orhan örs  Mesaj Gönder

Popülerlik
Özgür Roman Sıralaması: 33 Puanı: 1123

10 Temmuz 2015 Cuma 
Bir Günlük Mevsim
Okunma: 669

Yalan yere romantize edilmiş  "gitmeler ve yolculuk düşleri" nden başka bir şeydir, büyük çoğunlukların başka şansları olmadığı için gittikleri bir yeri sevmek ve özlemek. Günün her anını ıssız bir gece dinginliğinde yaşatabilecek kaç yer kaldı ki dünyada!.. Ve kaç sarhoşluk, kendini bu düzeyde bilmek ya da tüm bilmediklerini keşfettirmekle karakterize oldu!..  
 
Orada olmak...
 
Ne anımsatacaklarını ne de yaşatacaklarını düşünmek; adsız, geçmişsiz ve yarınsız!.. 
 
Gitmek yalnızca...
 
Ne bir telaş yüklenmek  ne de nerede çıkaracağını bilmediğin bir heyecan giyinmek  kan-ter içindeki yaz gününde!
 
Yalnızca gitmek…
 
 
“Ben de geleyim mi?” diye tüm anlam yüklemelerden arındırılmış bir soruya verilen “sen bilirsin” cevabı ile kurulmuş bir yol arkadaşlığı, ” lazımı neyse öyle olsun” gibi bir tavrı getirip oturttu plansızlığın kucağına. 
 
Gittik…
 
 
Bulutlu bir sabaha uyanmaktan duyduğumu nefreti; “Yok, yağmaz ya! Yağacak olsa NTV söylerdi!” diye hafifletmeye çalıştım, otobüsün camından gökyüzünün ruh halini ölçmeye çalıştığım sırada. 
 
 -Neyi görmeye çalışıyorsun?
 
- Yağmur yağar mı acaba?..
 
-Burada yağsa ne olacak. Gittiğimiz yerde yağıp-yağmayacağı önemli olan. 
 
- Sanki güney yarım küreye gideceğiz. Alt tarafı bir saatlik yol. 
 
- Bakalım mı telefondan hava durumuna?
 
-Ona telefon demek ayıp ya. Bizim gittiğimiz halı saha ile aynı boyutlarda. Başka bir isim vermek lazım.
 
- Kıskanma! Sigara içsek mi inip?
 
-Olur valla!
 
(…)
 
 
 
Otobüs, değişime karşı gösterdiği müthiş mukavemetle, kuru otları bile hep aynı kalan ve belki de bu yüzden bana bu kadar çekici gelen köyün merkezi denebilecek yerde durduğunda tüm hücrelerimin ete-kemiğe büründüğünü hissettim derinden. Denizin bu kadar yakın olduğu o konumda, kendimi denize bu kadar uzak görüşüm ve hep bir deniz kenarı insanı olduğum gerçeği karşımdaydı. Bu karşılaşma beni hep çok mutlu etmişti. 
 
-Ne yapıyoruz şimdi?
 
-Hadi oturup şurada, sigara içelim. Sonra da pansiyon işini hallederiz. 
 
-Olur. Güzel mi pansiyon?
 
-Valla öyle büyük beklentilere girmemek lazım. Pansiyon işte. Bak, “başımızı sokacak bir” diye bakarsan hayal kırıklığı yaşama ihtimalin azalır bence.
 
- Çok mu kötü?
 
- Yok yok, korkma; çok şirin bir yer. Hem çok temizdir de, sahipleri kişilik değiştirmedilerse geçen zamanda.
 
(…)
 
Çok şirindi yine pansiyon. Temizdi de yine. Pansiyonun sahipleri olan çift te pek değişmemişti yaşları dışında. (O kadarcık değişim bende de oluyordu.) Adam elinde at yarışı bültenleri olduğu halde bahçedeki uzun masanın bir ucunda oturuyordu. Kadın yine sürekli ve amaçsızca konuşuyordu. Onları şirinleştiren ise işletmeciliğin aptal klişelerine çok uzak oluşlarıydı. 5 odası vardı pansiyonun. Bizim dışımızda, iki odayı tutmuş geniş bir roman ailesi diğer müşterileriydi işletmeci çiftin. Roman havası, kendi sesimi özlediğim böyle bir durumda en son duymak isteyeceğim seslerden biriydi. Çok gürültücü olmamalarını ummaktan başka bir şey gelmiyordu fakat elden. Çok sıcak suda yıkandığı için çekmiş bir eşofmana benzeyen kapri giymiş bir adam çıktı bahçeye. Hafif bir kafa selamıyla geçiştirip adamı, odaya attık kendimizi.
 
