vera 4  Mesaj Gönder

Popülerlik
Özgür Roman Sıralaması: 923 Puanı: 54

4 Mart 2017 Cumartesi 
Altın-Vadi-Mantar
Okunma: 417

 …
Gözlerini ilk açan Evrim olmuştu. Devrim’i uyandırmamak için gösterdiği çaba, onun yataktan çıkmasını biraz geciktirmiş olsa da dar otel odasının penceresinden bu sisli kasabanın ferah manzarasını izlemek onun içini huzurla doldurdu. Manzaranın içinde kayboldu, yeni bir uyku gibiydi bu. Sabahın ilk saatlerinde bu kasabada –hele ki bu mevsimde- hareket eden hiçbir şey bulamazdınız. Issız sayılabilecek kadar el değmemiş bu yerde, Evrim’i hipnozundan uyandıran şey kımıltısız gölde sıçrayan bir balık oldu.

Parmak uçlarında yürüyerek odanın dar banyosuna ulaştı. Dişlerini fırçalarken, bu odada ilk kez kalmış olmalarına rağmen hiç yabancılık çekmemiş olduğunu düşündü. Belki de artık otel odalarına alışmıştı. Gezip, tanıtıyorlardı. Evrim metni hazırlıyordu, Devrim fotoğrafları çekiyordu ve birileri bunu dergisine basıyordu. İşleri buydu.

Devrim’i derin ve huzur dolu uykusundan uyandıran şey ise, Evrim’in günaydın öpücüğü oldu. “Kahven masada, artık daha fazla uyuma. Bir an önce burayı dolaşmak istiyorum” dedi Evrim ona. Nerede olduklarından bağımsız olarak, Devrim’in uyandıktan sonraki ilk beş dakikaya karşı bir alerjisi vardı. Ona cennete uyanacağını bile söyleseniz, o ilk beş dakika boyunca “keşke beni uyandırmasaydınız” derdi. Neyse ki beş dakika, Evrim’in tahammül sınırlarını zorlayacak bir süre değildi.

Devrim kahvesini yudumlarken, manzaranın hipnotik etkisi onun da damarlarındaki kanı yavaşlattı. Gevşedi. Sigara dumanının pencereden usulca uçup sisle dans edişini izledi. Kahvesi bittiğinde cennete uyandığını fark etti. Bu manzara ve sis, uzun zamandır gördüğü en kusursuz uyumdu. Hemen makineyi çantasından çıkardı, birkaç fotoğraf çekti.

Odadan çıkmaları çok zaman almadı. Resepsiyonda da henüz kimse yoktu. Zaten bu otelin pek tercih edilmediğini henüz yer ayırtırken aldıkları “tüm odalarımız boş” cevabıyla anlamışlardı.

Kahvaltı için açık bir yer aramaya koyuldular. Karşılarına çıkan bir yavru köpeği de peşlerine taktılar ve on beş dakika sonra açık bir çay ocağı buldular.
 “Yumurta kırarız” demişti içerideki yaşlı adam ona, Devrim “kahvaltılık bir şeyler var mı?” diye sorduğunda. Sonra da eklemişti; “Buralarda başka açık yer bulamazsınız pazarları, geç otur sen ben çayları getiririm.” Adamın bunları bir fedakârlık yapıyormuş gibi yansıtması, Devrim çay değil de kahve içmek istediğini söylemesini engelledi.

Devrim, Evrim’in yanına oturdu ve etrafı izlemeye koyuldu. Tek görebildiği bembeyaz bir boşluk oldu. Hiçbir kitap, hiçbir mit ya da hiçbir buluş bu boşluğu açıklayamazdı.
Boşluğa ve sise ne kadar bakarsa baksın anlayamayacağını fark eden Devrim, Evrim’e çevirdi gözlerini. Ona bakmanın en esrarengiz okyanusun içinde mucizeyi aramak olduğunu biliyordu. Orada bir mucize olduğunu biliyordu. Buna rağmen karşısındaki bu mucizevi yüzün, kendi varlığının bile sebebi olabilecek kadar yalın olduğunu fark etti aniden.

