaşamın kendisi bizi ayartacak ve yaşamın içinde kendimize bir vaha yarata bileceğiz. Bize ermiş, bilgin gözüyle bakan birçok insan olacaktır. Bu ayartmaya birçoğumuz hemencecik olmasa bile bir süre sonra kanacaktır. Bu nedenle hiç birimiz bir diğerimizi ayıplamaya hakkımızın olmadığımı bilmeliyiz. Hiç biriniz ardımızda bırakacağımız yaşamın ayarttığı bu eski yol arkadaşlarınıza kırılmayacağız. Bu eski yol arkadaşlarımızdan da cesaret alarak daha bir hırsla Ofir’e doğru yol almayı hedef olarak seçmeliyiz. Kendimize her halükarda güvenmeliyiz. Bu yolculuğa yeni yeni insanlar katalım. Kendimiz dâhil hiçbir şeyin ne sahibi ne de efendisi olalım. Düşmanlarımızın ve bizi yolumuzdan çeleceklerin her türlü haince ve mertçe olmayan hamle ve hareketlerine karşı mertçe ve kalleşçe olmayan bir savaşın gereklerini yerine getirdiğimiz gibi yeri geldiğinde düşmanımıza karşı bile mert, yardımsever, iyiliksever olmayı da bilelim. Çünkü bu bizim en büyük gücümüzdür. İnsanın insana ve insanın doğaya karşı yabancılaşmasına karşı her durumda karşı çıkıp, bunu en aza indirgemenin yollarını birlikte üretelim. Yaşamı ve kendimizi örgütleyelim. Unutmayalım ki kaybedeceğimiz hiçbir şeyimizin olmadığının ayırtına varırsak mutluluğu da Ofir yolculuğunu kolaylaştıracak yöntemini de yakalayabiliriz ki buna emin olmalıyız. Tüm bu yolculuk sürecinin sonunda, çıkarsız, eşitlikçi, çoğullukçu bir toplum ve yaşam kurabiliriz. İşte bu yer tam da Ofir’in kendisidir. Bu yere her yakınlaştığımızda bunlardan da birer parça bulacağız, bu parçaların bulunmadığı yer de Ofir olamaz. Ofir tüm bu parçaların bütünlüğüdür. Kendimizi kendimizle ve herkesle her konu, eylem ve düzeyde paylaşalım, paylaşmadan çekinmeyelim.” Konuşmacı bir ara gökyüzündeki kanat çırpan güvercinlere doğru başını kaldırarak gözünü dikti ve daha sonra alandaki yoldaşlarına dönerek; “Ne diyelim yolumuz açık olsun...” dedi. Konuşma bittiğinde alandaki insanlar da teker teker dağılmışlar, güvercinler de yuvalarına dönmüşlerdi. * * * Anlatı -I Konuşmadan yıllar sonra sıradan bir gün... Yorucu bir iş günü dönüşü eve geldiğimde annem bugün bir mektup geldiğini söyleyerek bana komidinin üzerindeki zarfı gösterdi. Bu mektup aylar öncesi eski bir arkadaşa hitaben yazdığım mektuba eski arkadaşın yazdığı cevap mektuptu. Çoktandır bu mektubu beklediğimi söyleyip anneme sarıldım. Kadıncağız şaşırdı. Annemden müsaade isteyip odama çekildim ve hemen mektubu açarak okumaya başladım. Ancak arkadaş benim umut ettiğim gibi bir mektup kaleme almamıştı. Hemen bu mektuba cevaben bir mektup/metin kaleme almaya girişmiştim ki. Annemin beni çağıran sesini duydum. Kendi kendime kızarak zavallı kadıncağızı üzmeye hakkım olmadığını düşünerek “Peki anne” diye seslenerek hemen annemin yanına gitmeye davrandım… Annemden özür dileyerek gönlünü almaya çalıştım. O da hemencecik yelkenleri suya indirmişti zaten. Günlük olaylardan bahsederek yemeğimizi yedik ve her akşam yaptığımız gibi benim demlediğim çaylarımızı karşılıklı olarak yudumladık. Annemi kırmayacak bir içtenlikle odama çekilip gelen mektuba cevap yazacağımı söyledim. O da merak etmişti mektubu ama belli ki bana sormaya çekinmişti. Ben de mektupta yazılanları anneme aktardım. Onun da beni teşvik etmesiyle daha da yüreklenerek mektubumu yazmak için odama çekildim. Ve işte nihayet masamda oturmuş ve mektubuma başlamıştım: Merhaba GÜL, Mektubun bu akşam –16 Haziran akşamı – elime geçti. Hiç vakit kaybetmeden sana cevap yazmaktan kendimi alıkoyamadım. Teknolojinin hızla geliştiğinin sıkça dillendirildiği, çokça kullanılan bir deyimle dünyanın küçük bir köye dönüştüğü iddia edilen bir yüzyılın bu son yıllarında 26 Mayıs’tan 16 Haziran’a kadar bir mektubun yerine ancak ulaşması bu kendinden menkul aslan demagoglara iyi ve yerinde bir cevap olmalıdır. Neyse şimdilik bir kalem geçelim. Sana nasılsın diye sormuyorum. Zaten mektubun bana ne halde olduğunu anlatıyor. Kapitalizm kendisini bireyin bencilliği üzerine kuruyor. Bireyin özgürlüğü ve o derecede de köleliğinin adeta kurumsallaştığı bir yapının adıdır da kapitalizm ve kapitalizm için en değerli şey bencil bireylerin sonsuz çeşitlilikte serpilip boy vermesidir. Ki, biz komünistler ilk önce bu mevcut kapitalizmin tanrısallaştırdığı bireye, “saf birey” olarak önem addetmekle beraber, bireyin toplumsallığına vurgu yaparak, toplumsal bireyi/toplumsallaşmış bireyi önemsiyoruz. Ki geleceğin sosyalist/komünist toplumu, toplumsal birey ve aynı anlama gelmek üzere toplumsallaşmış bireylerin kolektif dünyası olacaktır. Kafa ile kol, kır ile kent, kadın ile erkek, doğa ile insan, ezen ile ezilen ikili ilişkileri bir kez daha geri dönülmemek üzere sönümlenebilecektir. Eğer bir altın çağ aranıyor ise bu bugünden başlayarak bu zamanlarda aranmalıdır. Son zamanlarda sıklıkla şu paradoksla karşı karşıya kaldım. “Herkes durduğu yerden bakar.” Evet, tüm hata paylarını geri plana atarak bu paradoksun doğru olduğunu varsayarsam, -yani durduğum yerden bakarak- bu mektubu sana yazmamam gerekiyordu. Fakat senin şu anki düşüncelerin senin de ifade ettiğin satırlarla “18–20 yaşlarında hissettiklerimi hissetmiyorum, artık ailemi kendimi düşünüyorum öncelikle” deme noktasına getiren hatta “Geçen yıllar her şeyi olduğu gibi, bende de çok şeyleri değiştirdi. Öncelikle bazı kişi ve düşüncelere karşı güvenim sarsıldı. Kişilere daha çok.” Bu sözleri sarf edecek kadar bir aşamaya yol açan pratik faaliyetin, aynı zamanda benim de pratik faaliyetim olduğu bilgisiyle düşündüğümde, acaba hata neydi, neredeydi. Ben bugün içinde bulunduğum konumdan daima yeniyi yaratmak için sıçramalar çabasında iken, ya Gül arkadaş neden bu kadar -ki sen kendini karamsar olarak nitelemesen de- karamsarlık bataklığında çırpınıyor diye düşünmeden edemiyor insan. Elbette ki yukarıda da ifade ettiğim gibi bu satırları durduğum yerden yazıyorum. Ve elbette ki her insanın düşünce ve faaliyetini belirleyen içinde yaşadığı toplumsal çevresidir. Bu perspektiften bakarsak senin şu içinde yaşadığın mevcut toplumsal çevrenin yabanlığından bir nebzede olsa uzaklaşıp, deyim yerindeyse toplumsal ferahlığa, yeniden biz kez daha bende varım diyebileceğin bir çevreye kavuşman gerekiyor. Bu ise önceki mektubumda olduğu gibi bu mektup ve başka birçok yazışma ve bir araya gelişlerle, evrensel kardeşlik toplumu için mücadele yürüyüşünde yeni adımlarımızı bir kez daha yeniden ayarlayarak buluşabilmekle mümkün olacaktır. Ve bu adımlarımızla insanlığın evrensel kardeşlik toplumuna ulaşacağız. Buna tüm samimiyetimle inanıyorum. Aşağıdaki satırları okumaya geçmeden önce tüm yazdıklarımı bir kez de bu gözlükle okumanı tavsiye ederim. Yoksa aşağıdaki satırları okumaya geçme ve bu mektubu yırt/at/yak... Tekrar Merhaba GÜL, Alışılmış bir mektup sitilinden veyahut herhangi bir stildeki yazı türünden bağımsız olarak yazdığım için bağışlayacağını umarım. Bu mektupvari şey aslında hiçbir ve her bir düşüncenin tek bir yanına vurgu yapacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki, her şeyde olduğu gibi, düşünce de bir yumaktır. Tam ulaştım derken yeniden başlanılan... Geçmiş politik mücadele hattımızın programatik olmasından çok, pratik faaliyetin icra edildiği zeminin özgünlüğünden ortaya çıkan ve başka bir biçimde ortaya çıkması da bugün bulunduğumuz yerden ele alınınca bu yaşadığımız kısırlıkların ortaya çıkması uzak da gözükmeyen bir faaliyeti ortaya çıkarttı. Bu hepimizin kolektif iradesiyle/iradesizliğiyle oldu. Bundan gocunmamak gerekiyor. Özellikle kadro, daha doğrusu insan malzememizin birkaç proleter haricinde çoğunlukla küçük burjuva/öğrenci unsurlardan oluşmasının bir sakıncasıdır ki, senin de iyi bir şekilde vurguladığın gibi “Bir takım çalışmalar içine girersin, omuzlarsın o işi an gelir de, ama ağzın laf yapmaz, demagojiyi beceremezsin, yaptığın işler görülmez, çok konuşup da hiçbir iş yapmayanlar takdir görür. Bir toplantıda bir arkadaş ‘eylem ile söylem birbirini tutmuyor, sorun burada’ demişti. ‘katılıyorum’ diye cevapladım onu, ‘ama bunu söyleyecek en son kişilerden biri sensin’ dedim, bozuldu bana, belki hatırlarsın. Hayatın her döneminde yalaka tipler vardır, okulda, sokakta, işyerinde, her yerde. Bunlar güçlü gördükleri ve de güçlü olanlara yaltaklanarak yaşarlar. Köşe başlarını tutmuşlardır, en iyi onlar yaşarlar, etkilidirler. Korkum o ki sistem değişiminden sonra ki yönetimlerde de bu insanlar olacaktır ve gene onlar yaşayacaktır en iyiyi. Asıl savaşanlar, can verenler, zulüm görenler geri planda kalacaktır, korkum bunlar.” Bu sonuçlara ulaşmak kelimenin en olumsuz anlamıyla mümkündür. Ancak şimdilik buraya kadar diyorum. Biz ya bu deveyi böyle gütmek istemiyorsak, bu diyardan çekip gitmekle de bir çözüme ulaşamayacağımızı kavramamız, kavraman gerekiyor. Ne yazık ki bugün kendisiyle birlikte sınıflı toplum yaşamını, insanlığın tarihinde bir daha geri dönülmeyecek biçimde ortadan kaldırma potansiyeline sahip olmak ülküsüne sahip çıkılması gereken proleterler ki bu proleter sensin, benim veyahut bir başka benzerimizdir. Kendi kurtuluşumuzun, yani emeğin kurtuluşunun politik araçlarını, teorisini, pratiğini hala bir başka “piç” sınıfın şu ya da bu biçimde kültüründen, yaşam biçiminden kopamamış ve kendisine “komünist”, “devrimci” sıfatlarını takan, ama gerçek komünistlerle, komünist devrimcilikle hiçbir alakası olmayan, güce tapan, yer yer ve çoğunlukla yalpalayan, bu piç sınıf olarak küçük burjuva “devrimci”lere alanı terk edersek, davaya sırtımızı dönersek, davanın yüceliğinden çok, bu şahsiyetlerin şahsiyetsizce yapıp ettiklerinden yola çıkarak mücadeleye ara verirsek, o zaman işte o zaman şu yukarıda senin mektubundan alıntıladığım sözcükler, sen mevcut deneyimlerinden ortaya çıkan mevcut bilincin ile kim bilir bir daha politik faaliyette bulunmaya bilirsin ama ya çocukların/çocuklarımız, torunların/torunlarımız ve senin ve benim bir benzerin/benzerimiz herhangi bir proletere karşı sorumluluklarımız. Onların da bu tip sorunları yaşamaması için, sınıf mücadelesine bir proleter komüniste layık şekilde atılması için olumlu ve olumsuz tüm deneyimlerimizi aşkın bir şekilde aktarmak, tarihe ve kişi olarak kendimize karşı sorumluluğumuz değil midir? Geçmiş politik mücadelemiz, her şey bir yana bu proleter ahlak-sorumluluğu bize emanet etmemeli mi ne dersin? Somut durumumuza bir de bu noktadan bakmak gerekiyor... Homeros Anadolu’da yetişmiş bir eskiçağ tarihçi/ozanıdır. Kendi çağını aşarak evrenselleşmiştir. Homeros çoğunlukla İlyada ve Odeessa adlı iki tarihi-edebi eseriyle tanınır. O bu eserlerinde Troya savaşlarını anlatmaktadır. Savaşı kazananların geri dönüşünde tek bir hedefleri vardır, Itaki’ye ulaşmak. U-topia “ulaşılmak istenen”dir. Ulaşıldığı biçimiyle bu Itaki ülkesi bizim için Reel Sosyalizmin ta kendisidir aslında. Ulaşılmak istenen hedef devrim –ki bu bir politik devrimdir- asıl hedef yani toplumsal devrime yakınlaşamıyor ise devrimin hemen ertesinde yozlaşabiliyor. Proleterlerin mücadele aracı her şeyden önce bir niyetten çok bir gerçeklik olarak bu mücadele aracının -ki burada murad edilen komünist partidir- ulaşılmak istenen toplumun küçük bir modeli olabilmesidir. Paylaşımcılık, kader birliği, eşitlik, öz disiplin yani kısacası “hayatın hayatım, canın canımdır” ilkesi ile doygun bir karşılıksız feda duygusunun hayata geçirildiği, komünist bir organizasyon. Her organizma gibi canlı bir organizasyon olduğu ölçüde senin mektubunda altını çizdiğin aksaklıklar aşılabilir. Ancak asla sürecin dışında durarak değil, sürecin içinde sonuna kadar katkıda bulunup mücadele ederek. Itaki diyorduk, Ekim 1917’de proletaryanın politik devrimini işçi-emekçi insanlık olarak yaşadık. 1991’lerde ise emp-kapitalist sisteme eklemlenmesini de gördük. Tabidir ki, SSCB’nin yani proletaryanın bu Itaki ülkesinin yozlaştığını, bunun birçok alt etmeninin olduğunu, tespit etmek gerekiyor. Ancak en büyük sorun devrimin donması, ilerleyememesi vb. Bugünün devrimci sosyalistlerinin dinlenmemek üzere yürümeye karar verdiklerinin altını ısrarla çizmek gerekiyor. Dinlence bizim için Itaki’yi temsil etmeli, dinlenmemek ise Ofir olmalıdır. Ofir efsaneye göre Hazreti Süleyman’ın kullarını dünyanın en değerli hazinelerini bulmaları için gönderdiği ve nerede olduğunu kendisinin dahi bilmediği bir yerdir. Bu yer bizim için özgür toplumsallaşmış bireylerin serpilip geliştiği komünist bir dünya değil midir? Reel Sosyalist pratikten çıkarttığımız olumlu-olumsuz tecrübelerle biz bugünden birkaçta olsa geçmişe göre önemli adımlar attık, atıyoruz. Henüz proleter komünistlerin bu adımları, bir bebeğin acemiliklerini içerse de, zamanla tecrübelerimiz ve deneyimlerimiz artacak, işte o zaman asıl savaşanlar ile diğerleri arasında ayrışma kaçınılmaz olacak ve işte o zaman proleter komünist toplumsallaşmış bireyler olarak burjuvazi ve yardakçısı sınıflara ve içimizdeki işbirlikçilerle de, tarihi bir savaşım olacaktır. İşte o zaman için bu günden böylesine acemice de olsa adımlarımızı atıyoruz. Hic Rhodos, hic Saltha, İşte Rodos işte Arşın, burada atlamak gerek diyen Eosop’un deveye hendek atlatmanın, Rodos’a sıçramaktan daha kolay bir şey olmadığının kavranması olacaktır... Şimdilik hoşça kal, sevgiyle kal, dostça kal... Mektubumu kaleme alıp bir kez daha gözden geçirip gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra çekmecemdeki zarflardan birisini alıp özenle katlayıp zarfın içine koydum ve arkasına arkadaşımın adresini yazdım. Daha sonra pul defterimden bir pul çıkartıp zarfın arkasına yapıştırdım. Belki anlamsız bir seremoni gibi gelecek ama ben en çok bir mektup veya herhangi bir gönderinin bu seremonik tarafını sevmişimdir. Kim bilir belki “İnançlıların Tanrısı” da balçıktan yoğurarak biçim verdiği hâsılı emek vererek yarattığı adına İnsan dediği o ilk insan olan Âdem’i bitirdiğinde de böylesi bir haz duymuş olmalı. Neyse konumuz bu değil şimdilik geçelim… Mektubu ertesi gün postalamak üzere çantama koydum ve ışığı kapatarak günün yorgunluğunu atmak üzere yatağıma uzandım ne zaman uykuya daldığımı hatırlamıyorum… Sabah erkenden kalktığımda annemin çayı demlediğini ve sofrayı hazırladığını gördüm. Anneme “Günaydın Anneciğim” diyerek yanağına bir öpücük kondurdum. Her zamanki gibi yanakları kızarmıştı. Bu bana öylesine bir mutluluk veriyordu ki size kelimelerle dahi anlatamam. Ki Nazım Hikmet’in Abidin Dino’dan resmetmesini istediği “Mutluluğun Resmi”nden ressam Abidin Dino’yu bilemem ama ben kendimi bu çalışmaya görev bilerek yapmaya çalıştığımca birçok eskiz çalışmaları ve notlarımdan birisi