- Güzelmiş burası.
 
- Beğenmene sevindim. Ben dışarı çıkacağım. Gelmek ister misin? 
 
- Azcık uyusam ben?
 
- Sen bilirsin.
 
- Uyandığımda arasam, gelip alır mısın beni?
 
-Olur…
 
-Baksana
 
- Efendim?
 
-Akşam güzel bi’içer miyiz?
 
- Bittabi. Ben burayı neden bu kadar çok seviyorum sanıyorsun. 
 
- Çok sevindim.
 
Ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum. Nerede/ neden durdum, sigara aldığım marketteki adamla o kadar zaman ne konuştum bilmiyorum. Her şey ve herkes o kadar tanıdık geliyordu ki. Cümleler, yüzler, kırık-dökük oldukları için sahilin biraz uzağına bırakılmış sandallar… Hiç bir şeyi kaçırmak kaygısı olmuyordu üzerimde. Nasılsa her şey tekrar edilebilirdi orada. Her yüz tekrar görülebilirdi. Her cümle yeniden kurulup yine aynı şekilde karşılık bulurdu.  Telefon çaldığında bozuk bir deniz motorunun kenarına oturmuş sigara içiyordum.
 
- Efendim?
 
- Uyandım ben.
 
- Söylemeseydin uyandığını mümkün değil anlayamazdım. 
 
- Dalga geçme, neredesin?
 
- On dakikaya kadar gelirim.
 
- Tamam.

(…)
 
Binlerce yıl yaşadığım topraklara geri dönmüş bir sürgünün huzuru vardı içimde. Bu huzur bin yıl daha yaşatırdı beni biliyordum.  Sarhoş alış-verişine çıktığımız zaman hava kararmanın niyetine girmişti yeni yeni. Marketten çıktığımızda, azraille; “biz bunları içmeden canımızı alma” diye sözleşmişiz gibi ve onlarca yıl yaşamamıza yetecek kadar içecek almışız kadar yükle pansiyona döndük. 
 
- Abartmadık değil mi bu alkol miktarını?
 
-Bana göre normal.
 
- Keşke gelmeden önce senin bu konudaki normal anlayışını bi’konuşsaydık. 
 
- Pişman mı oldun beni getirdiğine?
 
- Saçmalama! Kimsenin kimseyi getirdiği yok. Beraber geldik. 
 
- Tamam işte, içelim rahat rahat.
 
- İyi, peki!
 
(…)
 
Çok zaman olmuş, anladım, gece böyle cennet tadında türkülenmeyeli. Kaç türkü söyledim hatırlamıyorum ve kaç kez kulaklarım yabancı sayılabilecek bir sese yoldaşlık etti. Odanın dışında zaman zaman yoğunlaşan ayak sesleri bilet alamadığı için gidemediği bir konseri yakınlarda bir yerlerden dinlemeye çalışan sanatsever roman ailesine işaretti. 
 
-Dışarı çıkalım mı?
 
-Bahçeye mi?
 
- Hayır, sahile!
 
- Çıkalım. Bira da alalım mı yanımıza?
 
- Almazsak ne anlamı kalır o çıkışın.
 
- Tamam, dur ben alırım. Sen ağrıtma iyice kolunu. Çok güzel bir gün, teşekkür ederim. 
 
- Güne mi?
 
-he, güne…
 
- Etme!
 
(…)
 
Sahile vardığımızda hiç eksik olmayan esintisiyle karşıladı deniz bizi. Gökyüzü pürüzsüzdü. Bir ara toplanmaya çalışan bulutlar da yıldızlara yenik düşüp, dağılıp yok olmuşlardı. Gündüz piknikçilerinin bıraktığı bir örtüyü denize sıfır bir yere serip oturduk. Birkaç saat geçmiş olacak ki biz oradayken, dönüşümüzde, bahçelerinde sahur yemeği yiyen köylüler
gördük.
 
- Uykun var mı?
 
-Yok, çok uyudum gündüz. Senin?
 
-Benim de yok. Pansiyonun bahçesinde oturalım istersen. 
 
- Güzel olur. İnşallah çingeneler uyumuştur. 
 
-Hiç sanmıyorum da du’bakalım. Hepsinin uyumuş olma ihtimali zaten yok. 
 