Yaşlı adam çayları getirdiğinde, pek ilgisiz, yalnızca nezaketen “Ne ararsınız buralarda” diye sordu. Devrim adamı anlayamamıştı. Samimi mi, umursamaz mı, meraklı mı bir türlü çözememişti. Anlamlandıramadıklarına uzak durmak gibi bir reaksiyon geliştirmişti zihni. “İş” diye kestirip atabileceğini sandı, yanıldığını hemen anladı:

Yaşlı Adam: Burada iş miş yoktur. Bu mevsimde burada kimse yoktur.

Devrim: Öyle değil, işimiz bu. Fotoğraflarını çekmeye geldik.

Yaşlı Adam: Sizden üç tanesi yedi yıl önce de geldiydi. Bana fotoğrafı çekilecek yerleri sordular. Olacak iş mi, ben ne bileyim neyin fotoğrafı çekilir? Şeker istiyon mu?

Yaşlı adamın bu cevabı Evrim’in sorulmamış sorusunu da yanıtlamış oldu. Evrim, araştırılacak şeyleri kitaplardan değil, bölgenin yerlilerinden öğrenmeyi tercih ederdi. Fakat bu kasabanın doğru sözlüğü bu adam değildi belli ki.

İkisi de şeker istemedi. Yaşlı adam da ıslık çala çala kulübesine yürüdü. Devrim’le Evrim göz göze geldiler. Yaşlı adamın üzerlerinde bıraktığı rahatlık hissiyle gülüştüler, çaylarını yudumladılar. Gölden sıçrayan bir balık daha, sessizliği katliam yaratan bir bombaymışçasına yardı.

Sis git gide artıyor gibiydi. Devrim’i gerebilecek bir durumdu bu, işi açısından. Fakat sessizlikten ve sisten öylesine etkilenmişti ki, hiç düşünmüyordu bunu. Sessizlik bir kez daha delindi, uzaklardan bir koşu, önce yerde yarattığı deviniminin sesini gönderiyordu. Ses gittikçe yaklaştığında, sisten hala bir şey görememelerine rağmen ikisi de sese doğru yöneltti bakışlarını. Beyazlığın içinde bir karartı belirdi, kısa boylu biriydi bu. Gölge yaklaştıkça netleşti, koşan bir çocuktu. Onlara iyice yaklaştığında, Evrim ve Devrim çocuğun yüzünü seçebiliyordu. Saçları usturalanmış, üstünde yırtık kazağı ve elinde rüzgar gülüyle çocuk koşmaya devam etti. Tam önlerinde durdu. Nefes nefeseydi.

Çocuk önce ellerini dizlerine koydu, çömeldi ve soluklandı. Kendini güçlü hissettiğindeyse korkutucu bir tınıda bağırdı:

Çocuk: YEMEYİN!

Çocuk bir süre, gerdiği havanın bilincindeymişçesine Devrim ve Evrim’e baktı. Devrim tam ağzını açıp “neyi” diye soracakken çocuk bir kez daha bağırdı:

Çocuk: SAKIN YEMEYİN!

Çocuk, bu son çığlıktan sonra, arkasına bile bakmadan geldiği yönün zıttına doğru koşmaya başladı. Devrim arkasından “neyi yemeyelim” diye bağırdıysa da çocuk aldırmadı ve kısa bir süre sonra sisin içinde kayboldu. Evrim donup kalmıştı. Devrim bir an ona baktı ve oturdu. Arkadan gelen sesle yeniden irkildiler:

Yaşlı Adam: Delidir o, korkmayın. Bir yıldır buraya gelen her yabancıya yememelerini söyler. Bir gün biri arkasından koşup yakaladı onu. Neyi yemeyelim diye sordu. Çocuk da adamın kollarında bayılmaz mı… Vay yabancının haline, eli ayağı dolandı. Delidir dedim dinletemedim. Neyse sonra annesi geldi de çocuğu götürdü.

Yaşlı adam gülerek onların yanına yaklaştı. Tek eliyle tuttuğu tava elini yakmış olacak ki hemen masaya bıraktı. Ekmek sepetini de masaya koyunca onlara baktı. Korktuklarını anladı ve gülerek:

Yaşlı Adam: Delidir o delidir. Korkmayın hadi yiyin kahvaltınızı. Bir şey isteyecek olursanız seslenin, içerdeyim.