de bu annemle yaşadığım duygudur… Annemle kahvaltımızı birlikte yaptıktan sonra “Eyvallah Anneciğim, akşama görüşürüz” diyerek yine yanağına bir öpücük kondurup. Evden dışarı çıktım… “BURADA ANLATILAN SENİN HİKÂYENDİR”(*) Apartmanın kapısından dışarı adımımı attığımda şansıma belediye otobüsü de tam durağa yanaşmak üzereydi. Hemen koşarak kalabalıkla birlikte kendimi otobüsün kapısından içeri attım ve otobüs bilet kartımı makineye okutup hızla her zamanki gibi otobüsün en arka bölümüne geçtim. Bugünlerde yoldaşlarla birlikte yeni bir yayın üzerinde çalıştığımız için oldukça heyecanlıydım. Çalışmaya yeni insanlar kazanmak için bir süredir çalışıyorduk. Bende yeni tanıştığım bir emekçi kıza bir şeyler yazması için ön ayak olmuştum. Böylelikle hem onu içinde bulunduğu sıradanlıktan kurtaracak hem de daha aktivist bir kişi olmasını sağlayarak kendine güvenini yeniden kazanmasını sağlayacaktım. Kim bilir bu yöntemle bir taşla birkaç kuş vurabilecektim. Tabiî ki taş atarken kuşları ürkütmezsem… Ama denemekten zarar gelmez ki insana değimli. Yine kendi kendimle konuşuyorum. Nasılsa her zamanki gibi belediye otobüsü yolculuğum uzun sürecek. Bu zaman dilimini etrafı seyrederek de geçirebilirdim. Tıpkı belediye otobüsündeki çoğu yolcunun yaptığı gibi. Yine belediye otobüsündeki çoğu yolcunun yaptığı gibi geçen giden araçları da seyredebilirdim. İster istemez bir otobüs dolusu insanla ortak bir havayı paylaşmak zorunda kalıyor insan. Ama bir yandan da bakılınca bir otobüs dolusu insan ve her birisi başka başka birer birey. Bir devrimci için bulunmaz bir fırsat. Bazen bu insanlarla ilgili ve bu popülâsyonla ilgili sosyo-psikolojik bir değerlendirme ve inceleme yaparım sırf zaman geçirmek için değil elbette sınıfı ve toplumu daha yakından bilebilmek için. Ama bu inceleme bana bugün pek de zevkli gelmiyordu. Bende yeni kız arkadaşın hazırladığı yazıyı okumak üzere çantamdan yazının olduğu kâğıdı çıkarttım ve okumaya başladım. İsterseniz sizde benimle birlikte yazılanlara göz gezdirebilirsiniz. Artık Onurlu Bir Yaşam İçin SAVAŞALIM! Şimal YILDIZ Kitap okumayı sever misiniz? Aşk romanları, psikolojik, korku, komedi, sosyolojik, politik... Ne tür olursa olsun kitapların birer bilgi hazinesi olduğu gerçekliği kabul edilmiştir. Kitaplar; öğretir, bilgilendir ve bilinçlendirirler. Ve her insan okuduğu kitapta kendine ait bir şeyleri muhakkak bulur, kitabın kahramanı ile özdeşleşir, doğru ya da yanlışı bulmaya çalışır. Yalnız kitap okumak bir sanattır... Neden? Çünkü her insan kitap okuyamaz, okusa da öylesine okumakla, okumak arasında bayağı fark vardır. Okuduğunuz kitabın içeriğini kavramak, anlatmak istediği şeyleri özüyle anlamak ve onu yorumlamak bu noktada çok önemlidir. Son zamanlarda kitap satışlarında bir yükselme olduğu kitapevleri ve el tezgâhlarında satış yapan arkadaşlar tarafından onaylandı. Ancak doğrulanan bir şey daha var; o da yine son zamanlarda satılan kitapların siyasi içerikli olması. Bu da demek oluyor ki artık insanlarımız hayatta neler olup bittiğini merak etmeye başladı. Örneğin son günlerde piyasaya yeni sürülmüş olan Ahmet Altan’ın “İsyan Günlerinde Aşk” adlı kitabı yoğun ilgi görüyor. Okunmak için alınıyor. İşte bu kitaplar arasında okunması gerektiğine inandığım ancak el tezgâhlarında bulmanızın imkânsız olduğu Yücel Sarpdere’nin kaleminden yazılmış olan “Vatandaş Abuzer” isimli kitabı. Bu kitap 1991 yılında Bursa’da yazılmış ancak 1992 yılında Evrensel Basım Yayım tarafından piyasaya sürülmüştür. Ve altı kez baskısı yapılmış olan bu kitap henüz hiç toplatılmamış. Kitap oldukça sade, tam bir halk diliyle yazılmış. Şimdi kafanıza neden “İsyan Günlerinde Aşk” kitabı değil de, “Vatandaş Abuzer” kitabını ele aldığım gibi bir soru yöneltmiş olabilirsiniz? Açıklayayım; Kitap 12 Eylül 1980 darbesinin sıkıyönetimini, o dönemde bu ülkeyi yöneten politikacılarını ve bir de hiçbir siyasi görüşü olmayan vatandaş Abuzer’i anlatıyor... Ve kitapta geçen her bir olay günümüz Türkiye’si ile o kadar bağlantılı ki! Acı fakat gerçek ama sanki tarih tekerrür ediyor. Ve ne yazık ki o dönemi yaşayan, ama geçmişten ders almayan insanlar yine başımızda bu ülkeyi yönetip, bu ülke insanlarını her zaman olduğu gibi göz göre göre sömürüyorlar, öldürüyorlar... Ve bunu “Vatandaş Abuzer”i suçsuz yere cezaevine koyup, ona işkence edilmesine izin veren insanlar yapıyor. Kimdir bu Vatandaş Abuzer? Dediğim gibi hiçbir siyasi düşüncesi olmayan, ancak her şeyden kendi deyimi ile ikiyüzelli gram anlayan, haklı ve haksızı çok rahat bir şekilde ayırdedebilen cahil, okumamış ama tatlı dilli, saf ve temiz kalpli biri... Aslında tamamıyla devlet yandaşı. Devletini ve ülkesini seven, onların çıkarları doğrultusunda konuşan, o tarzda hareket eden birisi. Ama her nedense onun söylediklerini ve yapmak istediklerini yanlış anlıyorlar. Bugün bizim söylediklerimizi ve yapmak istediklerimizi yanlış anladıkları gibi... Yani sözün kısası o günlerden bu günlere değin değişen bir şey yok! Ve bizler ise bütün bunları bile bile aynı cahil, beyinleri kalıplaşmış insanların bizi yönetmelerine izin veriyor, yapılan haksızlıklara karşı çıkmıyoruz. Evet, onlar bizim söylediklerimizi ve yapmak istediklerimizi anlayamıyorlar... Oysaki o kadar onurlu bir yaşam istiyoruz ki. Bu ülke ve bu ülkenin insanları için! Hatta bize onca zulmü edenler için bile... Ama “çıkar” dünyası bunu görmelerini engelliyor... Ölüm oruçları sürüyor. Bu yazıyı okuduğunuzda kim bilir kaçıncı günü olacak? Bugün 265’inci günü! Dün 28’nci insan şehit düştü. O ve ondan öncekiler gibi hepsi onurlarıyla, şerefleriyle öldüler/öldürüldüler. Onlar onurlu bir yaşam için çocuklarının onurlarıyla büyüyebilmeleri için ölüyorlar, öldürülüyorlar! Hiç sormuyor musunuz kendinize neden ölüyorlar? Neden öldürülüyorlar? Ölmelerine neden göz yumuluyor diye! Neden onların istedikleri yasak? O kadar kötü bir şey mi insanca, onuruyla yaşamak? Ve kötüyse neden T.C.Devleti bu insanlardan korkuyor ve F tipi denilen o ölüm hücrelerine sokuyorlar? Neden, neden? Evet, onlar onurlu bir yaşam için, çocuklarının onurlarıyla büyüyebilmeleri için ölüm oruçlarına yatıyorlar, ölüyorlar. İşkence istemiyorlar, sömürülmek istemiyorlar, adaletsizliği, eşitsizliği istemiyorlar... Ve ölüyorlar. Bizlerde bunlara, yanı başımızda olup biten bu olaylara seyirci kalıyor DUR diyemiyoruz... (Sizleri bilmem ama benim her ölüm orucu şehidinde içim ürperiyor ve bu düzene küfredip, lanetler okuyorum. Ve ben bu insanlardan hiç birini tanımıyor ve görmüyorum. Yalnız onları, o ölüm orucu insanlarını onurları ile öldükleri için gözümde kutsallaştırıyorum.) TV’lerde ve gazetelerde yayımlanan devletin kendi çıkarlarına göre yayımlattığı yalan haberleri okuyup izleyerek o insanların ölmesine göz yumuyor ve adaletsizliğin, bu iğrençleşmiş düzenin çarklarının dönmesine izin veriyor! DUR diyemiyoruz. Başkaldırmıyor, isyan etmiyoruz!... Onlar gibi ölümü göze alamıyor, alan insanlarında yok olmalarına göz yumuyor DUR diyemiyoruz! Ne yazık ki ölen insanlardan bir tanesinin de, ağabeyimiz, ablamız, dayımız, halamız, amcamız olabileceğini düşünmüyor ve hala başkaldırmıyoruz... Hadi bu ülkenin güzel insanları; Bizlerde artık bir şeyler yapalım! Bizlerde birer “Vatandaş Abuzer” olup haksızlığa, onursuzluğa dur diyerek AYAĞA KALKALIM! Ölüm orucu direnişçilerine destek çıkıp bu iğrenç düzene karşı koyalım. HADİ BİRLEŞELİM! Artık onurlu bir yaşam için SAVAŞALIM! Doğrusu ilk kez yazı yazmaya başlayan birisi için baya güzel ifade etmiş ama tabiî ki siz okuyucunun gözlemini bilemem. Çünkü hem okuduğu bir kitabı hem de içinde devindiği hayatı aktarabilmiş bize kendince bir eylem yolu çizmeye çalışmış. Bizi eyleme davet etmiş. Sanırım iyi bir eylem insanı ve iyi bir eylem kalemşoru olacak… Bu arada zamanda bir hayli geçmiş otobüs benim ineceğim durağa yaklaşmıştı. Bende yazıyı toparlayıp çantama koydum ve inmek için hazırlandım. Nihayet ineceğim durağa yaklaşmıştım. İnmek için düğmeye bastım ve beklemeye başladım. Bu düğmeye basıp bekleme anlarında içimde bir korku başlar. Komik ama doğru. Ya otobüs bu durakta durmaz es geçerse. Ama neyse ki bugüne kadar böyle bir şeyle karşılaşmadım. Bir de otobüs durağa yanaştığında aniden hareket ederse diye korkarım hep ne bileyim alt bilinç işte. Hayattaki tek korkum bu olsun… Neyse işte otobüste durağa yanaştı ve hop indim işte otobüsten neyse ki bu seferde korktuğum olmadı. Gülmeyin ya… Otobüsten inince şehrin kalabalığına otobüsteki popülâsyondan daha farklı çok daha heterojen bir yaşama dâhil olduğumu biliyordum. Bu popülasyon sürekli değiştiği ve devindiği için otobüsteki gibi bir ana sıkışmışlık yoktur. En nihayetinde otobüsün ring yaptığı hat belli idi ve her ne kadar arzu edilse de en az heterojen yapı otobüsteki idi. Bir otobüs dolusu insan üzerinde üç aşağı beş yukarı bir genelleme ve çıkarsama yapılsa da bu toplumu yansıtmayacaktı. Ne diyorum be yine daldım işte. Öncelikle Gül arkadaşa yazdığım mektubu göndermek için postaneye gitmem gerekiyordu. Evden çıkmadan önceki planım buydu. Hızlı adımlarla postanenin yolunu tuttum. Postane indiğim durağa yürüme mesafesiyle üç dört dakikalık bir yolculuğu gerektiriyordu. İlk üstgeçide doğru kalabalıkla birlikte yol aldım. Üst geçidin devamında şehrin adeta çiçek tarlaları diyebileceğim çiçekçi dükkânlarının olduğu sokağa açılıyordu. Bu sokakta ilerlerken binlerce çiçeğin birbirine karışmış kokusunu içime çekmek bana tüm yaşam sıkıntılarımı unutturuyordu. Bu halde ilerlerken hangi mevsim olursa olsun her zaman tezgâhında iri ve kırmızı elmalar olan bir pastane imalatçısının ve saklı bir çay evinin de içinde bulunduğu binadaki manavın önünden geçer ve her zaman yaptığım gibi anneme ve kendime birer tane elma alır ve çantama koyardım. Tıpkı şimdi yaptığım gibi. Sokağın sonunda ikinci bir üstgeçit vardı. Bu kent gerekli gereksiz yüzlerce üst geçitle donatılmıştı. Tarihteki köprülü Mehmet Paşa gibi belediye başkanına da köprülü İ.Melih Paşa lakabını takmıştı şehrin halkı. Bu halkın her şeye rağmen ve her şeye karşı bilinçli veya bilinçsiz ama ironik olduğu şüphe götürmez bir protestosuydu. Ki bu protesto nedeniyle çoğunlukla aptalca ve gereksiz olan üst geçitler çoğunlukla kullanılmıyor, tercih edilmiyordu. Bu bana yıllar önce öğrencilik yıllarında okuduğum bir Muzaffer İzgü öyküsünü anımsatır. Öyküde bir kasaba yabancı bir ülkenin şehri tarafından kardeş şehir olarak seçilir. Kasabayı kendisine kardeş şehir olarak ilan eden şehrin yöneticilerinin kasabaya geldiği gün kasaba pazarının olduğu gündür ve kasaba o gün için hayli kalabalıktır. Bu durumu gören ve kasabayı kardeş şehir ilan eden yöneticiler, kasaba pazarının olduğu günler hariç hiçte kalabalık olmayan bir noktaya alt geçit yapılmasına kara veririler. Bu konuda ise hiçbir itiraz ve uyarıya kulak asmazlar. Neyse gel zaman git zaman kasabaya bir alt geçit yapılır ama ne var ki hiç kimse kullanmaz, zaten gerekte yoktur. Kasabanın delisinin (kimin akıllı, kimin deli olduğu tartışılır) bir gün önayak olmasıyla birlikte alt geçit, kasaba halkının da zaman içinde umumi helâ olarak kullanmaya başladığı bir yer haline gelir. Bir gün yabancı şehrin yöneticisinin ziyaret gelip de alt geçidin halini görmesiyle başka bir ironi ile karşılaşırız. Yabancı şehrin yöneticisi bu fiili durumu sanki kasaba halkının alt geçidi beğenmediklerine yorumlayarak yeni bir altgecit ama bu sefer daha da ihtişamlı bir alt geçit yapılacağını ifade etmesiyle noktalanır. Bu öyküdeki kasaba halkından bihaber olan bu şehrin insanları (müsaadenizle ne yazık ki demeyeceğim ama) şimdilik o kadarda ileri gitmediler… İkinci üst geçitten sağa doğru döndüğümde sol taraftaki binanın önündeki elinde bir demet çiçek tutan ve adeta bana gülümseyerek selam veren kent heykelini ben de her seferinde gülümseyerek selamlarım. Birçok kent sakini bu heykelinin önünden binlerce kez geçmiştir, önünde dinlenmiştir ama sorsanız yinede bilmezler. Kaldırımda ilerleyerek nihayet postaneye de ulaşmıştım. Gişedeki memura Gül arkadaşa yazdığım mektubu çantamdan çıkartarak zarfı uzattım. Gişedeki memur o memur olmanın dayanılmaz rutinliği ile gerekli damgalama ve işaretlemeleri gerçekleştirerek diğer mektupların olduğu kutuya yerleştirdi. Nihayet yazdığım mektubun sahibine doğru serüveninin kendi adıma olan kısmını tamamlamıştım. Artık mektup başka bir serüvene yelken açmak için diğer binlerce mektubun arasına karışmıştı. Binlerce mektup binlerce umut ve yaşam izinin, izleğinin arasına… Memura teşekkür ederek postaneden çıkmak için kapıya doğru yönlendim. Postaneden bulvara çıkmış, toplantının yapılacağı adrese doğru hızlı adımlarla tekrar yol almaya başladım. Çeşitli dolambaçlı yollardan geçtikten ve bir şekilde izlenmediğime kendi kendime ikna olduktan sonra buluşma yerine nihayet gelmiştim. Tek katlı gecekondunun kapısını anlaştığımız üzere çaldıktan sonra kapı gıcırdayarak açıldı… “KOMÜNİZM İÇİN SAVAŞ”(*) Kapıyı açan yoldaşla hemen selamlaşıp kucaklaştık. İçeriye adeta gizli mabedimize geçtiğimizde diğer yoldaşlarında orada olduğunu gördüm. Hepsi de ayağa kalkmıştı. En dostane ve saf yanımızla teker teker selamlaşıp sarıldık. Çaylarda yeni demlenmişti. Çaylarımızı teker teker alarak her defasında adeta kavga havasında geçen ama sonunda eylem birliği ile çıktığımız. En ikna olmayan yoldaşımızın bile en ikna olmuş yoldaşımızdan daha çok mücadeleye ve kavgaya katıldığı bir grup olmuştuk. Ve dostta düşmanda bunu böyle biliyordu. Bugünkü toplantıda yayın organında çıkacak yazılar teker teker değerlendirmeye alacak, son rötuşlar konuşulacak ve yayın en kısa sürede çıkacaktı. Bende otobüste tekrar sizinle birlikte tekrar okuduğumuz Şimal’in bir yazısı ile yine benim kaleme aldığım henüz okumadığınız yazımı yoldaşlara sundum. Belediye otobüsünde birlikte okuduğumuz Şimal Yıldız’ın yazısı üzerine şu değerlendirmede ortak karar kılındı. Bu sayımızda bir yoldaşımızın Kitaplar, okumak ve özelde “Vatandaş Abuzer” isimli kitap üzerine kaleme alması gereken bir yazının, Sosyalist hareketleri ve militanlarının çalışmalarını da belirleyen F Tipi cezaevleri ve uygulamaları ile bu süreçte yoğunlaşan süresiz açlık grevleri ve ölüm oruçları ile ceza evlerine yapılan operasyonlar ve tüm bunlara bir komünist militan olarak samimi bir bakış açısı ile kaleme alınmış bir çağrı yazıyı, ya da bir çağrı mektubu okuyacaksınız. Özellikle bu yazının orijinaline dokunulmamıştır. Evet, “Artık Onurlu Bir Yaşam İçin SAVAŞALIM” mı? Ne dersiniz. İşte yukarıdaki gibi diyorduk okuyucuya. Yukarıdaki metindeki son cümleden de anlaşılacağı üzere özelikle kolektifimiz için “savaşmak” fiili ön plana çıkıyordu. Çünkü savaşmak fiili bir eylemi eyleme dönük bir çalışmayı çabayı önümüze koyarken aynı zamanda diğer hareketlerin hala takılıp kaldığı “direnmek” fiiline de bir karşıt duruşu temsil ediyordu. Bu nedenle olsa gerek üzerinde uzlaştığımız yayının isimi alt başlığı “İşçi Sınıfının Kurtuluşu Yolunda” olmak üzere “SAVAŞ” olmasına karar verilmişti. Bu arada dilerseniz benim yazımı da hep beraber okuyalım; “ŞİMDİ HER ZAMANKİNDEN DAHA FAZLA”(*) Türkiye sosyalist hareketi, bugün tarihinin belki de en kritik dönemini yaşamaktadır. Sosyalist hareketin son on yılı, çarpıcı yıkılış ve çözülüşlerin yanı sıra silkiniş ve toparlanma çabalarına da tanıklık etti. Sosyalist hareket 12 Eylül’ün ağır darbelerine rağmen bu dönemden yeni bir silkiniş için gerekli asgari kadro birikimi ile çıkabilmiştir. Öyle ki, yaklaşık olarak 1985’den 1990’a kadar uzanan beş yıllık dönemde anlamlı ve canlı tartışmalar, giderek örgütlenme biçimleri gündeme gelebildi. Bu dönemde Türkiye sosyalist hareketi bütün olumsuzluklarına rağmen görüş alanını genişletti, temel sorunlarına daha sağlıklı bir yaklaşımla eğilmeyi başardı. Örnek vermek gerekirse, bu dönemde sosyalist hareketin değişik kesimleri seçim çalışmalarına birlikte girebiliyor, üstelik bu bir aradalığı ikirciksiz ve açık bir Devrimci-Marksist konumdan dışa vurabiliyordu. 