- Aman, bize ne onların uyumalarından.  
 
- Öyle…
 
(…)
 
Uyandığımda güneş henüz doğuyordu. Bahçeye çıkıp sigara yaktım. Köy komple uykuda gibiydi, çingeneler dahil. Başımın ağıracağını bildiğim için akşamdan aldığım ağrı kesicilerden iki tane içtim. Midemi düşünüp birkaç tane de famoser almadığım için içimden kızdım kendime. Pansiyondan çıkıp bir gün önce uğramadığım tüm özlem yerlerine gittim. Elimde yemeklik bir şeylerle pansiyona döndüğümde saat 10:00 a geliyordu.
 
- Ne zaman uyandın sen?
 
- Çok erken sayılırdı.
 
- Keşke beni de uyandırsaydın.
 
- Çok sarhoş uyuyordun kıyamadım.
 
- Ben sarhoş olmam.
 
- Doğrudur.
 
- Ne???
 
- Bi’şey yok ya, takılıyorum öyle.
 
- Ben acıktım.
 
- Ben de öyle tahmin ettim. Bahçeye gel bak ne var orada. 
 
(…)
 
Aylardan ramazan diyenler ile ayrı dünyaların insanlarıydık. Bizim için ay temmuzdu ve temmuz gibi şekillenmeliydi. Bahçede minik bir kahvaltı sofrası hazırlamıştık pansiyon sahipleriyle. Yemekten sonrası için de bir planımız yoktu.  “Ne zaman ayrılacaksınız?” diye sordu adam. “Akşamüstü, son otobüsle gideriz sanırım.” Dedim. 
 
- Kalsaydınız, bu gece de bahçede türkü söylerdiniz.
 
- Olurdu ama repertuarımız dar. İki geceye yetmez.
 
- Hah hah haaa…
 
- Yine gelecek olursanız önceden yine arayın. 
 
-Gelirsek ararım abi, sağol.
 
(…)
 
Bir gün öncenin bu saatleri bir başlangıçken şimdi bir sona doğru ilerliyordu zaman. Göğüs kafesimde hissettiğim baskı da bu sebepleydi. Gitmenin, olmayı en çok istediğim yerden oluşu ağırdı. Başka çare olmaması ne berbattır.  Zamanın ışıktan fazlasıyla hızlı olduğu
böylesi her anda olduğu gibi son otobüs saati de gelmişti. Dönmek kötüydü.
Belki bu yüzden “dönek” sözcüğü dolaysız bir hakareti ifade ediyordu. Neyse, düşünmek için kötü bir yer ve zamandı. Düşünmeyi düşünmemek içindi o coğrafya, o yol… Bir saatin her dakikasını eğlenceli bir geyik muhabbetine ezdirip başladığımız noktaya dönmüştük.
 
- Ben ne desem bilmiyorum. Teşekkür etmeye kızıyosun. Başka bir şey gelmiyor aklıma. 
 
- Bir şey söylemek için zorlama kendini. İnsanda susabilmek gibi bir maharet te var.
 
- Var biliyorum da, ben yine de çok teşekkür edeceğim sana . Hatırlıyor musun, oturduğun masanın yanına geldiğim bir gün “bir şey mi oldu?” diye sormuştun.
 
- Evet, hatırlıyorum.
 
- Benim ne dediğimi hatırlıyor musun peki?
 
- Evet, onu da hatırlıyorum.
 
- Çok haklıymışım.
 
- Geldi senin otobüs. Görüşürüz….
 
- Tamam, görüşürüz… 

Yorumlar (2)
senin gibiyim 30.07.2015 19:01
Bu ne şimdi,deneme mi, oyun mu ? Cinsi ne bu yazının sevgili Orhan...

orhan örs 30.07.2015 20:28
"Günlük" diye şey ettiydim ben ama bu kadar kafanı karıştıracağını bilseydim daha akademik bir isim altında yayımlardım. Hoş, kullandığın mahlas pek öyle ciddiye alınır türden değil ama insaniyet namına yapardım yine de bi'şeyler!..


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6329
2 Firari Fırtına 4392
3 Mustafa Ermişcan 3777
4 Hasan Tabak 3481
5 Nermin Gömleksizoğlu 3146
6 Uğur Kesim 3016
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2884
8 Sibel Kaya 2863
9 Enes Evci 2573
10 Turgut Çakır 2269

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1061 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com