Devrim bir sigara yaktı. Bir süre uzaklara bakıp düşündü, sonra Evrim’e dönüp güldü. Sigarayı bir kenara bırakıp, ekmekten bir parçayla tavadaki yumurtanın en az pişmiş yerini sıyırdı. Tam o sırada Evrim telaşla bağırdı, fısıltıdan bir bağırıştı bu:

Evrim: Dur. Bırak o elindekini. Yeme. Ya deli olan yaşlı adamsa?

Devrim şaşırdı, gözleri bir süre elindeki yumurtalı ekmek ve Evrim arasında dönüp dolaştı. Sonra da bir şeyler kafasında henüz aydınlanmışçasına gözleri alevlendi. Hemen elindeki yumurtayı bıraktı, Evrim’e döndü:

Devrim: Kalkalım buradan.

Yumurtaya ekmeğin bir kısmını ufaladılar. Bu bulamacı da otelden beri peşlerinde dolanan yavru köpeğe verdiler. Yavru köpek uzun zamandır annesini arıyordu fakat bu ziyafeti annesini bulmaya tercih ederdi. 12 yıl yaşadı, annesini hiç bulamadı ama bu ziyafetten bir hafta sonra onu sahiplendiler. Mutlu mesut yaşadı.





Bir süre dolaştılar. Artık açlıkları iyice rahatsızlık vermeye başlamıştı. Gölün kenarına kadar yürüdüler, nemli kuma oturdular. İkisi de açtı ama göl büyülü gibiydi. Suda kıpırtı bile yoktu. Karşılarındaki bu eşsiz manzara, bir süre onlara insani ihtiyaçlarını unutturdu. Devrim, gölün kenarında bir hareket sezdi, gözlerini o yana çevirdi. Hayatının son demlerini yaşayan bir balıktı bu. Kıyıya vurmuş fakat henüz ölmemişti. Çırpınacak hali de kalmamıştı. Devrim bir süre onu izledi, sonra muziplik yapmak istercesine parmağıyla Evrim’e balığı işaret etti:

Devrim: İkinizin arasındaki fark ne biliyor musun? Sen başardın, o başaramadı. Sana ulaşmak için daha milyonlarca yılı vardı daha zaten. O da pes etti. Yolun sonunu göremeyeceğini anladı, vazgeçti.

Evrim balığı gördüğünde hemen üzüldü. Fakat sonra balığın daha ölmediğini fark ettiğinde ayağa kalktı. Devrim’in söylediklerini pek umursamamıştı. Telaşla balığa doğru yürümeye başladı, fakat Devrim kendini umursatma konusunda kararlıydı:

Devrim: Dur. Bırak, kurtarma onu. Olması gerekmeseydi olmazdı. Karışma. Kaç kere belgesel izledik seninle, orada da söylüyorlar hatırlamıyor musun? Doğaya karışma.
 
Evrim: Ama neden ölsün, belli ki yanlışlıkla vurmuş karaya.

Devrim: Karışma dedim sana. Ne biliyorsun onun çok yaşlı bir balık olmadığını? Belki o çok yaşlı. Belki karaya vurmasının bir amacı var. Belki birazdan bir anne martının gelip onu kapacağını ve kusarak açlıktan ölmek üzere olan yavrularını besleyeceğini biliyor. Belki ölmeden önce yaşam vermek istiyor. Bilemezsin, bırak, doğaya karışma.
Evrim, bu son örnekle duraksadı. Aklındaki kısa bir fırtınadan sonra Devrim’in haklı olduğuna kanaat getirdi. Bıraktı, geri döndü. Burayı hiç sevmemişti.





Yürüyüşleri artık yorucu bir hal almaya başlamıştı. Açlıklarını çantalarındaki kurutulmuş üzümle gidermeye çalışmaları onlara bekledikleri tatmin duygusunu vermemişti. Eski, yaşlı ağaçları gezdiler. Yıllarca, hatta belki asırlarca yaşamış ve ziyadesiyle yaşatmış olan ağaçları tanımaya çalıştılar. İmkansız arzularından kısa sürede vazgeçip yürümeye devam ettiler. Gölün arka tarafında, ağaçların arasındaki kıpırtıyı sezen yine Devrim olmuştu, yaklaştı.