1990 yılıyla birlikte, başta Sovyetler Birliği olmak üzere eski sosyalist ülkelerde yaşanan çözülme süreçleri, Türkiye sosyalist hareketini ve kadrolarını çok derinden etkiledi. Sarsıntı, bellekleri neredeyse tümüyle kazıdı, gerçekten yeni olanın içine yerleştirilebileceği çerçeveleri bile paramparça etti. Sonuçta 12 Eylül karanlığına direnebilen kadroların önemli bir bölümü, bir boşluğun içine düştü. Tüm dünyada yükselen sağ dalganın alıp götürdükleri dışında, direnebilen sosyalist kadrolar da bu savrulma ortamında daha çok kuşku ve güvensizlik biriktirdiler. Son çözümlemede sağa açılabilen yönelimler geliştirdiler. Perestroyka’nın, glasnost’un, yenidünya düzeni’nin, “radikal demokrasi”nin, sivil toplumculuk’un ve sol liberalizm’in, kısacası doğrudan doğruya sosyalizme ya da sosyalizmin “kötüsü”ne alternatif olarak sunulan küresel tezlerin iflası çabuk oldu. Denebilir ki, 1992 yılıyla birlikte, sosyalizmin ayakta kalabilen kadroları dünyaya ve ülkelerine daha sağlıklı ve de gerçekçi bir biçimde bakmaya başladılar. Sosyalizm umut olmaktan çıkmıştı, reel sosyalizmin çöküş sürecini hızlandırmak için ortaya atılan tezlerin kofluğu artık daha net görülebiliyordu. Küreselleşme adı verilen sürecin, biçimsel demokratikleşme girişimlerinin ötesinde, aslında işçi sınıfına ve sosyalizme cepheden saldırıyı hedefleyen ideolojik özü açığa çıkmıştı. Dahası, Türkiye’nin evrensel dalgaya kapılarak ve batıdan kopmama zorunluluğu nedeniyle “demokratikleşebileceği” yolundaki umutlarda iyiden iyiye zayıflamıştı. Gerçeğe bu dönüş, Türkiye sosyalist hareketinin ayakta kalan kadrolarını yeni örgütsel arayışlara yöneltti. Köklü denebilecek bir geçmiş ve nicel anlamda ciddi kadro birikimine sahip bazı sosyalist gruplar, açık mücadele alanında belirli bir örgütsel forma ulaşılmadığı sürece şu ya da bu biçimde erozyona uğrayacaklarını gördüler. Ancak bir kısım tam tersi, kütleden kopuk bir kadro hareketi olarak, İllegalite fetişizmi yaparak, Bürokratik, teknik çalışmalarla apolitik bir siyasal forma dönüşebilmektedir. İçinde bulunduğumuz bu harekette niyeti bu olmasa da bu somut açmazdan kendisini kurtaramamıştır. Çünkü öncülük fiili yeterince anlaşılamamıştır. Daha açık ifade etmek gerekirse; 1- Öncülük, verili bir toplumsal sistemde ancak ve ancak çerçevesi belirlenmiş bir DEVRİM TEORİSİ’NİN içine yerleştirilebilecek bir fiildir. 2- Öncülük tanımının içerisinde mutlaka belirlenmiş bir siyasal özne yer almak zorundadır. Bu siyasal özne bütün bir süreci kapsayan “Devrim Teorisi”nin içinde devingen ve değişken bir varlıktır. Bu nedenle illegalite fetişizmi, açık alan örgütsel formlarının yaratılmasında gerekli esneklik ve politikaların oluşmasını engellemektedir. Böylece siyasal özne devingen ve değişken bir varlık olmaktan çıkıp, statik, stabil bir bürokratik aygıt durumuna dönüşmektedir Daha açık söylemek gerekirse öncülük, devrim sürecinin bütününü kapsar. Yani devrim öncesinde, devrim yükselişinde, devrimin vuruş anında ve iktidarın alınmasından sonra işleyen canlı bir fiildir. Bu aşamaların her birinde öncülük fiilinin kapsamı ve anlamı, öznenin ise yapısı farklı olacaktır. Örnek olarak ifade etmek gerekirse; Burjuvazinin günümüzde ideolojik-kültürel kuşatmasına karşı açık alanda bu kabukları kıracak siyasal, örgütsel ideolojik araçlara gereksinim doğar. Böylece bir alan ortaya çıkar ve bu alana Marksist ideolojik, siyasal ve kültürel müdahale bu araçlar kanalıyla gerçekleştirilir. Böylece Marksizm adına burjuva ideolojik- kültürel kabuklarda gedikler açılmış olur. Devrim öncesi çalışma biçimlerine küçük bir örnek olarak Evrensel Kültür Merkezleri içerik olarak olmasa da biçim olarak başarılıdır. Keza açık siyasal parti çalışmaları da içeriği dışında başka bir başarılı biçimdir. Günlük devrimci basın, haftalık devrimci basın içerik olmasa da biçim olarak diğer başarılı çalışma biçimleridir. Kadrolar bu alanlarda ki devrim öncesi çalışma biçimleri içerisinde devingen ve değişken ve aynı zamanda işlevseldir. Meşruiyet oluşturma ve kütleselleşme çalışmalarında önemli imkânlar bu şekillerde yaratılabilmektedir. Öteki türlü kendi kovuğunda devrim yükselişi bekleyen, bürokratik ilişkiler içerisinde boğulmuş, komünizmin genel doğrularını savunan statik bir kadro devingen ve değişken değildir. Soyut doktriner bir yanı vardır ya da tamamen bürokratik, teknik açmazların kişiliğinde buluşan bir karakteri temsil eder. Devrimi kitleler yapar önermesi öncülük fiilinin dinamik içeriğini karşılamadığı için DEVRİM TEORİSİ’Nİ kısırlaştırmaktadır. Devrimi kitleler yapar, devrimi işçi sınıfı yapar, devrimi öncü işçiler yapar, devrimi işçi sınıfı partisi yapar, devrimi öncü çekirdek yapar... Bu önermelerin hepsi doğrudur, ama bütünlüğünden kopartıp teker teker ele alındığında ise yanlıştır. Çünkü hepsi bir bütünün değişik köşelerini oluşturmaktadır. Biz bütün bu köşeleri içeren bir bakış açısının doğru olduğunu kabul ediyoruz. Tek tek bu görüşlerden birisine indirgenmiş çalışma biçimlerinin başarısız olduğuna inanmaktayız. Birçok sosyalist hareket siyasal toplumsal dinamikler içerisinde kitleselleşme kanallarını zorlayan kadro hareketi olarak değil, kendi içine kapalı kendi dışına açılma kanalları ve araçları olmayan bir çalışma biçimi benimsemeye çalışmışlardır. Örnek olarak son seçimler yukarıda söylenen köşelerin bütünlüğünü taşımayan taktiklerini içermiştir. Sol kadrocu bir anlayış akabinde sağ politikaları da beraberinde getirebilmektedir. Başka bir örnek ise çeşitli yayın organlarında ayaklanma moduna girmiş işçileri engelleyen sadece sendika liderleriymiş gibi bir yorum yapılarak düzenden umudunu kesmemiş işçilerden yapamayacaklarını beklemek şeklinde düşünceler dile getirilebilmektedir. Hemen şimdi genel grev sloganlarının olması gibi, “legal değil devrimci parti” gibi sloganları yükselterek siyasal dinamiklerin bu topraklarda 30 yıldır yarattığı bir takım geleneklerin evirilme determinizmini göz ardı etmek, siyasal ittifak ilişkilerini yok saymak, bu siyasal dinamikler üzerinde ideolojik hegemonya oluşturacak araçları geliştirme konusunda yetersiz kalmak gibi siyasal darlıklara düşülmektedir. Yukarıda genel başlıklarıyla açımlamaya çalıştığım genel çerçeve ileriki süreçlerde genişletilmeye çalışılacaktır. Gelinen noktadaki sorun ve sonuçlara yol açan sebepler kendi açımdan doğrularımdır. Bu noktada zaten kendi yolumda yürürken yaratacağımız siyasal eylemlilik bu temel noktalarda biçimlenecektir. Yazım genel çerçeve olarak kolektifimizin bakış açısıyla yazıldığı için anlamlıydı. Dostlarım sevinçle karşıladılar. Metinde aynı zamanda V.I.Lenin’in hayat arkadaşı ve Yoldaşı olan Nadya Krupskaya’nın bir son sözünü ilk söz olarak metnin başlığına koymuştum. Yani şimdi her zamankinden daha fazla devrimi istemek devrim için savaşmak hatta olası bir devrim gerçekleştikten sonrada daha fazla bu devrimin kendisine karşı dönmesini engellemek için çalışmak daima o amatör ruhu yitirmeden devrim emekçisi olarak çalışmayı anlatıyordu bu söz bana. Daha sonra diğer yazıların tartışılmasına geçildi. Yazı kurulumuzun ortaklaşa kaleme aldığı son eylemliliklere kısa bir bakış atan yazısının son cümlesi ise; “… Aslında çözümün diğer bir şekli sosyal devrimdir. Ne var ki bu sünepe devletin içinde yaşamını sürdüren Kemalist-yurtsever-demokrat-devrimci-sosyalist-komünist hareketleri de edil genleştirilmiştir. Biliyoruz ki hayat boşluk tanımaz. Bir zamanların ünlü deyimiyle “Özgürlük Sokaktadır.” Olarak bağlanarak dergide baskıya hazır hale getirilmiş oldu. Nihayetinde işin zor olan kısmı tamamlanmıştı. Hızlıca işin teknik kısmı olan derginin basımıyla ilgilenecek yoldaşlar belirlenmiş, bir sonraki toplantı yeri ve zamanı karara bağlandıktan sonra hepimiz rahat bir nefes almıştık. Tek tek her birimizin gözlerinden adeta tanrısal bir ışık fışkırıyordu… Sonra son bir çay ve yemek faslından sonra dağılmaya karar verdik. Yemeğimizin her zamanki menüsü bol sarımsak yoğurt soslu makarna idi. Bu konuda dostlar bana güvenirlerdi. Bende onları hiç kırmaz ve bol bol yiyeceğimiz bir makarna hazırlardım. O mütevazı ama devrimci atmosferde geçen buluşma toplantılarımızın yapıldığı evlerin mutfaklarında… Ben yemek hazırlarken 2 Temmuz da Sivas’ta Madımak otelinde yakılarak öldürülenlerden birisi olan Hasret Gültekin’e atfen hepimizin Hasret diye hitap ettiğimiz ki kendisinin de Hasret diye hitap etmemizi isteyen. Erdoğan yoldaşın güzel sesinden ve sazından nasibimizi alıyorduk. Yemeklerimizi yiyerek çaylarımız içtikten ve ayaküstü son konuşma ve temennilerimizi yaptıktan sonra her birimiz başka bir yöne ama geldiğimiz gibi tek tek mabedimizi arkamıza bile bakmadan terk etmeye başlamıştık… Nihayet toplantı mekânından ayrılmıştım. Evden ayrıldığımda uzaktan ezan sesleri geliyordu. Bu ezan vakitlerini, şafak vakitlerini nicedir severim. İnsanı içine alır adeta başka başka diyarlara götüren gemilere binmiş de deryalara açılmış gibi olurum. Ah bir de deniz tutmasa… Samimi bir şekilde ibadetini yaparak camiden çıkan işinden evine gelen, evinden işine giden, dükkânının, simitçi tezgâhının başına yol alan insanları, konaklayacak başka bir yeri olmayan sokak insanlarını, sabahçı kahvelerinin mistik havasını yaşamak, nefes nefes içime çekmek hoşuma gider. Ve o şafak vaktinin yüreğime işleyen sızısı altında sıcacık bir simit alıp, sabahçı kahvelerinden birisinde demli ve sadece o ibadet anı için şekerli çayımla birlikte simidimi yerim. Bu seferde öyle yapmak için bir simit alıp sabahçı kahvelerinden birisinde çayımla birlikte yemeye başladım… Samimi bir şekilde ibadetini yapanlar dedim. Biliyorum farkındayım siz devrimcilerin, sosyalist ve komünist devrimcilerin din ile kavgalı olduklarını bilirsiniz ki bu doğrudur da. Demiyor mu ki Karl Marks din afyondur diye. Evet “dinin toplumları uyuşturan bir afyon olduğu” doğrudur. Ama ne var ki komünist parti örgütlemesinin de adeta “din gibi” olması da gerekiyor. Oradan itirazınızı duyuyorum bu ikisi bir çelişki değil mi. O konuda da halkısınız. Hoca Nasrettin gibi hissettim kendimi bir an. Örgütün din gibi olması din olarak olmasını ifade etmiyor. Din olarak algılandığında ortaya başka bir tarikat çıkar, tekke çıkar ki komünistler bundan uzak kalmalı ve bunun böyle olmaması için savaşmalıdırlar. Din olarak algılandığında ise başlangıçta toplumlar için ifade edilen örgütün uyuşması ve sadece uyuşuk bir örgüt olarak kalmakla kalmayıp, adam gibi örgüt olmaya çalışan ve çabalayanların karşısında da bir çıban olarak çıkan bir şey olur çıkar. Yani diyalektiğin kanunlarından birisi gerçekleşmiş, “bir şey hem kendisi hem de kendisinden başka bir şey“ olup çıkmıştır. Burada kadim dostlarımdan birisinin de katılmış olduğu 12 Eylül sonrası ilk salonda toplanan 1 Mayıs kutlamasından bir sahne aklıma geldi. Salonda konuşmalar gerçekleştirilmektedir. Hafızam yanıltmıyorsa kürsüde sanırım Yalçın Küçük konuşuyor ve sosyalist devrimden sonra yapılabilecek olası imar faaliyetlerinden bahsediyor ve çarpık olan şehri topyekûn yıkmaktan bahsediyor falan filan. Hatta hızını alamayarak camileri, kiliseleri, havraları, yani ibadethaneleri de yıkmaya sıra gelince o zamana kadar ön sıralarda şekerleme yapan Can Yücel birden ayağa kalkıyor ve yıktırmam diyor. Korkarım ki biz sosyalistler hala devrimden, sosyalist devrimden ve sosyalist inşadan anladığımız yakmak yıkmak. Maalesef anti demokratik bir toplumsal kültürden beslenen bir ülkenin devrimcileri ve devrimci örgütleri de anti demokratik bir kültürü örgütünde ve devriminde içrekleştiriyor. Elbette ki İttihat ve Terakki’den başlayarak 12 Eylül’e kadar, hatta üzerimize yıkılan reel sosyalizm duvarına kadar “devleti kurtarmak için örgütlenme noktasından devleti yıkma noktasına kadar kolay gelinmedi” ama yıkmak her şeyi dümdüz etmekte değil, olmamalı… Bu düşüncelerle yoğunlaşmış bir şekilde hızlı adımlarla dolmuş duraklarına ilerleyip sabahın o ilk dolmuşuna ve o ilk koltuğa binerek düş emekçilerini ardımda bırakarak benim gibi şafak emekçileriyle eve doğru yol almaya başladım... SERSERİ ŞAİR… Ertesi gün şimalle buluşacağımız çay ocağına girdiğimde Şimal’in henüz gelmemiş olduğunu gördüm. Çay ocağındaki çeşitli gazetelere bakıp oyalanmaya ve müzik kutusundan çıkan ezgileri dinlemeye bayılıyordum. Bu mekâna adım adım inerken merdivenlerinde hissettiğim taze pasta kokusu çok hoşuma gidiyordu. Kiminiz için anlamsız gelebilir ama… Bir süre sonra Şimal’de geldi. Hoş beşten sonra ona yazısının dergide çıkacağını söyledim. O kadar sevinmişti ki bunu kelimelerle anlatamam. Hemencecik iki çay istedim. Bana daha önce amatörce şiir yazdığından bahsetmişti, bende mahsuru yoksa okumak istediğimi belirtmiştim. Şimal çantasından bana daha önce bahsettiği şiirlerini yazdığı defterini çıkarttı, bir de başka bir defter çıkarttı. Sonra bana “Amatörce bir şeyler karalıyorum. İşte adına günce mi dersin, anımsama defterimi onu da okur bana iyi kötü bir eleştiri sunarsan sevinirim” dedi. Bende şiir ve diğer yazılarını olduğu defterlere göz gezdirirken ona, memnun olduğumu en kısa sürede inceleyerek belki de bir öneri/eleştiri yazabileceğimi. Hatta derginin ilk sayısıyla birlikte bu sunuyu kendisine iletebileceğimi belirttim. Bu hava içerisinde konuşmamızı sürdürüyorduk. Ama Şimal’in her halinden yorgun olduğu hissediliyordu. Bende “Gel bugün çok yorulmuş olmalısın istersen seni durağa kadar yolcu edeyim.” Diyerek şiir defterini ve anı defterini çantama koydum ve birlikte ayağa kalktık. Çayların parasını ödeyerek merdivenlerden o pasta kokuları içerisinde açık havaya çıktık. Yol boyunca pek konuşmadık. Dışarıda insanların koşuşturmacası bitmiş, etraf çöplerden kâğıt, plastik, teneke toplayan sokak emekçilerine kalmıştı. Nihayet durağa gelmiştik. Bir süre sonra otobüsü geldi ve vedalaşarak onu yolcu ettim. Otobüsü hareket ederken bende yola koyulmuştum. Eve vardığımda annemin henüz yatmadığını beni beklediğini gördüm. “Ne diye yatmadın Anneciğim. Hep böyle yapıyorsun, biliyorum beni merak ediyorsun ama dinlenmelisin gel hadi yatağına uzan.” Diyerek onu yatağına yatırdım. Yanağına bir öpücük koyarak uykusuna doğru yolculuğuna çıkarttım. Daha sonra odasının ışığını kapatıp her ihtimale karşı odasının kapısını aralık bırakarak odama çekildim. Kendime bir çay demleyerek Şimal’in şiirlerini ve anı defterini okumaya başladım. Karalama defterimi alarak ilk cümlelerimi yazmaya başladım. İlk cümlem “Çok Hoş ve Tatlı bir şeydir…” olmuştu. Sabaha doğru yazıyı tamamlamıştım. Defterde onun doğum gününün tamda gazetenin çıkacağı güne denk düştüğünü görmüştüm. Ne güzel işte ona bir doğum günü hediyem de olur diyerek. Küçük bir kitapçık hazırlamaya karar verdim. Ama artık yatmam gerekiyordu. Her şeyi öylece bırakıp, uykunun tatlı yatağına uzandım… Ertesi gün bir önceki günün yoğunluğu ve yorgunluğu ile biraz geç kalkmıştım. Annem kendince bir şeyler atıştırmış, beni uyandırmaya kıyamamıştı. Hem ellerinin kaslarını çalıştırmak hem de oyalanmak için elinde şişlerle bir şeyler örüyor bu arada da televizyona bakıyordu. Annemin yanağına bir öpücük kondurarak bugün nasıl olduğunu sordum. Gayet iyi olduğunu söyledi. Mutfağa geçip mükellef bir sofra hazırlamaya koyuldum Annem ve kendim için. Yemeğimizi yedikten ve bulaşıkları yıkadıktan sonra odama çekildim. Bir süre sonra Annemde yanıma gelmiş kanepeye oturmuştu sessizce. Bu süre içerisinde ben Şimal’in şiir ve yazılarına dair yazıyı bilgisayarımda dizmiş, şiirlerini tek tek bilgisayara geçirmiş ve çıktı almıştım. Şimdi ise sıra çıktıları ciltlemeye gelmişti. Amatörce bir cilt yaptıktan sonra işte kitapçık hazırdı. Annem tüm bu süreç boyunca kimi meraklı gözlerle beni izlemişti. Anneme dönerek “Tatlı kadın bak bugün bir yoldaşa doğum günü hediyesi hazırladım. Kendi şiirlerinin olduğu bir kitapçığa bir önsöz yazdım. Ne olsun bizimde doğum günü hediyemiz böyle olur.” Diyerek Şimal’in en hüzünlü şiirlerinden birisini Anneme okudum; YÜREĞİM ACIYOR! / Şimal Yıldız(*) Gittin Ve Bittim Ne yarınlar kaldı senden bana Ne de küçük bir umut Yüreğim acıyor! Gittin Ve Bittim Oysa çok şey istemedim senden Küçük bir sevgiden başka Yüreğim acıyor! Gittin Ve Bittim Nerde olduğunu bilmeden yaşıyorum Yaşamak denirse buna ya! Yüreğim acıyor! Gittin Ve Bittim Her şiirde hayalin var şimdi Oysa hayaller şiir olacaktı ya! Yüreğim acıyor! Gittin Ve Bittim Gidişini hatırlıyorum durmadan Yüreğim Acıyor! Annem “Bu kız çok hüzünlü şeyler yaşamış galiba. Baksana” dedi. Bende “Evet anneciğim bakarsın onu bu hüzünlerinden kurtarırız ne dersin” dedim. Annemde ben de acıkmıştık. Hemencecik etrafı toparlayıp, akşam sofrasını Annemle birlikte hazırlamaya giriştik. O geçmiş zamanlarda bize yıllarca adeta mabet olan evimizde Annemle birlikte o artık geçmiş zamanlarda çok mutluyduk… KIZILCA KIYAMET/GÜNBATIMI VE ŞAFAK… Gazetenin çıktığını yoldaşlar haber verdiğinde içim içime sığmayacak gibi olmuştu. Nihayet başarmıştık. Hemencecik buluşma yerine giderek birkaç nüsha alarak çantama koymuştum. Evden çıkarken Şimal’e hazırladığım kitapçığı da yanıma almıştım. Vakit kaybetmeden her zamanki çay ocağının yolunu tuttum. Çay ocağına girerek her zamanki köşeye oturdum. Bir çay istedim ve çantamdan gazetelerden iki adet çıkarttım. Gazetenin birisini çay ocağına bırakmak istiyordum. Garsona bu gazeteyi bırakacağımı söyledim. O da tabiî ki bırakabilirsiniz diyerek gazeteyi aldı ve göz gezdirmeye başladı. Bende gazeteyi satır satır çayımla birlikte adeta yudumlayarak okumaya başlamıştım. Baya zaman geçmişti. Birden Şimalin tatlı sesiyle “Merhaba Engin” sesiyle irkildim. Şimal’de gelmişti. Ona gazetelerden birisini verdim. Ve içinde Şimalin şiirlerinden oluşan kitapçığın olduğu itinayla paketlenmiş paketi de çantamdan çıkartıp. “Doğum günün kutlu olsun Şimal” diyerek Şimal’e uzattım. Şimal o kadar sevinmişti ki anlatamam. “Paketi evde açarsın” dedim. “Gerçi sana layık değil ama sevineceğini umuyorum” dedim. “Oda olur mu çok mutlu oldum hatta bugün kendi doğum günüm bile olduğunu unutmuştum” dedi. Bana bugün eve erken gitmesi gerektiğini söyledi. Bende tabiî ki diyerek onu durağa kadar yolcu etmek ve ona refakat etmek için çay ocağından birlikte ayrıldık. Onu tekrar doğum gününü kutladığımı belirterek otobüsüne bindirdim. Bana yarın izin günü olduğunu işim yoksa buluşup buluşmayacağımız sordu. Bende tabiî ki neden olmasın diyerek teklifini kabul ettim. Yarın için buluşmak üzere vedalaştık. O otobüsle birlikte evine doğru hareket ettiğinde ben de diğer yoldaşlarla buluşmak üzere yola koyuldum. Ertesi gün Şimal’le çay ocağında buluştuk. Hemencecik birer çay içip çay ocağından ayrıldık. Bana kitapçığı okuduğunu ve çok mutlu olduğunu anlattı yol boyunca. Bugün benimle birlikte şehri dolaşmak istediğini söyledi. Yılardır bu şehirde yaşadığını ancak bu şehri evle iş arası otobüste gördüğü kadarıyla bildiğini söyledi. Ben şehirlerin bireyin var olduğu sürece şehir olduğuna inananlardanım. Birey eğer yaşadığı şehri tanımıyor, tanımak için araştırmıyor ve adım adım karış karış şehri dolaşmıyor ise o şehirde yaşamasının da bir anlamı olamayacağına inanırım. Ve hala onca dolaşmama ve neredeyse adım adım dolaşmama rağmen şehrin gizli saklı bir şeyleri olduğunu biliyorum. İnsan gibi şehirlerde birbirine benzemeyen birer organizmalar. İnsan nasıl bir psiko-sosyal varlık ise şehirlerde adeta birer psiko-sosyal hayatların yansımalarıdır. Görebildiğim ve gözlemleyebildiğim kadarıyla bu içinde yaşadığım şehir, içinde çeşitli sosyal eşitsizlik ve çelişkilerin iç içe geçip harmanlandığı bir yapıyı içinde barındırıyor. Şehrin bazı yerlerine ne üst sınıfların alt sınıfların yaşadığı mahallelere adım atmaya cesaret edemediği ne de alt sınıflardan insanların üst sınıftan insanların yaşadığı mahallelere çöp toplayıcılık haricinde adımını atmadığı. Karşılıklı olarak iki sınıfında birbirini küçümsemekten çok aşağılayarak baktığı bir sınıfsal çelişkiler ve çatışmalar yumağı olduğunu deneyimlerimle öğrenmiştim. Çünkü ekmeğimi kazandığım işim dolayısıyla tüm şehri tanıma fırsatım olmuştu, tanıma fırsatım oluyordu. Şehrin yıllar içinde üç merkezi oluşmuştu. Kentin alt sınıfları adına yakışır biçimde doğu kısımda buluşur, alışveriş ve her türlü ihtiyacını oralardan karşılardı. Bu kısım görece daha iç içe geçmiş, sıkışık, harap durumdaydı. Alt sınıfların en çok tercih ettiği dolmuş durakları da buradaydı. En sıkışık trafik de buradaydı, genelevde. Ama buna karşılık şehrin en tarihi mekânları da buradaydı. Örneğin içindeki şadırvanıyla canım sıkıldıkça adeta bir mabet gibi ziyaret etiğim çay ocaklarından birisi de şehrin bu kısmındaki taş hanın içindeydi. Sonra zaman zaman iş stresini atmak için gittiğim Açıkhava meyhanesinin olduğu şehrin en büyük parkı da şehrin bu kısmındaydı. Şaşırtıcı şekilde iç içe sıkışmış elektronikçiler, malzemeciler, matbaacılar, tamirciler, toptancılar, vb. dükkânları ile ticaretin merkezi de buralardı. Hijyenik olarak en olumsuz olarak ne varsa buradaydı. Şehrin yine adına yaraşır biçimde üst sınıflarının toplandığı yerler ise batı kısmında yer alıyordu. Batı bu ülkede hijyen ile yan yana anılırdı ve buralarda her şey derli toplu düzenli ve lükstü. Büyük alışveriş merkezleriyle, büyük otelleriyle, büyük binalarıyla, elçilikleriyle, villalarıyla, diskotekleriyle ve gündüz geçe fuhuş yapan erkek ve kadınlarıyla. Hijyenikti hijyenik olmasına karşın aynı zamanda alt sınıfların sıradan ve olağan yaşantı biçimine o kadar dışsaldı ki. İlginç toplumun en azınlık ama en kanserli kesimi buradaydı ve tüm toplumu kanser ediyordu. Birde her iki toplumun da dışladığı bir orta alan vardı şehrin merkezinde her iki toplumdan da ayrışmış, kendi toplularına kültürlerine yabancılaşmış unsurların buluştuğu bir mekân vardı ki burası adeta şehrin aurasıydı. Burada toplumun değiştirilmesi ve dönüştürülmesi için adeta toplum mühendisliğine soyunmuş insanlar yaşardı. Burada her şey ne hijyendi ne de değil. Şaşılası biçimde burada her şey ve herkes samimiydi. Maskelerinden sıyrılmış olarak bu mekânlara gelirler ve giderlerdi. Atilla İlhan’ın sisler altındaki bulvarlarından eser yoktu buralarda. Burada tüm şehri saran sis perdesi şaşılacak biçimde aralanır. Gerçekler görülür. Toplumun değiştirilip dönüştürülmesi için adeta iman tazelenir, amentüler içilir di. Daha sonra içinden gelinen alt ve üst sınıf kimliklerimizi yaşadığımız mahallelerimize giderdik. Ama çok azımız dönüşmüş ve yeniden biçimlenmiş olarak. Mahallelerimizde burçlara bayraklarımızı dikerdik. Üç renkli bayrağımızın kızıl tonu daha fazla olanını… Şehri bu düşüncelerle gün batımını en güzel seyredeceğimiz şehrin ortasındaki havuzun iki kıyısını birbirine bağlayan köprünün ortasında tamamladık. Güneş ufukta tüm ihtişamıyla kızılca kıyamet içinde yavaşça batarken bizde yeni bir ufka doğru adeta şafakta güneşin kızılca kıyameti içinde yavaşça doğan güneş gibi bir hisle derinlere ve güzel günlere inancımızı tazeliyorduk. Bu şehri dolaşma serüveninde her mahalleden bulabildiğimiz birer adet çiçek kopartarak Şimal’e vermiştim. Şimal de kitapçığın içerisine her sayfaya birer tane olacak şekilde yerleştirmişti. Parktan ayrılırken kızılca saçlı ve peri yüzlü bir çiçekçi kızın sepetinden bir kırmızı karanfil alarak saçına taktım ve bu biçimde dolmuş durağına kadar Şimal’e eşlik ettim. Bu şehri dolaşma sürecinde o kadar konuşmuştuk ki. Adeta konuşmaktan bitap düşmüştük. Vedalaşma vakti gelmişti. İkimizde memnun olmuştuk bu günkü serüvene. Birbirimize doyasıya sarılarak onu dolmuşa bindirdim. O dolmuşa binip yolculuğuna başladığında bende yolculuğuma kaldığım yerden devam etmek üzere yola koyulmuştum bile… * * * Anlatı - II Yine bir Perşembe günü, gelişi Çarşamba’dan belli olan... Haftanın her Perşembe günü -bazen periyotları aksasa da- yine o merdivenleri taze pasta kokulu, merdivenlerden aşağıya doğru üç kat bodrum kata doğru inilen tavanı basık ama her şeye rağmen her ikisinin de sevdiği o alçak tavanlı, hasır tabure ve sehpalar duvarları boydan boya sedirlerle döşenmiş olan, duvarlarında eski kilimler, Yılmaz Güney, Nazım Hikmet ve Ahmet Arife ait poster/şiirler olan sevimli ve sıcak bir çay ocağında kadın yoldaşla buluştu. Bu sefer kadın yoldaş ondan erken gelmişti. Ve yine o sevdiği -sormamıştı ama kadın yoldaşının da sevdiğini tahmin ettiği- o köşede oturdular. Çay içtiler. Müzik kutusunda yine bildik ezgiler çalıyordu. Buranın kendileri gibi müdavimlerinin o andaki ruh hallerine uygun olarak seçtikleri ezgilerin sesi altında bildik sohbetlerinden birisinin derinliğine daldılar. En son iki hafta önce görüşmüşlerdi. Bu süreç içerisinde kadın yoldaş mevsime uygun bir hastalığa yakalanmıştı. Ve hastalığı hâlâ atlatamadığı görülüyordu. Yine üstlerinde melankolik bir hava vardı. Birbirlerini aylardır tanıyorlardı. O bu kadın yoldaşına diğer insanlardan biraz daha fazla değer veriyordu. Karşılıklı olarak oldukça fazla şey paylaşmışlardı. Aslında kadın yoldaşı kendisiyle birçok şeyini paylaşmıştı. Kendisinin ise kadın yoldaşıyla kendisine ait paylaştığı şeyler çok az olmuştu, hatta o kadar bencildi ki tüm bu süreç içerisinde kadın yoldaşını defalarca üzmüştü. Çünkü o yaşadığı yıllar içerisinde, kendisine dahi yabancı olmayı başarabilen ve bu dolayımla insanları pek tanımayan deyim yerindeyse yabaninin birisi olmuştu. Patavatsızlığı bundandı. Buna ise kendince bir gerekçe bulmuştu, “Kendinde dürüst” olmak. Bu ise yaşanılan olgunun sadece bir kısmıydı. Gerisi karanlıklarda saklıydı. Ama her şeye rağmen karşılıklı olarak dostlukları, yoldaşlıkları sürüyordu. Gerçekten dostlukları ve yoldaşlıkları sürüyor muydu? Buna kendiside inanamıyordu ama uzun süreden beri bir insanla bu dereceye varan “Samimi” bir tarz ilişki kurmamıştı. Tıpkı o da kadın yoldaşı gibi insanlara güvenini yitirmişti. Hayır, hayır o asla insanlara karşı güvenini yitirmez, güvenini yitirdiğini sanırdı. Ama kadın yoldaşı genç yaşına karşın insanlara karşı tamamen güvenini yitirmişti. İnsanlar onu sakatlamıştı. Hem neyine güvenecekti ki insanların. Hatta kendisi de başlangıçta bu ilişkiden pratik bir fayda ummamış mıydı? Bunu kendisine itiraf etmesi ve kadın yoldaşa söylemesi hem o kadar acemice, beceriksizce ve aniden olmuştu ki. Buna kendisi de şaşırmıştı. — Doğru tespit etmişsin, tamda okuyucuya aktardığın biçimde davranışlar sergiledim. John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar kitabındaki Lennie gibi, sevmek isterken öldürmek gibi bir sonuçla karşılaştım. Ama onu öldürmek istememiştim. O öldü... Onu öldürdüm. Kime yakınlaşsam sonuçta onu öldürüyorum, ama kahretsin ben hiç kimseyi öldürmek istemiyorum ki. O günden bu yana bu bencilliğini tamire uğraşıyordu. Her seferinde biraz daha bozarak da olsun. Kadın yoldaşı ona karşı o kadar içtendi ki. Bu içtenliği tanımlamakta zorlanıyordu. Birde kadın yoldaşını kaybetmekten korkuyordu. Haksız da sayılmazdı. Bu günkü buluşmada en son aptallığının -kendisinin kendine ve yoldaşına karşı “Kendinde dürüstlük” olarak algıladığı- kadın yoldaşın kafasında yarattığı sorulara maruz kalmıştı. Ama o bu saçmalığının diyetini görüşmedikleri bu iki hafta içerisinde, her an kendi benliğini biraz daha kanatırcasına kadın yoldaşı adına kendi kendisinden öç almayı denemişti. — Evet, kendime karşı o kadar acımasız davranıyordum ki. Kendime yaptığım işkencelerden o kadar yorgun düşmüştüm ki. Kaybolmuştum. Kendimi bulamıyordum. Bir kuyuya kendi ipimle inmeye kalkışmıştım ve bu kendime güvenimin sonucunda dipsiz kuyuda kala kalmıştım. Kendi kendimden yardım istemiştim ve kendi kendime yardım eli uzatamamıştım... Şimdide kadın yoldaşı deniyordu ve dedim ya, o kadın yoldaşını yitirmekten korkuyordu. Hayata karşı bir başınaydı. Bir başına olmaktan bugünlerdeki kadar korktuğunu