Bu kez bir sincaptı bu, nereye gittiğini bilmeden koşuyordu. Devrim, tarih öncesi bir kabilenin en bilgiç avcısıymış gibi silahını, fotoğraf makinesini sincap için hazır bekletiyordu. Yalnızca uygun an diye düşündü, onun takibini tamamlamak için yalnızca uygun an. Kovaladı, bir türlü yakalayamıyordu, sincap bir ağacın köşesine pusup bekliyor, Devrim yaklaşıyor, tam fotoğrafını çekecekken sincap yeniden kaçıyordu.

Uzun zaman aldı kovalamaca. Devrim, sincabın onu biletsiz bir yolculuğa teşvik ettiğini anlayamadı. Devrim’in bu yolculuğu ne kadar uzattığını anlayamamasını sağlayan şey ise sisti. Böylece, istemsiz şekilde yolları ayrıldı Evrim’le.




Birbirlerini kaybettiklerini ilk anlayan Evrim oldu. Tüm gücüyle birkaç kere seslense de, kendi sesinin bu eşsiz manzara içinde kaybolup, kendisine geri dönmesini sağlayan yankı dışında hiçbir yanıt alamadı. Yürümeye koyuldu. Böyle durumlarda yıllar önce bir yasa belirlemişlerdi kendilerine;

-Kaybolursan otele dön!

Fakat sis, asıl kaybolan şeyin Evrim olmasını sağladı. Çünkü otele nasıl döneceğini de pek bilmiyordu Evrim. Böylelikle gergin yürüyüşü devam etti. Yaşlı ağaçların arasından yine geçti. Gölün bir kıyısını inceledi, Devrim’e dair hiçbir iz bulamadı. Geri dönüp ağaçların arasında yeniden kayboldu ve sis onu bir vadiye sürükledi.
 
Uzaklardan bir levhanın varlığını sezinlediğinde, gerginliği bir nebze daha artmıştı. Çünkü Devrim’le gezerken böyle bir levhayla hiç karşılaşmamışlardı. Ve bu da ona yanlış yolda olduğunu gösteriyordu. Fakat merak, bir insan zihninin en temel yapı birimiydi ve sağlıklı bir insan olan Evrim de buna sahipti. Levhaya yaklaştıkça yazı belirginleşse de, anlamsızlığını sürdürdü. Levhanın yanına yaklaştığında, sol tarafı gösteren bir ok, olduğu ve gideceği yeri şöyle açıklıyordu:

..M.. VADİSİ

M harfinin etrafındaki her şey silinmişti. Zaten çok eski bir levha olduğu etrafındaki örümcek ağlarından anlaşılıyordu.

Bu arada atladığımız nokta, Evrim’in de fotoğraf çektiğiydi. Gezilerinde bir iş bölümü vardı elbet fakat bu dogmatik kurallardan oluşmuyordu. Kimi zaman yazıyı Devrim’in yazdığı, fotoğraflarıysa Evrim’in çektiği oluyordu. Bir iş arkadaşından ziyade eş olmalarının yarattığı bir durumdu bu.

Belki de liyakat tanımına getirdikleri bu farklı bakış açısı yüzünden, Evrim’in içinde levhanın gösterdiği yöne ilerlemesini destekleyen birkaç kıvılcım belirdi. Sonra bu kıvılcımlar, tüm sıcaklıklarıyla Evrim’in karar alma mekanizmasını ele geçirdiler ve ele geçirdikleri bu mekanizmadan ayaklara emir verdiler.

Vadiye doğru yürürken Evrim M Vadisi’nin ne anlama gelebileceğini düşünüyordu.
YAŞA” mıydı silinen harfler, “ÖLÜ” de olabilirlerdi. Belki de bir Elma Vadisi’ydi bu, Evrim’in açlığını giderebilecek yegâne şeye sahip.

Evrim’in karar alma mekanizmasını ele geçiren kıvılcımlar, bir süre sonra bu sorgulamaların patlak verdiği küçük ama kalifiye bölgeyi de ele geçirdiler. Ve Evrim, karaya vuran başaramamış balığın aksine, yürüdü.