hatırlamıyordu. Topu topu çevresinde bir tek bu yoldaş dediği kadın arkadaş kalmıştı. Onu da kaybetmek istemiyordu. Kaybederse yaşayamazdı. Yok, yok yaşardı da umudu bir başka yol yürüyüşü için kırılırdı. Yok, canım abartıyorum, ona hiçbir şey olmaz, tıpkı yıllardır yaptığı gibi tekrar yeni dostluklar kazanmayı dener. Yok, yok bu yaştan sonra yeni dostlukları tekrar denemek için kendinde güç bulamaz. Güç bulamaz mı dedim. Çok kötümser oldum, kendime çekidüzen vermeliyim. Nerde kaldı o iyimserliğim. Hatırladığım kadarıyla sizinle de paylaşmak istediğim ve söylemesem çatlayacağımdan korktuğum bir şey var, o bu sürece adım atarken o kadar çok sancı çekmişti ki. Buna tüm inançlarım üzerine yemin ederim... Mutsuzluk ve kalp ağrısı... Tanıştıracağım bu kişi Engin işte, o bir komünist’tir. — Merhaba bu satırları okuyan kişi ben Engin nasılsın. Beni anlatmak istemek gibi zor ve sancılı bir uğraşıya soyunan bu kızcağıza pek de yardımcı olduğum söylenemez. Bana beni hem bana hem de sana, sen okuyucuya anlatmak ve bu sayede bana bir kış günü armağanı vermek istediğini söyledi. Onu bunu yapmaması için tehdit bile ettim, ama o bunda kararlıydı. Peki dedim beni bana ve okuyucuya anlat. Evet, onu size biraz tanıtayım. —Tanıtmamı istemeseniz gerçekten de size kırılmam ama eminim ki onu sizde tanıyınca benimseyeceksiniz ama Sever misiniz? Sevmez misiniz? Bilemem- Bir defasında Engin’e sormuştum, erken çocukluğuna dair ne hatırlıyorsun diye, ama o pek bir şey hatırlamıyordu. Sanırım erken çocukluğunu pek yaşamamıştı. Hatta erken çocukluk yıllarından hâlâ görüştüğü tek bir arkadaşına dahi çevresinde rastlamadım. Çocukluğunun ilk yedi yılının üç senesini A şehrinde, dört yılını ise babasının çalışmak için gittiği A ülkesinde L kasabasında geçirmişti. Sonra tekrar annesiyle birlikte A şehrine dönmüşler, tüm bu zaman içinde bir çocuk olarak sıkıntılı bir uyum süreci yaşamak zorunda kalmış ve bu duruma maruz kalan her insan gibi, sonunda çevresiyle uyumsuz bir kişi olup çıkmıştı. Üstüne üstlük bin türlü çaba ve özveriyle kazandığı arkadaşlıklarını ve en önemlisi konuşma dilini, lehçesini yitirmekle geçen bu dönem gerçekten de korkunç olmalı. Ben böyle bir şey yaşamadım ama onun gözlerinde bunu sık sık yakaladım. Ne yapsın o da kendi kendisini yitiremeyeceğine karar vererek, kendine dönük bir yaşam kurmuştu. Bu dünyada kendisi, eylemleri ve hayalleri vardı. Bir defasında bana anlatmayı denedi ama hemen sustu. Korktu sanırım. Bu durumda doğal olarak hayata dair hemen hemen her şeyi kendi kendisine öğrenmişti. Bu ise eminim ki, kafasını çarpa kıra böyle oldu. Onu annesi büyüttü. Babası yılın otuz/kırk günü A ülkesinde izinli olarak A şehrine geldiğinde gördüğü, “Cebinde sıcaktan erimiş çikolata” tadında bir yabancıydı. — Evet, o çikolataları çok severdim. Hemen açar ve bir hamlede yerdim. O yıllarda amcamın bakkalında satılan çikolataların yanında bu hem çok farklı, hem de o günkü koşullarda bir lükstü. Yaşamının dört yılını geçirdiği A ülkesinde çok mutlu olduğunu anımsardı. Arada sırada annesinin, kardeşinin, A ülkesindeki L kasabasında evlerinde oturdukları ninesinin ve kendisinin o gülümseyen renkli fotoğrafı ile bazen de annesi ve kendisine ait pasaporttaki suretine bakar ve kendisi gibi E n g i n olan düşüncelere dalarmış. Hayır, hayır hayıflanmazmış. Çünkü bunu sordum. ”Hiç hayıflanıyor musun” dedim. O ise o her zamanki muzip gülümsemesiyle; “Yoook” dedi. Bu yanıtı verirken gözlerinde ıstırap izleri vardı ama gözlerinde yakaladığım bu ızdırabın nedenini bildiğimi ona söylemedim, söyleyemedim, bunu kendime sakladım… A ülkesinde iken bir bisikleti varmış. Asfalt yollarda hepsi kendi dili ve ülkesine yabancı olan arkadaşlarıyla kaydığı tekerlekli pateni varmış. Festivallerin birisinde aldıkları tarrrrr tarrrrr eden makineli tabancası varmış. Uzun süre -Türkiye’ye gelmeden bir süre önce o çitin altına, ziyaretten döndükten sonra oynamak için sakladığı (o bu gidişi hemen ertesi gün dönülecek bir ziyaret olarak biliyormuş)- o makineli tabancasının hayali hafızasından silinmemiş. Sık sık bu hayalle süslü rüya/kâbuslar görürmüş. Birde A ülkesinde sıklıkla yediği sürpriz yumurtaları özlermiş. Kurmalı tosbağa otomobilini de. — Ama ağlıyorsun sen. — Yok, canım sana öyle geliyor, ben hiç ağlamam ki. — Peki, peki öyle olsun. A şehrinde yaşadıkları semt bir gecekondu mahallesiydi. Yolları çamurla kaplıydı. Yağmurdan deforme olmuş sokaklar. Bugün yollar asfaltlandı. Ama o yıllarda bir köyü andırıyordu. O cicili bicili bir çocuktu. Henüz küfür etmeyi bilmiyordu. Kavga etmeyi de. Hatta sık sık ona sorulan A ülkesinin dilinde bir şeyler söyler misin? Sorularından da bıkmıştı. A şehrine geldikleri ilk günlerde Selim’i sordu. Ama Selim ölmüştü. “Ölmüş mü?” “Ölüm ne demek” bilmiyordu. — Anne Ölüm ne demek bana ölümü anlatır mısın? Diye sordum. Ancak ne annem ne de bir başkası bana bunu tarif edemiyordu… Hayvanları çok seviyordum, özellikle de Kedileri. Çocukken kardeşimle birlikte bir kedi yavrusunu ‘evlatlık’ edinmiştik, bir kulağı hafifçe kırık bir kediydi, aslında sıradan bir sokak kedisiydi. Kedimize bir ad bile koymamıştık, oda bizim gibi yersiz, yurtsuz, kimliksizdi galiba o sebeple isim takmamıştık, kedimizle birlikte yatıyorduk. Ama bir gün kedileri eve dönmedi, günlerce onu ortanca kardeşiyle birlikte köşe bucak aradı. Yoksa o da mı ölmüştü. O günden sonra herhangi bir hayvanı evlat edinmedi. Ölüm ona uzak kalmalıydı. Böyle düşünüyordu. Bu nedenle bu güne kadar hiçbir cenazeye katılmadı. Katılamadı. Yıllar sonra bir kez komşularının çocuğu tiner konulmuş bir odada çocukluk/ ilk gençlik heyecanıyla sigara içmek isterken yaktığı kibritten parlayan alevlerle yanarak öldüğünde onun cenazesinin eve getirilişi sırasında ailesinin çocuklarının acısıyla sarsıldıklarını görmüştü. O bu ailenin bu çocuklarını pek sevmediklerini (özellikle de çocuğun annesinin) düşünürdü. —O günden sonra en çok sevdiği bisikletine bir daha binmedi- Ölümle sırf bu kadarcık yakınlaşmıştı. Birde yurtdışındayken Ester ninesini hastanede ziyarete gitmişlerdi. Onu gerçek ninesi bellemişti ki Ester nine de ona bir torun şefkatiyle davranıyordu. Yıllar sonra onun ziyaretinden yarım saat sonra yaşlı kadının hayata veda ettiğini söylemişti annesi… Bana babasının A şehrine izinli olarak geldiği sırada, ondan ciddi anlamda ilk defa bir şey istediğini söyledi, “Bana bir bisiklet alır mısın?” Babası da ona elden düşme “Pinokyo” marka bir bisiklet almış. — Mavi renkli bir bisikletti. O gün o kadar mutlu olmuştum ki anlatamam. Bisikleti bugün trafikte göremeyeceğimiz, benzin kokulu, damalı eski bir taksi dolmuşun bagajında eve getirdiklerini anlattı. Eve gelir gelmez bisikletin sırtına atladığını, mahallenin tozlu yollarında dolaşmaya başladığını, sonra kendisini izleyen çocuklara acıyarak bisikletini onlarla paylaşmaya başladığını, bu sırada çikolata kokulu yabancının yani babasının onu gördüğünü, yanına çağırıp bir güzel haşladığını, ilginç hâlâ hatırlıyordu hiç ağlamamıştı. Sadece bu azarlamaya o an için bir anlam verememişti. O günden sonra aşırı şekilde mutlu olmayacak, hislerini kontrol etmeye çalışacaktı. Çünkü her mutluluğunun sonunda acı çekiyordu. Bu olaydan sonra o “Çikolata kokulu yabancı yani babam” dediği yani babası ona ilelebet yabancı olarak kalacak, ondan bir daha hiçbir şey istemeyecekti ve o günden sonra bana babasına; çok istemesine rağmen; “Baba/babacığım” diye hitap edemediğini söyledi. “Babam o günden sonra benim için tüm diğer insanlar gibi yabancı kaldı” dedi. Bunu söylediğinde gözlerini benden sakındı. Biliyordum ki için için ağlıyordu. Ama annesi onun hayatta biriciğiydi. — O okuma yazma bilmeyen, sırtında çimento, kum, briket, kuyudan su taşıyan, harç karan o minnacık nasırlı elleriyle inşa ettikleri gecekondunun üçüncü defa yıkılmak istenmesine isyan edip, harç kardığı küreği kaparak belediye yıkımcılarını kovalayan o kadın anne sevilmez mi hiç. Onu tanıyorum. Ama o şimdi hasta, o her şeyi sıfırdan yaratan mübarek elleri yakalandığı bir kas hastalığı “Myasteni” nedeniyle ara sıra tutmuyor. Ama yinede her türlü işi yapmaktan geri durmuyor. Tıpkı Engin’in annesinin kendi annesi Engin’in diğer bir değer verdiği insan anneannesi gibi. Onu da tanıma fırsatına erişmiştim. Annesini ve anneannesini düşündüğünde hep göz pınarları yaşarır. Burnunu çeker. Tıpkı şu an olduğu gibi. Dur be koca çocuk beni de ağlatacaksın… Ha bir de son aylarda yoldaş dediği kadının “Yaşam ve ruh sıkıntılarına çözüm bulamamak” onun göz pınarlarının yaşarmasına neden oluyor. Bunu biliyorum, çünkü birkaç defa rastladım. ”Yine ne oldu Engin” diye sorduğumda.”Hiç gözüme bir şey kaçtı da önemli değil” diyerek geçiştirmeye çalışıyor. Ama o yalan söylemeyi hiç beceremez ki... Babasına inat bisikletini, bilyelerini, bildiklerini, çok sevdiği leblebi tozunu, gofretlerini, İlham marka gazozunu, (Belki sen okuyucu anlayamazsın ama bunlar bir çocuğun küçük evreninde en değerli şeylerdir) yaşamının sonraki yıllarında ise hayatını, ömründe o ana kadar hiç karşılaşmadığı ve bir daha da karşılaşma fırsatı olmayacağı insanlarla paylaşmaya başladı. Yok, canım bu paylaşma değil bir hibeydi. Ve bu canını bile acıtmayacak, normal zamanlarda üstünde bile durulmayacak olan bu azarlamayla kim bilir “Komünist” oldu. Onu tanıyan çoğu insanın imalı bir şekilde dediği gibi “Kitap kurdu” oldu. Çok küçük yaşlarda yaşıtlarının düşünmediği şeyler hakkında kafa yormaya başladı. “Düşünmeyi, düşmeden düşünmeyi” öğrendi. Kendince iyi bir şeyi kazandı. Bu kendisiydi. Kendisine karşı yabancılaşmayı aşmayı bilmeye adım attı. İnsanlığı düşündü. Ve aynı zamanda küçücük böcekleri de. Kendi ekonomik ve sosyal durumları iyiydi. “Ama ya diğer insanlar.” Onlara harçlıklarından, hayatından bir şeyler vererek nereye kadar yol alabilirdi ki. “İnsanların sonsuza kadar tıpkı o şarkıdaki gibi (*) hayatının bayram olması için, mutluluk içinde, yokluk/yoksulluk/yoksunluk nedir bilmeden yaşaması için” neler yapılması gerektiğinin yollarını düşündü. O yaşıtları gibi değildi. Gittikçede yaşıtlarından uzaklaşıyordu. Ve bunları paylaşacağı yek diğer bir insan yoktu çevresinde. Ama kitaplarında vardı ve yine o dost kitaplarından düşünmenin tek başına yetmediğinin, bununla beraber eyleme geçmek gerektiğinin sesini işitti. Bu sese kulak verip tıpkı Lewis Carroll’un hikâyelerindeki Âlice gibi harikalar diyarına daldı. Evet, hayat şimdi ummadığı derecede harikalarla doluydu. Her caddede, sokakta, bulvarda, patikada, dehlizde, lâbirentte yeni yeni harikalarla karşılaşıyordu. Ve o günlerde diline okuduğu kitaplardan bir tümce takıldı. “Hey sen sıradaki insan, ne duruyorsun be çık artık sıradan.” Ve o bu kendisini içine almayan sıradan çıkmak için birçoklarının cesaret edemediği ufak bir adım attı. İşte o artık bu adımla artık sıradanların sırasında değildi. Sıranın dışındakilerle birlikte kendine ve topluma karşı soruları/sorumlulukları olan yek benzerleriyle bir aradaydı... Ben de bu ela gözlü adı gibi Engin olan ve lise son sınıftan beri numaralı gözlüklerinin ardından bakan bir çift miyop ela gözlü bu çocuk/delikanlıyı işte o günlerde tanıdım. Ailesinden değilse de o anlık çevresinden uzaklaşmak için üniversite sınavını kazanmalıydı. Ama buna rağmen sınav gününe kadar bir tek test sorusu dahi çözmedi. Derslerine karşı ilgisizdi. Bir meslek tercihi bile yoktu. Ama zekiydi. En azından ortalamanın üstündeydi. Sonuçta sınavda başarılı oldu. Puanı iyiydi ancak tercih listesini doldururken öğretmenlerinin tüm yönlendirmeleri ve ısrarlarına karşın o kendine özgü ilkel inatçılığı ile kafasına göre bir tercih listesi hazırlamıştı. Sonuçta listedeki okullardan birisini kazanmıştı ya önemli olan da buydu. Ve vakit kaybetmeden okula kaydını yaptırdı. İşte en azından bir süre ailesinden değilse bile çevresinden uzaklaşabilirdi. “Okulu ve bir başka okulda okumayı ve bunun için kendisini zorlamayı” hiç düşünmedi. İlk defa “Kaderin kederli kollarına” kendisini sürüklemesi için “Kaderin akıntısına” bıraktı. “Sürükleneyim bakayım nereye kadar gideceğim” dedi. — Evet, öyle dedim ve kendimi bir kuş kadar özgür hissettim. Ama ben özgürlüğün sarhoşluğuna kapılacak kadar kırılgan ve insanların iğrençliklerine karşı aşısızdım. Kısa süre sonra hastalandım ve hâlâ kurtulmuş değilim. Evet, Engin’i tanımam işte bu günlerde oldu. Yıllarca etkisi altında kalacağı kısa süren bir aşkın tohumları okul günlerinde atılmıştı. Uzunca süre bu sevgiliyi unutmadı. Unutamadı. Fakat bir gün bir bıçak gibi kesip atma lüzumu hissetmiş. Bana anlattığına göre bu olay, bugün artık kullanılmayan şehirlerarası otobüs terminalinde gelişmiş. İlişkilerine son bir şans ve yön arıyormuş. Kadın ona “Askere gitmesi” ve bundan sonra bu ilişkiyi, “Sonu hayat ortaklığına varan bir ilişkiye” taşıyabileceklerini söylüyormuş. Engin, “Peki öyleyse bir yazı tura atalım, kim kazanırsa onun isteği olsun” demiş. Ve yazı tura atmışlar, ne yazık ki Engin kazanmış, ama kadın hâlâ ısrar ediyormuş. Kadını otobüse kadar uğurlamış ve otobüs hareket ederken, o da bir gölge gibi kaybolmuş. — Bugün düşündüğümde ben aslında o gün bu ilişkide kendime yabancılaştığımı fark etmiştim… Yakındaki parka gittim ve ona ait tek şeyi, onun fotoğrafını yırttım ve havuzun suyuna fırlattım, artık o benim için sonsuza dek yabancı olarak kalacaktı... O güne kadar sevdiğim ve değer verdiğim insanların hatıralarının bir göstergesi olarak idrak ettiğim fotoğraflar benim için değerini kaybetmişti. Hatırlıyorum da Annemle ara sıra eski fotoğraf albümüne bakardık. Siyah / beyaz / renkli / canlı / soluk yüzlerce fotoğraf arasında Annem ve benim için değerli hatıraların hapsolduğu anları temsil ediyordu. Bir fotoğrafta Annem ve kucağında ben vardım Annem o kadar gençti ki, başını eşarbıyla çenesinin altında olacak şekilde bağlamış gencecik bir kadındı bu fotoğrafta gencecik bir anne, bense minicik bir dev oğluydum annemin kucağında. Bir diğer fotoğrafta bu sefer babamın kucağındaydım. Babam sandalyede oturmuş bense kucağındaydım, elimde ise yarısı yenmiş bir simit tutuyordum. Babamın ayakkabıları ne kadarda eski idi öyle. Ama genç bir erkek, mağrur ve ben babamın minicik dev oğluydum kucağında. Bir diğer fotoğrafta ise Annem, Babam ve ben vardım. Ben annemin kucağındaydım Babam ise Anneme sıkı sıkıya sarılmış gözlerinde gurur okunuyordu ikisinin de işte diyorlardı sanki işte bu minik dev oğlan bizim oğlumuz diyorlardı, demek istiyorlardı bu fotoğrafa bakan herkese. Başka bir fotoğrafta tek başınaydım artık büyümüş kocaman olmuştum. Annemin pasaportunun yanındaki sütunda duruyordum. Muzip bir gülümseme dudağıma yapışmış halde. Annemde yan sütunda bana tebessümle bakıyor işte diyor benim oğlum artık büyüdü kocaman oldu diyor. Sonra başka bir fotoğraf gözüme ilişiyor. Bir evin bahçesinin çitinin önündeyiz. Annem eşarbını atmış, saçlarını fönle kıvır kıvır yaptırmış, üstünde krem rengi bir döpiyes, çokta güzel yakışmış ona, yanında ben varım yine yine o muzip gülümseme dudağıma yapışmış. Yanımdaysa Ester ninem, Annemin kucağında ortanca kardeşim sarı tulumlarının içinde işte Annem ve Babamın ikinci gururları ikinci minik dev oğulları. Güneşli bir gün olduğu belli, belli ki yaz gelmiş. Her yer yemyeşil. Bir diğer fotoğraf bu sefer ortanca kardeşimle yan yanayız. Benim saçım yeni tıraş olmuş belli ki okula başlamışım. Kardeşimin ise saçları o kadar çok ki ikimizde fotoğraf makinesinin kadrajına bakıyoruz ve guruluyuz. Karşıdan babamız ve annemiz bakıyor bize bizlerle gurur duyuyorlar. Bakın diyorlar bakın bizim dev oğullarımız büyümüş kocaman olmuşlar. Yine başka bir sahne bu sefer oyuncak trendeyiz. Lunaparkta üçümüzde ardı ardına binmişiz vagona en önde en küçüğümüz arkasında ikincimiz sonrada ben üçümüzde o kadar mutluyuz ki ve bende yine o muzip gülümseme. Annem ve babam bize bakıyorlar ve elbette bizle yine gurur duyuyorlar. Başka bir fotoğraf polaroid makinemizle çekilmiş. Ailecek yıllarca yaşadığımız gecekondu evimizin tahtalı oda dediğimiz evimizin iki odasından birindeyiz. Babam, Annem, Ortanca ve Küçük kardeşim ve yine o muzip gülümsemesiyle ben. Biz bir aileyiz diyoruz. Hep birlikte ve mutlulukla. Sonra hatıralarım birer birer soluklaşıp kararıyor. Albümdeki fotoğraflarda anlamını yitiriyor… Bugün elimde kendime ve geçmişime ait hiçbir fotoğraf yok. İnanın ki yok… O. Ne yazık ki o günden beri hâlâ bir sarmalın içinde burkulmaya devam ediyor. Bu sarmalın içinden kurtulmak ne kadar da zormuş. Ah ne ahmaklık, ne zavallılık. Mutluluk ona ne diye bu kadar uzak ve ona karşı bu kadar acımasız. Sorun onda mı? Yoksa seçimini yaptığı insanlarda mı? Bir bilebilse. Yaklaşımlarıyla, tavırlarıyla, düşünceleriyle ne... Kahretsin ki ne yapacağını bilemiyor. Beyni bu anlarda yerinden fırlayacakmış gibi oluyor. Mutsuzluk ve kalp ağrısı... Ona yardımcı olamamaktan kederliyim. Tıpkı onun da şu kadın yoldaşına karşı eli kolu bağlı kalmaktan duyduğu keder gibi... Anlatı – III PERİ YÜZLÜ Kızıl saçlı kız… —Bugün karnemi almak için okula gittim. Karnemi aldıktan sonra arkadaşlarla şehrin en eski parkına gittik. Parkta biraz oyalandıktan sonra arkadaşlarla daha sonra buluşmak üzere vedalaştım. Parkta kendi başıma dolaşırken havuzun kenarında oturmuş bir adam dikkatimi çekti. Havuzun sularına dalgın dalgın bakıyordu. Sanki bu dünyadan uzaklaşmış gibi bir görüntüsü vardı. Elindeki bir kâğıda bakıyordu. Daha dikkatlice baktığımda bunun bir fotoğraf olduğunu fark ettim. Daha sonra fotoğrafı yırttığını ve havuzun sularına savurduğunu gördüm. Merakımı giderememiş ve yanına kadar yaklaşmıştım. Benim varlığımı algılamıyordu bile. Yanına sessizce oturdum. Onun gibi bende havuzun sularına tamda onun baktığı yere bakmaya başladım. Acaba ne hissediyordu. Karşıda tam onun gözlerinin odaklandığı yerde fıskiyeler vardı ve fıskiyelerden yükselen sular tam yukarıda adeta bir şemsiye oluşturuyorlar ve bu bir anlık görevini tamamlayan damlalar yere doğru yani çıkmış oldukları sulara doğru hızla düşerek yeni bir serüven için sıralarını bekliyorlardı. Güneşin bu dansa katıldığını ve mikro gökkuşakları yarattığına da tanık olunuyordu. Ama tüm bunlar benim gözlerimle gördüğüm gözlemlerimdi. Peki, ama bu adam ne görüyordu. Kendimi daha fazla tutamayarak ona; “Merhaba” dedim. Ama o duyumsamıyordu galiba tekrar bu sefer omzuna dokunarak; “Merhaba Adım Peri sizi rahatsız etmek istemem ama konuşabilir miyiz” dedim. Ve bu medeni cesaretime kendim bile şaşırdım ve itiraf etmeliyim utandım da. Oda bana benim yüzüme bakmadan; “Sana da merhaba, Rahatsız etmiyorsun” ve bir zaman sonra “Benim adım da Engin… Engin Işık” dedi. Ve birden derin hislerle daldığı su damlacıkların dansından gözlerini ayırarak bana baktı. Öyle derin bakıyordu ki gözlerimin içine bakışlarımı kaçırmak zorunda kaldım… *** —Evet, terminalden kaçarcasına geldiğim bu parkta tekrar nefes alabildiğimin farkına vardım. Parktaki bu havuzu ve fıskiyeleri çok seviyordum ve gelip havuzun başına oturdum. Hayat gibi geliyordu bana suların dansı. Dalga dalga gelip kıyıya çarpıyorlardı. O kadar çok zaman bekliyorlardı ki bu anı ve bir anda yok oluyorlardı işte. Beklide buna değerdi kim bilir. Bir başka sefer için kim bilir daha ne kadar zaman geçecekti… İnsanı dinlendiriyordu bu serüveni izlemek. Sizde hak verirsiniz ki sadece bu bizim duyumsamamız olabilir. Ama ya dalga, ya dalgayla birlikte hareket eden su, ya suyu oluşturan o birçok damlalardan şu veya bu o bir tek damla… Sonra fıskiyeler çalıştırıldığında bu seferde göğe/ yukarıya/ yükseğe doğru harekete geçiyordu damlalar. Görevlerini tamamlamak için yine sıra beklemek zorundaydılar. Sanki bir askeri düzen ve disiplin altındaydılar. Ama ben hayatım boyunca ne anlamsız düzenleri nede anlamsız disiplinleri sevmişimdir… Sonra su ile birlikte damlalar yükselmeye başlıyor, yükseliyor, yükseliyor ve nihayetinde en tepede zirvedeler işte ama zirvede olmak bir an sürüyor damla için sonra tekrar gerisin geriye sulara dostlarının yanına dönüyor ve tekrar o zirveye çıkmanın hayalini sürüyor, deviniyor. Kendi hayatımı bu su damlasına benzetmeye çalışırken ve hayatımı film şeridi gibi tekrar canlandırmaya çalışırken tatlı bir kız sesinin bana ‘Merhaba’ dediğini duyumsadım ki ben o anda o kadar uzaklardaydım ki ah bir bilse. Tepki vermezsem hemen çekip gideceğini sanıyordum. Ama bir süre sonra aynı tatlı sesin bu sefer omzuma dokunarak ‘Merhaba, Adım Peri sizi rahatsız etmek istemem ama konuşabilir miyiz’ demesiyle bu tatlı sesli kızın hiçte kolay kolay pes edecek birine benzemediğinin ayırtına vardım. Tıpkı benim gibi miydi ne. Sonra derin hayallerimden uzaklaşıp yüzüne bakmadan ‘Sana da Merhaba’ dedim ‘Rahatsız etmiyorsun’ ve bir zaman sonra ‘Benim adım da Engin… Engin Işık’ dedim ve birden derin hislerle daldığım su damlacıklarının dansından gözlerimi ayırarak ona, doğrudan onun gözlerinin içine baktım. Öyle derin bakıyordum ki gözlerinin içine istenç dışı olarak bakışlarını kaçırmak zorunda kaldı… O kadar tatlı bir yüzü vardı ki. Çillerle kaplı bir yüz. Saçları ise kıvır kıvır ve doğuştan kızıldı. Bir süre ona hayranlıkla baktığımı hatırlıyorum bu zaman içinde nedense ona kanımın ısındığını fark ettim. Elinde bir kitap tutuyordu. Dikkatlice baktığımda N.G.Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı adlı kitabı olduğunu gördüm. ‘İlginç; bu kitabı elinde taşımıyorsundur umarım’ dedim. O da kızgın bir ses tonuyla; ‘Hayır, ne münasebet’ dedi ve kitabın okuduğu kadarlık bölümünü bana anlatmaya başladı. “Çernişevski bu eseri petropavlovski isimli çarlık zindanlarındayken 4 ay gibi bir sürede, sosyalist kuruluş sürecini tanımlamak için kaleme almış. Kimi pratik uygulamaların kitaptaki olaylar üzerinden açıklanmasının yanı sıra, o günden bugüne tartışması hala süren insanın doğası gereği eşitliği kaldıramayacağı konusu üzerinde durmuş ve başarılı bir şekilde bir öykü kurgusu içerisinde açıklamış. Bu eserinde, ‘yeni insan’ın yaratılması üzerine bir takım tezler geliştirmiş. Bu eser özelinde, Rus köylüsünün (ki evrensel anlamda tüm köylülerin) çıkarcılığı ve bencilliği, Rus insanının kirlenmişliği ve Rus toprak sahiplerinin bunları kendine fayda çıkarmak için kullanması vb. en ince ayrıntısına kadar verilmiş. Özetle Nasıl Yapmalı da bu insanları konu ediniyor Çernişevski. Bu öykülerde, gerek Vera Pavlovna’nın yaşam öyküsüyle, gerek Vera Pavlovna’nın ailesinin dünyaya çıkarcı bakış açısıyla, bu kirlenmişlikten kurtulmanın aslında ne kadar kolay ve gerekli olduğunun altını çizmiş. Bu eser, zamanında Rusya’da Narodnik hareketinin temel taşını oluşturmakla beraber, V.İ.Lenin’e de ilham kaynağı olmuştur. V.İ.Lenin, sonradan tilmizlerinin adlandırdığı biçimiyle ‘Leninist’ örgüt teorisini geliştirip açıkladığı Ne Yapmalı’yı yazarken de bu eserden oldukça etkilendiği anlaşılıyor. Kısacası bu eser çağını aşıp evrenselleşmiştir.” Doğrusu beni oldukça çok şaşırtmıştı bu kız. “Yaşına göre oldukça iyi bir çözümleme yapıyorsun doğrusu beni şaşırttın” dedim. Bunu onu kırmadan ve küçümsemeden nasıl söyleyebileceğim kaygısını taşıyarak söylemiştim. O da gururlu bir ses tonuyla. “Teşekkürler Engin” dedi. “Bunu ilk dile getiren sen değilsin” Sonra ben ona bir iki ilave yapmak gerektiğinden bahsettim. “Örneğin kitap, defalarca çarlık sansürüne uğramıştır ki bu da kitabı şifreli bir havaya sokmuştur. Kitap boyunca görünen bir aşk hikâyesinden bağımsız olarak ana konuya bağlı ikinci derecede olay ardında yeni insanı tarif etmeye çalışıyor. Kitaptaki biraz da zorunlu olan gizem, sonlara kadar devam eder. Üç başkahramanın yanında kitaba on-on beş sayfa konuk olan bir Rahmetov vardır ki darma duman olmuş kahramanlara ve okuyucuya ışık olur gider. Dönemin Rusya’sının üniversitelerinde, özellikle Narodnik hareket içinde büyük ilgi görmüş ve Nasıl Yapmalı’yı okumayan adam değildir anlayışı dahi hâsıl olmuştur. Öte yandan yazıldığı dönemde, aslında komün bir yaşama ve sisteme sembol olarak gösterilen Veroçka’nın dikiş atölyesini Çarlık Rusya’sında deneyen meramı anlamamış kadınlar da olmamış değildir! Kitap, hâlâ yeni insana giden yolun güzel, oturaklı rehberlerindendir.” Sohbetimiz hızla ilerlemiş ve değişik yön ve tat almaya başlamıştı. Yeni insandan, gelecek toplumlardan. Gelecek için bugün için yapılması gereken ivedi işlerden. Hâsılı örgütlenmeden. Ama öncelikli olarak insanın kendi kendisini örgütlemesinden bahsettiğimiz bir sohbet ve fikir alışverişi kulvarına gelmemiz o kadar hızla olmuştu ki. Daha şimdiden kendi özge ruh sıkıntılarımı unutmuştum bile. Velhasıl terminalde daha bir saat önceki karşılıklı rest çekme ve sonrasında karşılıklı olarak tatsız terk ediş/edilişi unutmuş, yeni bir yöne doğru yol almam başlamıştım bile… Birden o anda “Hadi kalkalım yoldaş, sohbete yolda devam edelim” diyerek aynı anda birbirimize teklif etmemiz hiçte bizi şaşırmamıştı. “Yoldaş” kelimesini o kadar içtenlikle söylemiştik ki birbirimize ve o kadar iyi gelmişti ki bu kızıl saçlı kızcağız Peri ve düşünceleri… En yakın ay çekirdeği satıcısından bir külah ay çekirdeği aldık. Artık parkta ay çekirdeğimizi çitleyerek ilerliyor ve sohbetimizi derinleştiriyorduk. Park şimdi bize bir bakıma Aristo Okulu olmuştu. Daha henüz ay çekirdeğimizi yeni bitirmiştik ki karşımızda şehrin en meşhur dondurma dükkânı olan ‘Şişmanın Yeri’ çıktı. Yine aynı anda sanki sözleşmiş gibi “Hadi yoldaş kâğıt helva arasında birer dondurma yiyelim mi” sözcükleri dudaklarımızdan çıkmıştı. İkimizde dolu dolu birer kâğıt helva arasında dondurmamız elimizde bir banka oturarak sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyorduk ki ben ona; “Bak yoldaş sana bir süre önce yazdığım bir metni okuman için vereceğim okumak istersen tabi ki” dedim. Ki bu metin terminalde buluştuğum kadın arkadaşa yazılmış bir metnin kopyasıydı. “Ama” dedim “Bu metnin bazı yerlerinin özel anlam içerdiğini göz ardı etmelisin. Bu metin özelde Reel Sosyalizmden başlayarak Sosyalizmin sorunlarına dair kendimce bir başlangıç ve hâsılı ön notlar çerçevesindedir bu gözlükle okursan daha yararlı olur kanısındayım. Hem daha sonra bakarsın uzun uzun tartışırız ne dersin” diyerek cebimden kâğıtları çıkartıp ona uzattım. “Okuduktan sonra bana geri getirirsen memnun olurum çünkü bu bendeki tek kopya” dedim. O da sevinçle; “Çok teşekkür ederim Engin yoldaş” diyerek kâğıtları aldı. “Başlığı da ilginçmiş ‘Yeni Zamanlar’ müsaadenle bir göz atabilir miyim” diyerek benim onayımı almayı beklemeden hızla okumaya başladı. Bu tavrına içten içe sevinmiştim. O anda “Pek tabii Peri yoldaş” diyerek onu onayladığımı bile duyumsadığını sanmıyorum… YENİ ZAMANLAR “Proletarya devrimleri, 19. Yüzyıldakiler gibi, kendi kendilerini durmadan eleştirirler; gidişlerini sık sık durdurarak tamamlanmamış olan bir konuya yeniden el atarlar; tereddütleri, güçsüzlükleri ve ilk teşebbüslerinin basitliğini amansızca alaya alırlar, ta ki; geriye dönüşü olanaksız kılacak bir durumu yaratmış olsun. O zaman bütün koşullar haykırırı. Haydi, Halep orada ise, arşın burada”( ) “Hic Rhodus, hic Salta / Haydi atla Gül burada, burada raksetmelisin” Eosope Merhaba Rosa, Osmanlıdaki komitalardan birinin adı şair Rigas’ın da kurucuları arasında bulunduğu Sinomasia adlı komitadır. Bu komita için bugün özellikle 17.yüzyıl Arnavut ve Rum halkları arasındaki kurulmuş olan akrabalık, komşuluk ve dostluk geleneklerinden ilham almıştır diyebiliriz. Bu ilhama mazhar olan gelenek bir bakıma Anadolu’daki kan kardeşliğinin de biz benzeri olan hissi akrabalıktır. Bu hissi akrabalık Beşa (Arnavut geleneğinde ant içmek)’laşmak ile doruğuna ulaşır. Beşalaşmak genellikle Beşa’ların köy veya kasabanın orta yerinde olabildiğince yüksek sesle ‘hayatın hayatım, Canın Canımdır!’ haykırışıyla tüm topluma ilan edilir. Rigas’ında içinde bulunduğu Sinomesia ve benzeri örgütler Osmanlı egemenlik yapısına karşı özelde ulusal dozda bir savaş ve direniş örgütleyebilmek için yola koyulurlar. Tarihsel çıkarları o günler için uyuşan Avusturya Fransız ve Osmanlı ‘şeytan’ üçgeninde yenilirler ve Osmanlı’ya iade edilirler. Şair Rigas ve yoldaşlarının sonu boğdurulmak suretiyle acı bir ölüm olur. Ki tarih Osmanlı ülkesini ve diğer Fransız, Avusturya, Rus, Alman ülkelerini uluslaşma süreci içerisindeki dalgalanmalarla darmadağın etmiş. Rigas ve yoldaşlarının ruhu efsanedeki kuş gibi kendi küllerinden yeniden doğmuştur. Bu isyan ateşi Spartaküs’ün özgürlük ateşidir. Görev sırası Anadolu’nun Proleter Devrimcilerindedir. Bizi ulusal olmayan sınıfsal bir savaş bekliyor. Bu onurlu göreve talip olanlar var, aynı zamanda talip olmayı reddedenler de. Bu ayrışmayı yaparken mekanik açıdan yaklaşmak Marksizm’in iyi bir öğrencisi olmaya çalışan birisi için hiçleşmek olur. Bundan önceki olaylı metinde bazı noktaları aştığımızı iddia etsek de mevcut konjonktürün her türlü baskısından tam anlamıyla sıyrılamadığımızı iddia etmiştim. Zaman bunu kısmen onayladı. Bu baskıyı ne kadar azaltabilirsek ufkumuz da o kadar geniş olacaktır.