Ağaçların ve sarmaşıkların kapattığı her şeyi yararak ilerledi. Vadi’nin derinliklerine girdiğinde karşısına tüm o beyazlığı delen bir bütünlük çıktı. Her yer kıpkırmızıydı. Yerden, kıpkırmızı mantarlar türemişti. Belki de bu, sabahkinden ya da bir önceki seyahatlerindekilerden çok daha güzel bir manzaraydı. Büyülü bir vadi gibi, sessizliğin ortasında mantardan başka hiçbir şeyin olmadığı bir yerdi burası. Belki yüz milyon mantar vardı, bırakın saymayı; sıradan bir insan gözünün tam olarak göremeyeceği kadar mantar vardı. Mantarlara doğru ilerledi Evrim, hızla.




Minik sincap, Devrim’i gölün kıyısına kadar sürüklemişti. Geldikleri noktaya geri döndüğünü o an anladı Devrim. Sincap onu kıyıya vurmuş balığın olduğu yere getirmişti. Evrim’in yakınından uzaklaşmış olduğunu o an fark etti. Bu farkındalık onda şüphe ve heyecan doğursa da, kıyıdaki manzara tüm bu gereksiz duyguları silip süpürdü. Haklı çıkmıştı, göle vuran balığın kenarında bir martı vardı. Gagasıyla onu itiyor, kapmadan önce yaşayıp yaşamadığını test ediyordu. İnsana yem olmamış yumurtalarından çıkan minik yavrularına bir ziyafet hazırlığındaydı.




Evrim, mantarların arasına oturdu. Daha önce doğada bulunan zehirli mantarlar hakkında bir şeyler duymuştu. Fakat çok açtı. Mantarlardan birinin tadına bakmanın fena bir şey olmayacağını düşünmeye başlamıştı. Karar mekanizmasını ele geçiren kıvılcımların, doğadan buyruk alabildiklerini bilmiyordu. Bu büyülü vadi de farkında olmadığı bir şeyler, ona bu mantarları yemesi gerektiğini fısıldıyor gibiydi. Tüm o yanından geçtiği yaşlı, bilge ağaçlar, sanki dile gelmiş de, ona bunu yapmasını söylüyor gibi hışırdıyorlardı. Ve en sonunda dayanamadı. Kırmızı mantarlardan birini kopardı. Ürkekçe kokladı ve dişlerini geçirdi.

Martı, balığı kaptı, kaptığı gibi de hışımla kaçtı. Devrim martının bu aceleyle boyanmış çevikliğini, onu korkutmuş olmasına bağladı. Yeterli görüntüyü toplamıştı. Fona gölü alıp, doğanın bu mucizevi anını mekanik bir kodla, rakamlarla ifade edilen çok ama doğadaki gibi sonsuz olmayan bir renk yumağına sahip, insan eli bir makinenin dijital hafızasına kaydetti. Ve hemen geri yürümeye koyuldu.

Evrim, keyifli bir uyuşukluk içindeydi. Mantar, onu bir hoş yapmış, kırmızı, büyülü vadinin çıkmaz sokaklarına hapsetmişti. Uyur gibi ama uyanık biçimde, yaşadığı hazzın ayaklarından saç tellerine uzandığını hissediyordu. Aklında ne varsa uçup gitmiş, mantarların yanına uzanmış ve puslu gökyüzünü seyre koyulmuştu. İçi geçti.
 
Yedi dakikalık bir uykuya daldı. Uyandığında, bir an nerede olduğunu, ne yapmış olduğunu ve neden yapmış olduğunu hatırlayamadı. Sabah, cennete uyandırılmış Devrim gibi değil, tam aksine kendisi gibi bitmek bilmez bir merakla yattığı yerden doğruldu. Etrafını inceledi, gördüklerine inanamadı. Gözlerini ovuşturup birkaç kez daha baktı. Kısa bir süre periyodik olarak bunu tekrarladı.