( ) Yeniden ve bir kez daha iddia ediyorum. Bugün ne kadar çok marjinal olsak da, yeni bir sıçramanın, YENİ ZAMANLAR’ın politik sınıf savaşımının potansiyel enerjisini bağrımızda taşıma misyonu her an yeniden ve yeniden örgütleniyor. “Halkın görenekleri alışkanlıklara dayanır; halk neye alışmışsa, onu akla uygun, haklı ve yararlı görür. Ve bir yüzyıl daha önce yeni bularak aynı derecede şiddetle karşı çıktığı şeyleri bir yüzyıl sonra şiddetle savunur.” (Belinski, Rus Düşünce Tarihi) Yukarıdaki alıntıda “halk” kelimesi yerine “insan, kişi, vb.” koyarak yeniden okumak yol açıcı oluyor. Tüm toplumsal ilişkilerimizden soyutlandığımızı hayal ettiğimizde çok daha rahat anlayacaksındır. Kısaca değinmem gerekirse bir dönem hakkımda ilerici görüşleri savunduğun doğruydu, ama bu o dönemin özgünlüğü bittiği noktada gericileşmenin de sebebidir. Değişmeyen tek şeydi değişim. Bu yanı sen ve benim ilişkimi tarif ede dursun. Toplumsal bir ilişkide sınayalım: Sıradan olmayan en azından “devrimci demokrat” olan arkadaş senin yanında ifade etti, “orası Çin, Rusya ve onlar Türkiyeli insanlara benzemezler...” işte gericileşme (inançsızlık) tam da burada ortaya çıkıyor. Göreve talip olmak hakkını vermektir. Ki sen de “Hiçbir şey yapmadım diyorsun; bir şeyler yaptığımı iddia etmek, yapmamaktan kötüdür.” O halde hakkını nasıl vereceğiz. Nasıl olmaması için birkaç şey kafamda biçimlendi. Tüm eksiği ile paylaşmak isterim. Kantinlerde entelektüel gevezelikler etmekle devrimcilik yaptığını, hatta hiçbir şekilde kapitalist bir savaşımla bütünleşmemiş hatta daha özelinde yapılan kantin savaşımını bile içselleştirememiş bir yürüyüşün talibi insanlar bunu söyleyeceklerdir. Liberal solcu olan bu insanlardan ne kadar kopulursa, o kadar çok marjinal olacağımız kesindir. RSDİP başlangıçta tam da bu noktadadır. Onlar bir yandan ideolojik savaşım verirken örgütlü bir yürüyüşü de düzenlemekteydiler. İğneyle kazarak yapmaya çalıştığımız da tıpkısı olmasa da benzeridir. RSDİP’ in o dönemiyle ilgili olarak N.K.Krupskaya’ya başvurmak istiyorum: “O sıralarda etkin Marksistler (Narodnizm’den sıyrılanlar -m.d-) başlangıçta zayıf da olsa bir örgüt oluşturdular. Kendilerine Alman İşçi partisi gibi Sosyal Demokratlar dediler.” ( ) 1917 Ekim devrimine akan süreç böylesine az sayıda, böylesine zor koşullarda kendine kanal aramış ve açmıştır. Görev vardır ve talip olma zamanıdır. Onlar talip olmasını bildiler. Ancak asla Rus çarı Petro gibi kişilere olduğundan farklı misyonlar biçmemek gerekir. Çünkü bu gelişmeyi engeller. “Kalbinin özlemiyle hiçbir zaman yetinmedin Ama anavatanını bir kadın gibi sevdin Arzularını, emeklerini ve sanatını Ona verdin, kabesinin çevresinde topladın Tüm saf ve dürüst hisleri yeni bir yaşama Neşe, sevgi ve bağımsızlık kutsaldır, Vatan keder ve çekişmeyle dolu dedin Ancak ölüm saatinin çalması için çok erken Daha fazla engellenemeyecek o ışığını o soylu aklı Böylesi eşitsiz iktidarın kelimeleriyle konuşan İnsanlığı kurtarmaya çabalayan kalbindir.” ( ) Aradan 1990’dan beri dört yıla yakın bir zaman geçti. İnsanların hayatında tesadüflerin rolü oldukça önemli olabiliyor. Karşılıklı etkileme ve etkileşmeler hayatın daha sonraki dönemlerinin temellerini atabiliyor. Meşhur bir Anadolu deyişi “boynuz kulağı geçti” der. Bu etkileşimdeki süreç tam da buna benzer bir sürece denk düştü benim için. Seninle tanıştıktan sonra bugün açıkça senden etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Bana geniş bir ufuk açtın. Bugün ben bu ufku yaşamaya gayret ediyorum. Ki benden etkilenen insanlar beni aştıkça seviniyorum. Her gelişme kendisinden önceki birikimin üzerine oturuyor. Ve o birikimin bağrında oluşuyor. Sınıflı toplumların İlkel komünal toplumdan yabancılaşarak birbiri ardına yeni toplumsal örgütlenme biçimlerini üretirken proletaryanın her toplum biçiminde kendisini daha da bileyerek gelişmesi gibi. Yukarıdakilerden sonra anlatmak istediğim (kavratmak da istemiş olduğum) bana karşı telaşlanman değil sevinç duyman daha sağlıklı bir bakış olmalı idi. En azından bir momentten sonra. Fakat telaşın, içinde bulunmak zorunda olduğun toplumsal ilişkilerin basıncı tarafından belirlendiği içindir ki gericileşiyor, dilim demeye varmıyor ama yinede diyeceğim bir bakıma onursuzlaşıyorsun. Tek kelimeyle yazık. Tam da burada Karl Marks’a kulak verelim: “Dünyanın yaratılışı, en büyük darbeyi jeogeniden aldı –Yani dünyanın bundan sonraki gelişmesini bir süreç bir kendini doğurma süreci olarak gösteren bilimden. Yaratılma teorisinin tek pratik yadsıması, Generatio aequivoca’dır (kendiliğinden üreme, kendi kendini oluşturma –ç-)”dır.( ) Bir kez daha beni affedeceğini umarak ukalalığa sığınarak sana bir öneride bulunacağım. Tabancadan çıkan bir mermi çekirdeğini durdurmak imkânsızdır. Belki, ancak imkân dâhilindedir de pekâlâ. Eğer o mermiden daha hızlı hareket edilebilirse. Kısaca benim yürüyüşümü durdurabilmen için benden çok daha hızlı olman yani kulağı geçen boynuzu geçen kulak olman gerekiyor. Belki de efsanedeki gibi boynuzu kesersin kim bilir. Gerçi buna talip değilsin Tam da bu durumun aşağıda yazılanlardan ne kadar farklıdır. “Alexander, üniversitede doğal bilimler okumak için Petersburg’a gitti. Orada Anna’dan bile gizleyerek devrimci çalışmalara katıldı. Ve yaz tatillerinde eve geldiğinde de bununla ilgili olarak hiç kimseye bir şey söylemedi. ... Evindeki son yaz boyunca Aleksander, İlyich’le konuşmaktan kaçınıyordu. İlyich, solucanlar üzerine taziyle uğraşan – şafakta kalkıyor, saatlerce solucanları gözlüyor, mikroskopla ilgileniyor ve deneyler yapıyordu- ağabeyini gözlemliyor ve şöyle düşünüyordu. ‘Hiçbir zaman devrimci olamayacak’ hatasını çok geçmeden fark edecekti. Ağabeyinin trajik sonu onun üzerinde büyük bir etki bırakmıştı. ... Alexander 8 Mayıs (1887-m.d-)’de idam edildi. Haberi duyduğunda İlyich şöyle demişti ‘Hayır biz aynı yolu izlemeyeceğiz. Başka bir yol izlemek gerekiyor’.”( ) Senin praksisinden izleyebildiğim kadarıyla ki sürecin. (Yemek boykotu, dernek çalışması, Gözaltı vd.) Lenin’in düşüncelerinde açığa çıkanın bir benzerini bana da öğretmiştir. Başka bir yol arayışı, işte tam da burada Bolşevizm başlıyor. Narodnizm’den Bolşevizm’e akıştır bu süreç. Ve biz de bunun aranışı içerisinde savaşıyoruz. Anadolu devrimcilerinin sorması gereken sorusu, Rus entelijansı’nın (aydın takımı –md-) özellikle Katerina’dan beri kendilerine sordukları sorunun cevabını aramaktır. Tekrarlamak gerekirse kendilerine sordukları soru şudur: “Rusların kendilerine sordukları soruların tümü ulusal (aynı zamanda uluslar arası –md-) kimlikleriyle ilgiliydi; ‘Nereden geliyoruz nereye gidiyoruz?’, ‘İnsanlığa yapabileceğimiz katkı nedir?’ ‘Bize verilen görevi yerine getirebilmek için neler yapabiliriz?’ Bu sorulara yanıt bulmaya çalışırken, düşünen Ruslar, kendi durumlarına daha ileri ülkelerin perspektifinden bakmak ve bu ülkelerin kuramsal kavrayış yönetmelerini kullanmak gibi bir olanağa kavuşturan ‘geri kalmışlığın ayrıcalığı’ denilen özel bir ayrıcalıktan yararlanmış oldular” ( ) Kısa bir nefes aldıktan sonra kaldığımız yerden devam edelim. “... Dolayısıyla, bu düşüncelerin alınıp benimsenmesini izlemek, yalnızca akademik bir ilgi sorunu olmayıp, Rus düşüncesinin içinde biçimlendiği ve hızla gelişmesini sağlayan düşünsel ortamın çıkartılması çabasının da önemli bir bölümünü oluşturur.” ( ) Öğrenmemiz ve bunun çabasını Anadolu’da yaratmamız, kendi coğrafyamızın gelişimini kavramamız için öğretici bir soyutlamayı önümüz koyuyor yazar. Bu yazılanları özümsemek 72 yıl sonra bugün gelinen noktada pratik hataları olan Sovyet sisteminin derinlerinde yer alan diğer bir sivri ucunu tanımamıza olanak tanımıyor mu? Rus insanı daima uçlarda yaşamasını bilmiştir. Ufak bir örnek Dostoyevsky’dir. Bu sorun hemencecik üzerinden atlanabilir türden değildir. Daha düne kadar Reel olarak karşıtları için bile dayanak noktası olan Sovyet iktidarı artık fiili olarak yok. Bugün proletaryanın devrimci bir diktatörlüğü Hz. Süleyman’ın kullarını yolladığı neresi olduğu bilinmeyen Ofir ülkesi gibidir. Ama bu ülkeyi bulmak bugünden başlayarak sınıf savaşımının sert yöntemleriyle yakınlaştırılacaktır. Başka bir yolu ‘80 öncesinin devrimci pratik deneyimini, proletarya teorisiyle yoğurarak ona ruh (Bolşevizm) katarak yaratılacaktır. Biz bir yerde “devleti kurtarmak için örgütlenmeden, yıkmak için örgütlenmeye kolay gelinmedi”ğini söylemiştir. Yıkmak, iktidar mücadelesi için ciddi çalışmayla olanaklıdır. “Nous commençons et il finissent / Biz başlıyoruz, onlar bitiriyor” (D.Fonvizin, Rus Düşünce Tarihi) Bağrında yarattığın rüşeym (oluşum) halindeki düşünce hiç de bugünkü praksise denk düşmeye bilirdi. Kendimce cevabım: Birincisi kendi kişilik yapım olabileceği gibi ki ben bunu kabul etmiyorum an azından fazlasıyla etkin olduğunu kabul etmiyorum. İkincisi geçmiş hayatımdan onurlu bir kopuş, onurlu bir seçenek olduğunu düşünüyorum. Tıpkı: “Bu ülkede daha önce yaşamaya başlamışlarsa, bizim de elimizde yaşamımızı başlatırken, hiç değilse istediğimiz herhangi bir biçimi seçme olanağımız ve ülkemizde kök salmış uygun olmayan ve kötü davranışlardan kaçınmaya hakkımız var. Nous commençons et il finissent. (Biz başlıyoruz, onlar bitiriyor)” (D.Fonvizin) ( ) Elbette birilerinin bitirmiş olduğu bir şeyler için savaşmak olmaz. Ama yinede biz başlamak, bir yerlerden başlamak zorundayız. “Topraktan insanlar bitiyordu, saban izlerinde ağır ağır kapkara öc alıcı bir ordu filizleniyordu; bu ordu pek yakında bütün toprağı çatlatacak olan gelecek yüzyılların ürünleri için boy atıyordu.” ( ) Bir defa daha Kropokin’in Etika’da ifade ettiği gibi çiçeğin çiçekleyeceğine bunun çiçek için ölüm bile olmasının bir şeyi değiştirmeyeceğine olan inancımı yineliyorum. Burada Hasan Hüseyin Korkmazgil’den bir şiir aktarmak istiyorum. İlk okuduğum zaman ürperten bir şeyler buldum. Bu ürpertiyi dostluğuna sığınarak seninle paylaşmak istedim. Şiire geçmeden önce H.H.Korkmazgil ile ilgili birkaç noktaya değineceğim. Şair, devrimci-demokrattır. Devleti eleştiriyor ama bulduğu çözüm mevcut istemi aşmaya yetmiyor. Benzerleri gibi Kemalizm’in solunda kalıyor, Kemalizm’i aşamıyor. Tüm bunlarla genel anlamda tam bir sol liberalist çizgidedir. Ancak ne var ki tüm bu nitelemeler onun dar anlamda ya da bunun biraz ötesinde sanatsal anlamdaki önemini geri plana atmıyor. Karl Marks için Hegel okumaları, dahası Hegel önelidir. Bu niteleme ve ciddiyetiyle eğilmek gerekiyor. İspanyolca’sı ve Türkçe’sini alt alta yazdım. Okuyalım. “Yüreğim sızladığı zaman (Cuanda me duele el alma) Gece yarılarından sonra şafaktan önce (despues de la medianoche, antes del amanecer) Bilmediğim bir istasyondan, bilmediğim bir müzik geliyor kulağıma (duste una estacion que ignoro, una musica que descanozca) Uzak (lejona) Vahşi (Salvaje) Karanlık (Oscura) Gece denizleri gibi bir müzik (Una musica como los mares nocturmos) Batık gemileri gece denizleri gibi bir müzik (Como los barcos hundicios) Çağırıyor, çağırıyor beni durmadan (mellama, mellama sinparar) Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim (Quizas, sez entonces, cuanda empieza a dolarme el alma)” ( ) Son günlerde “Örgütlü hep, örgütsüz hiç” cümlesini kendi kendime tartışıyorum. En azından bir devrimci, örgütsüz (düşünsel olarak değil ama fiziki olarak örgütsel ilişkilerden muaf) da olsa yine de düşünsel üretimlerinde örgütlü olarak davrana bilir mi? İllaki devrimci mücadele örgüt mekanizması içinde mi olmalıdır? Elimde bir noktaya kadar Marks ve tabiî ki Engels var. Hatta Nazım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı var. Ama bu bir noktaya kadar gelip dayanıyor. Böylesine etkin bir varoluş ve yaratım Proletaryanın bir savaşçısı olarak var olduğumuzu her halükarda kabul ve hissedersek anlam kazanıyor. Tersi ise çürümedir diye düşünüyorum. “Kendi kendinize sorun; bu kör bu ışığa nasıl katlanabilir!” ( ) Benimle, senin aramızdaki savaşım tüm bu zaman içinde tüm insani zaaflarımıza rağmen, tekrar belirtiyorum ki bir momentten sonra Aysbergin su altındaki suratını açığa çıkartmasını andırır. Viktor Hugo’dan seçtiğim şu satırlar öğreticidir. “Topraktaki oluşumun biçimi insana hareket edebileceği birçok yön gösterir. İnsanın üstünde sanıldığından çok daha fazla etkilidir. Kimi Vahşet dolu manzaraların varlığı insanda görme bozukluğu yaratır ve yaratılışı suçlamaya kalkışırız. Bu tür manzaralarda doğanın ağır kışkırtmasıyla karşılaşmış gibi oluruz. Çöl bazen bilince, özellikle yarı aydın insan bilincine zararlıdır. Ama bu devasa bir bilinçse, işte o zaman Sokrat ya da İsa ortaya çıkar. Cılız bir bilinçse ancak Atree’yi ya da Judas’ı yaratır. Bilincin cılızı çabucak bir sürüngene dönüşür. Karanlık ormanlar, çalılıklar, dikenler, ağaç dallarının altındaki bataklıklar onun için kaçınılması mümkün olmayan birer sığınaktır. Oralarda kötülüğün gizli etkisine teslim olurlar. Görme bozukluğu, nedeni bilinmeyen seraplar, zaman ve mekânın korkunçluğu insanı yarı dinsel, yarı hayvani bir korkuya sürükler ki o da, vahşeti doğurur. Katilin yolunu aydınlatan meşaleyi yanılsamalar tutar. Haydudun başı döner. Eşsiz doğanın yüce ruhları aydınlığa boğan, çılgın ruhları ise kötü eden iki yönü vardır. İnsan cahil, çöl de seraplarla dolu olunca, yalnızlığın karanlığı zekânın karanlığına eklenir. İnsanın yüreğinde uçurumların açılması da işte bundandır. Kimi kayalar, kimi hendekler, kimi bataklıklar: Kimi vahşi görünüşlü açıklıkların akşam karanlığı insanı delice insafsızca davranışlara iter. İnsanın neredeyse, bazı yerlerin insanı kötülüğe sürüklediğini düşünesi gelir. ... Geniş ufuklar insanı genel düşüncelere götürür. Dar ufuklarsa bölük pörçük düşüncelerin ilham kaynağıdır. Bu da bazen büyük yürekleri küçük ruhlu insanlar olmaya mahkûm eder... Küçük düşüncelerin, bölük pörçük düşüncelerin büyük ve genel düşüncelerden nefret etmesi; bu ilerleme için verilen savaşın ta kendisidir. Memleket ve Vatan. Bu iki sözcük bütün Vendee Savaşının da özetidir. Yerel düşüncenin evrensel düşünceyle kavgası. Yurttaşa karşı köylüler” ( ) Şu an için gerçek olan, kutsal kitaplarda anlatıldığı biçimiyle Havva’nın Âdem’in sol kaburgasından yaratıldığı/ortaya çıktığı gibi senin içinden çıkan ben seninle girmeye çalıştığım (tüm süreç boyunca) girdiğim bu mücadele sonucunda tıpkı birer ikiz kardeş ama bir birinin zıddı iki kardeş gibi uçup gideceğiz. Aksi şu an için koskoca bir hülya olur. “Ve bu iki ruh, bu iki trajik kız kardeş, birinin gölgesi ötekisinin ışığına karışarak, birlikte uçup gittiler.”( ) Zaman her şeyin ilacımıdır? Bunun köşe taşlarını henüz oluşturmuş değilim. Fakat ne trajiktir ki zamanında THKP-C öncülleriyle taban tabana çatışmaya girmiş olan Mihri Belli 6 Mayıs ile ilgili köşe yazısında şunları söylüyor/yazıyor. “... Martirler; temsil ettikleri özveri ruhu genç kuşaklara aşılansın diye anılır. Taşımış oldukları bayrak elden ele geçsin, yere düşmesin diye, pek öyle olmadı. 68 kuşağından eskilerin çoğu, aradan geçen uzun yıllar boyunca bu düzenin kurallarına uyarak geçim derdine düştüler. 6 Mayıs ‘Martirleriyle’ saf tuttukları günler uzak geçmişte kaldı. Bulanıklaşmış bir hatıra oldu. Zamanla sararan eski fotoğraflar gibi. O geçmişe tümden sırtını dönenler var. Dönmeyenler de var. Gençlikleriydi o şanlı geçmiş.”( ) Aynı dönemde Mihri Belli’nin “Martirler” dediği 6 Mayısta idam edilenlerin temsil ettiği 68’lilerin bir koluyla Kızıldere’de omuz omuza savaşmış bir diğeri ise Kızıldere Manifestosu için TV’ de 12 Mart adlı Belgeselde “Kapağı Atmak” deyimini kullanmaktadır. Belki de zaman her şeyi yerli yerine koyuyor. Ne söylediğimiz değil ne yaptığımızdır önemli olan. Mevcut moment sanki mistik bir tülden ibarettir. Gerçeği, çırılçıplak gerçeği belki de hiçbir zaman göremeyeceğiz. Belki de buna ömrümüz yetmeyecektir. Yoldaş V.İ.Lenin, “Görmek istemeyen gözden daha kör bir göz yoktur” derken ne kadar da halkıdır. Müdahale etmeyi hep daima kutsal bir görev olarak algıladım algılıyorum da. Ki bu yazı ile de bir çakıl taşının büyük bir kaya bloğunu durdurması gibi küçük ama mütevazı bir şeylere soyunduğumu sanıyorum. Aslında açılabildiğim bir dost olman, belki de senden yararlanmam, bencilliğim bunda rol oynuyor kim bilir. “Açıklık” diyordu bir yoldaş “Açtığı yarayı iyileştiren bir kılıçtır.” Ben de bunu yineleyerek sana yazdığım tüm yazılarımın açıklığa hizmet etmek için yazıldığının söyleyebilirim. Açıklık için yaratmaya çalıştığım bu praksiste kendi kılıç yaramı iyileştirdim. Bu senin yaralarını iyice açmayı göze alarak da olsa böyle olmak zorundaydı. Bir önceki metinde seni yoldaşça yürüyüşe çağırmıştım. Maalesef net bir cevap alamadım. Demek ki yüksekten uçan bir kartal olmayı istemedin. Kaybedecek zamanımız yok. Nasıl ki Kapitalizmin ve tüm diğer azınlık sınıf egemenlik biçimlerinin bağrında doğup gelişen Proletaryanın 1917 Ekim devrimiyle azınlık sınıf iktidarlarını yıkıp tarihin çöp sepetine attığı gibi, ben de bağrından doğduğum seni aşıp yıkıyor ve savuruyorum. Son sözüm ilk sözüm olmalıydı. DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN. Peri kâğıttaki yazıyı okurken bende etrafımdaki insanları incelemeye yoğunlaşmıştım. Ayakkabı boyacıları, ay çekirdeği ve kâğıt mendil satıcıları, tartıcılar, tatlıcılar, yani her türden seyyar satıcılar ve en önemlisi sokakta çalışan çocuklar o kadar çoktular ki. Köşede kuytulukta tiner ve bir yapıştırıcı markası olarak ‘Bally’ koklayan, şarap ve bira içen, fuhuş pazarlığı yapan çocuk, genç, yaşlı, kadın ve erkek onlarca ve o kadar çok insan vardı ki. Toplumun burjuva toplumumuzun ayaktakımları buralardaydı, bu mekânlardaydı ve bizde bu insanlarla aynı havayı ve mekânı paylaşıyorduk. Kurtuluş o anda hepimiz için uzaktı ama bir o kadarda imkânsız değildi. Görev vardı ve yerine getirilmeliydi… Ben bu düşüncelerin iklimindeyken, Peri de ‘Yeni Zamanlar’ ismini verdiğim yazımı okuduktan sonra kâğıtları kitabının arasına -kutsal bir metinmişçesine- özenle katlayıp koydu. “Hım ilginç şeyler seninle tartışacağımız çok şey var Bay Engin yoldaş” dedi muzip bir gülümsemeyle. Ben de “Tartışmadan kaçanın kaşığı kırılsın” diyerek ona doğru kılıcımı çekmiştim bile. Birlikte etrafımızdaki insanlara aldırmadan kahkahalarla gülüyorduk ki. Karşımızdaki kayıkhaneyi göstererek; “Hadi gel Engin sandala binelim” dedi. “Uzun süredir sandala binmemiştim” dedim. Hemencecik iki kişilik bilet alarak sandala bindik. Havuzun ortasındaki fıskiyelere o kadar yaklaşmıştık ki rüzgârın ters esmesiyle hafiften ıslanmıştık bile. Az kalsın kitap ve kâğıtta ıslanıyordu. Ama biz tüm bu olanlara aldırmadan kahkahalarla gülüyorduk. Sandalı kıyıya yaklaştırıp karnımızı doyurmak için bir şeyler yemeye karar verdik. Çoğunlukla uğrayıp stresten uzaklaşmak için ara sıra takıldığım açık hava birahanelerinden birisinde oturup bira eşliğinde et döner yemeyi teklif ettiğimde doğrusu Peri’nin vereceği tepkiden çekinmiştim. Hemencecik kabul etti ve oraya doğru yürüdük kendimize ikişer adet bol etli, bol soğanlı, bol cin biberli ve bol turşulu döner ısmarlayıp masaya oturduk. Gelen garsona ikişerde -Alman yoldaşlara özenerek- duble boy bardakla bira ısmarladık. O sırada yerel bir gazete satıcısını fark ettim. Gazete satıcısına işaret ederek ondan bir gazete aldım. Gazeteye göz gezdirirken bir fotoğrafa gözüm ilişti. Tabi ya bu bizim Karabatak değimli ‘Karabatak Selim’ haberin devamında şehir içi belediye otobüsü bileti basarken yakalanan bir çeteden bahis olunuyordu. Demek ki yakalatmış kerata dedim içimden. Masadaki alet edevat bizim bir zamanlar bin bir zorlukla temin ettiğimiz araç gereçlerdi. Ve bizim ‘karabatak Selim’ sanki hiçbir şey olmamış gibi eliyle zafer işareti yapıp gülümsüyordu, diğer suç ortakları onun aksine kafalarını öne eğmişlerdi. Aslında ‘karabatak Selim’ oldukça yetenekli ve girişken bir arkadaştı. Sonradan kendi kendime insanın inançlarının gereklerini yerine getirmemesi ve onu amaçları dışında kullanmasının onu ne dereceye kadar düşebileceğine delil olduğuna kanıt getirip buruk bir tebessüm attım gazetedeki fotoğrafa ve Selim’e. Sonra garsonun masamıza getirdiği biralarımızı Peri ile birlikte ‘Gelecek güzel günlere’ temennisiyle tokuşturup et dönerimizi yemeye koyulduk. Bu arada da devrimcilik ve devrimci inanç ve irade konusunda derin bir sohbete kulaç atmıştık bile. Karnımızı doyurup birazcık da olsun dinlendikten sonra artık kalkmaya karar verdik. Köşede şipşak fotoğraf çeken yaşlı bir amca ile karşılaştık. “Gel Engin beraber bir fotoğraf çektirelim dostluğumuzun başlangıcının hatırası olsun” diyerek beni birlikte fotoğraf çektirmeye zorladı. Çocukluğum zamanlarından hatırladığım artık tedavülden kaldırılmış olan 25 ve 50 kuruşluk metal paralardan hatırladığım iki heykeli ortamıza alarak ufukta batmaya yüz tutmuş güneşin alaca kızıllığının fonunda fotoğrafımızı çektirdik. Fotoğrafı hemen alıp alamayacağımızı sorduğumuzda yaşlı fotoğrafçı bize ancak yarına hazır olabileceğini söyledi. Bizde acelemiz olmadığını yarın alabileceğimizi söyledik. Bize yarın buralarda olacağını, buralarda rast gelmezsek ilerideki fotoğrafçılara ayrılan kulübede olacağını söyledi. Bu arada Peri yarın için ivedi bir işi olduğunu müsait olursam fotoğrafı benim alıp alamayacağımı sordu. Bende pekâlâ bunun mümkün olabileceğini söyledim. Yaşlı fotoğrafçıya ön ödemeyi yapıp el sıkışarak oradan ayrıldık. Güneş iyice kaybolmuş yeni ay tüm çıplaklığıyla gökyüzünde görünmüştü. Köprünün üzerinde bir teleskop kurulduğunu gördük. Teleskop ikimizin de ilgisini çekmişti. “Gel Teleskopla gökyüzüne bakalım” dedim. İlk önce Peri baktı teleskopla uzayın derinliklerine sonra da ben uzay/evren o kadar sonsuzmuş ki ancak şimdi ayrımına varabiliyordum. O kadar çok gök cismi varmış ki. İnsan kendisinin evrende ne kadar da küçük ve bir o kadar da yalnız olduğunun ayrımına varıyor bu anlarda. Ki dinsel ve totaliter görüşlerde sırf bu ufaklık, yalnızlık, hiçlik hissi ile insanı kuşatıp beslenerek adeta iğdiş etmiyor mu? Teleskoptan gözümü ayırdığımda hemencecik bu düşünceler de dağıldı birden. İşte yine hayatın içindeydim ve işte ben bendim yine kendimdim. Teleskopu köprü üstüne kuran gence ücretini ödemiştim ki. Peri; “Oooo saat bir hayli geç olmuş beni evden merak ederler” diyerek benim kolumdan çekiştirdi. Hemen koşar adım otobüs durağına doğru yol almaya başladık. Yolda bir dahaki sefere nerede buluşacağımızı da kararlaştırmaya çalışıyorduk. Peri ancak iki gün sonra müsait olabileceğini söyledi. Ben Peri’ye zaten yarın fotoğrafları alabileceğimi iki gün sonra görüşebileceğimizi ama bir bulmacam olduğunu bu bulmacayı çözebilirse buluşmamızın mümkün olabileceğini ki bu bulmacayı çözemezse üçüncü gün bugün ilk karşılaştığımız yerde ve aynı saatte olacağımı söyledim. “Bulmacaları severim, söyle bakalım bulmacanı” dedi. “Bulmacam basit bu kentte elinde bir buket çiçek tutan bir kent heykeli var hem de o kadar göz önündeki işte ben o heykelin yanında seni saat tam 19’u 17 geçe bekleyeceğim. Unutmazsın değil mi?” dedim. Peri; “Tamam, biraz geç ama saat tam 19’u 17 geçe orada olacağım” dedi. Bu arada durağa varmıştık bile. Bir süre sonra otobüsü geldi. El sıkışıp sarılarak vedalaştık. Otobüs hareket ettiğinde bende yine o eski derin düşünce/hülyalara dalarak yola koyulmuştum… * * * —Otobüsün hareket etmesiyle birlikte Engin’in de yavaş/hızlı adımlarla yola koyulduğunu fark ettim. Kendisine el sallamamı bile fark etmemişti. Yolculuk boyunca bilmeceyi düşünüyordum. Bu kent heykeli de neydi ne anlam ifade ediyordu. En önemlisi nasıl bulacaktım burasını. Tüm hafızamı tekrar tekrar gözden geçiriyordum ama bir türlü çıkartamıyordum bu heykeli ve yeri… Eve yakın durakta otobüsten indim. Bu arada yağmur başlamış ve birden bire aniden bastırmıştı. Bu mevsimde böylesi bir sağanak yağmur ne görülmüş ve nede işitilmiş değildi. Neyse ki durakla ev arası bir koşumluk mesafeydi, elimdeki kitabı ve içindekileri ıslatmamaya özen göstererek koşar adım eve girerken bile bu kent heykelini ve Engin’i düşünüyordum… Öyle ilginç bir gün geçirmiştim ve ilginç bir bilmeceyle de gün sona ermişti… Neyse ki eve adımımı attığımda Anne ve Babamın evde olmadığını gördüm. Girişteki aynaya Amcamlara gittiklerini ve merak etmememi yazan bir not bırakmışlardı. Tüm gece bu bilmeceyi ve Engin’i düşünerek sabaha karşı uykuya dalmışım… Ertesi gün boyunca ve buluşma günü tüm kentte bu yeri aradım. Tüm tanıdıklara eş ve dostlara sordum ama kimse bilmiyordu. Son bir hamleyle parka giderek o yaşlı adama sormayı düşündüm. Yaşlı adamı parkta fotoğraf çektirdiğimiz heykelin olduğu yerde Engin ile benim gibi iki kişinin fotoğrafını çekerken rastladım. İlginç tam bu anda güneş ufka doğru hızla yaklaşmış, gökyüzü alaca kızıllığa girmişti. Yaşlı amcaya beni hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Bana; “Elbette hatırladım. Sen Peri’sin bende seni bekliyordum senin aradığın yere ana caddeden ulaşılıyor. Ana caddeye çık 07/11 nolu belediye otobüsüne bin iki durak sonra in üstgeçitle karşı kaldırıma geçip ilk sokağa dal ve yolu takip et karşına çiçekçi dükkânları çıkacak çiçekçi dükkânlarının sonunda yine bir üst geçit var üst geçidin sonunda sola döndüğünde karşılaşacaksın o heykelle. Hadi Peri çabuk ol” dedi. Ve sanki ben orada değilmişim ve benimle biraz önce konuşmamış gibi bıraktığı yerden işine koyulmuştu. Bugün anımsıyorum da o anda benim adımı nereden bildiğine şaşırmış bir halde, teşekkür etmeyi bile unutarak oradan uzaklaşmıştım. Neyse ki ana yol çok uzakta değildi. Hızlı adımlarla yola koyulmuştum ama zaman o kadar da daralmıştı ki. Yetişemeyeceğimden korkuyordum. Yaşlı adamın dediği gibi duraktan 07/11 nolu belediye otobüsüne bindim iki durak sonra indim üstgeçitle karşı kaldırıma geçip ilk sokağa daldım ve yolu takip ettim karşıma aniden çiçekçi dükkânları çıktı. Her taraf karanfil kokuyordu. Çiçekçi dükkânlarının sonunda yaşlı fotografçının bahsettiği işte o ikinci üst geçide de ulaşmıştım. Alelacele saate baktığımda buluşma saatine 1 dakikamın kaldığını gördüm. Koşar adım üst geçitten ilerledim son basamağı geçip sola döndüğümde birden irkildim. İşte oradaydı tam karşımdaydı meşhur kent heykeli ve Engin… Bu duruma o kadar sevinmiştim ki. Engin’in beni kucaklayarak; “Başardın Peri Yoldaş, seni kutlarım al bu karanfiller senin” Dediğini bugün bile hayal meyal hatırlıyorum. Öyle ki heyecandan kalbim küt küt atıyordu… Heyecanımı gören Engin benim koluma girerek ilerideki çay ocakların birisine kadar eşlik etti. Bu çay ocağı üç kat bodrum kattaydı ve merdivenleri taze pasta kokuyordu. Çay ocağının kapısından girmiş ve sedire yan yana oturmuştuk ki; “Bize iki çay verir misin dostum” diyerek garsona seslendi. Garson ise; “Ona tabiî ki dostum çaylarınızı hemen getiriyorum” dedi. Müzik kutusunda güzel bir ezgi çalıyordu. “Bu benim en çok sevdiğim şarkı Suliko” dedi ve mırıldanmaya başladı. “Sakvarlis saplavs vedzebdi /ver vnaxe dakarguliko. Sevgilimin mezarını arıyordum./Bulamadım kaybolmuştu./Yüreğim parça parça ağlıyordum. / Sen nerdesin sevgilim” Bana; “Suliko Gürcü şair Akaki Tzereteli’nin bir şiiridir aslında. Şiir ilk etapta her ne kadar bir aşk şiiri gibi görünüyorsa da, şairin bunu vatan yani Gürcistan için yazdığı biliniyor. Ancak o; ’Ben her şeyden önce Gürcüyüm, çünkü Gürcüstan’da doğdum, ama bu benim milliyetçi ve ırkçı olduğum anlamına, kendi halkımın mutluluğunu başka bir halkın zararına sağlamaya çalıştığım anlamına gelmez; benim düşüm bütün halkların karşılıklı dostluğa dayanan evrensel mutluluğudur.’(*) Deme cesaretini göstererek günümüzün pek çok Post/ Neo/Arkaik ön tanımlı Milliyetçi / Irkçı / Faşist / Nasyonal Sosyalist düşünce ve eylem adamlarından ve akımlarından hemencecik kendisini net bir çizgi ile ayrımsamaktadır. Hatta Stalin’in en sevdiği şarkılardan biri olduğu da rivayet edilmektedir…” Sözleriyle şairi anlatıyordu. Ben ise hala onu can kulağıyla dinlerken bir taraftan da yaşadığım bu deneyimin şaşkınlığındaydım. Bunu anlamış olacak ki; “Hadi Peri seni durağa kadar bırakayım. Eve geç kalma” Diyerek içtiğimiz çayların ücretini çay tabağına bırakarak elimden tutup beni ayağa kaldırdı. Durağa doğru yolculuğumuz boyunca fazlacaca konuşmadık. Hâlbuki ona soracağım o kadar çok şey vardı ki. Ama Engin bana sadece önümüzdeki haftaya başlayacak olan Ankara Sinema Günlerinden ve programdan bahsetti. İşim yoksa beni de davet ediyordu. Bende memnun olacağımı ifade ederek haftaya sabit buluşma yeri olarak belirlediğimiz kent heykelinin önünde buluşmaya karar verdik. Benim otobüsüm geldiğinde o da yine yola koyulmuştu… Ertesi hafta Engin ile Kent heykelinin önünde buluştuk. Bana ayaküstü Film gösterisinin bugünkü programından bahsediyordu. “Bugün Rafi Bukaee’nin 1986 yılında çektiği ‘Avanti popolo’ isimli filmi var. İsrail yapımı bir film” Diyerek filmin broşürünü bana verdi.



muhammet demir

Sayfa seçiniz: Sayfa: 1 - Toplam Sayfa: 9


Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6392
2 Firari Fırtına 4449
3 Mustafa Ermişcan 3863
4 Hasan Tabak 3563
5 Nermin Gömleksizoğlu 3202
6 Uğur Kesim 3057
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3003
8 Sibel Kaya 2914
9 Enes Evci 2624
10 Turgut Çakır 2307

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:7106 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com