Kırmızının yerini, yorucu bir sarı almıştı. Tüm mantarlar, altına dönüşmüştü. Daha önce bırakın bu kadar altını, bu kadar sarı şeyi bile bir arada görmemişti Evrim. Sanki Güneş, bilinmez bir kuvvetin elinde rendelenmiş; tüm parçalarıyla birlikte ruhu da bu vadiye bırakılmıştı. Altınlardan birkaçını inceledi. Gözleri ve elleri uyum içinde değildi artık. Bir eliyle birkaç altına dokunurken, gözleriyle ise çok uzaklardaki altınlara dokunuyor gibiydi. Vücudunda dolaşan haz yumağının, etkisi de henüz geçmemişti. Yaşadığı bu büyülü anın etkisiyle bir kahkaha attı Evrim.

Kahkaha altınlara çarptı, altınlar onu yaşlı ağaçlara gönderdi, yaşlı ağaçlardan sekip gökyüzüne fırladı, martı onu kaptı, denize bıraktı. Deniz onu Devrim’in ayaklarının ucunda karaya vuran bir balığın son çırpınışı olarak yankıladı.

Evrim sese yürüdü, M vadisini bulması çok da zor olmadı.
Bir kahkaha daha, alnının tam ortasına çarptı Devrim’in. Bu haz dolu yakarış, yıllarca eşi olmuş kadının gırtlağından çıksa da, daha öncekilerden çok farklıydı. Vadiye girdiğinde, onu mantarların arasında buldu. Hemen yanına koştu.
Evrim altınları gösterdi, fakat Devrim mantardan başka bir şey göremiyordu. Evrim, en parlak olan altınlardan birini seçti. Devrim’e uzatırken, gözleri yaşadığı hazzı çok iyi açıklıyordu.

YE! diye bağırdı Devrim’e; ALTINLARI GÖRECEKSİN!

Sesi bu kez yankılanmadı.

Devrim mantarı aldı, ürkekçe kokladı. Yanına gelen o masum yüzlü, yırtık kazaklı çocuğu hatırladı. Zaman orada durdu.

Bu ıssız eylemsizlik, hala da sürüyor.

04.03.2017 

Yorumlar (3)
Başarısız YAZAR 8.03.2017 16:51
Kırmızı mantarı severim. İnsana şans getirdiğine inanılır. Bir nedenden dolayı kendilerini soluk benizli bir vadiye atanlara ve orada kalmak isteyenlere tanrıların özel bir armağanı olarak bilinir. Üstüne alınma ama öykünü okuyunca biraz huysuzlaştım. Bir şeyler ya çok iyi gitmiş yada tersi. Bakalım devamı nasıl.

vera 4 8.03.2017 18:01
Hayatı betimlemeyi denediğim için biraz huysuzlaşmış olman beni mutlu etti açıkçası. Çünkü tam olarak koca evren içinde, nokta kadar yer tutmayan bir galaksinin sıradan bir gezegeninde, bir insan olmanın da bende uyandırdığı şey huysuzluk. Sınırsız, sonsuz ama bilmek imkansız. O yüzden huysuzluk.
Ayrıca kırmızı mantar hakkındaki inanışı hiçbir yerde okumamıştım daha önce. Mitolojiden gelen bir inanç mı?

Başarısız YAZAR 8.03.2017 20:41
Hayır, mitolojiden gelen bir inanç değil. Bahsetmiş olduğun evren içinde nokta yer tutmayan bir gezegenin ele avuca sığmaz bazı çocuklarının bir şeylere pes edip, yada ettirilip ona verdiği kutsiyetten yola çıktım. Birde şu yerli kabile reisleri hikayesi var tabi. Kabile reisi olmak için önce tanrılar ile konuşmak gerektiğine, onlardan adalet sesleri duymadan asla reis olunamayacağına inanılan bir belgesel izlemiştim. İşte o belgeseldeki hikaye şuydu: Tanrıya, ve dolayısıyla gerçek adalete açılan kapıyı arıyorsan renkleri takip etmelisin.


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6437
2 Firari Fırtına 4485
3 Mustafa Ermişcan 3938
4 Hasan Tabak 3607
5 Nermin Gömleksizoğlu 3240
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3088
7 Uğur Kesim 3088
8 Sibel Kaya 2950
9 Enes Evci 2654
10 Turgut Çakır 2332

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2803 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com