vera 4  Mesaj Gönder

Popülerlik
Özgür Roman Sıralaması: 923 Puanı: 54

8 Mart 2017 Çarşamba 
Bir Karıncayiyene Nasıl Dönüştüm?
Okunma: 433

Her şey geçtiğimiz gün, kendime bir tost hazırlamaya karar vermemle başladı. Dolaptan, gerekli olan tüm malzemeleri çıkardım ve işe koyuldum. Önce tost dilimlerini yağladım, sonra düşünsel bir fırtınada savruldum. Yağın dışında ne koyacaktım içine?
 
Karar vermek pek de zor olmadı; Tavuk baget ve kaşar peyniri… Bilmeniz gereken şey şu: dolabımda bu ikili dışında başka bir şeyin olmamasının tek sebebi; bu ikilinin uyumunun muhteşem olmasıdır!
 
Peyniri dilimlemekle devam ettim işe. Dünyanın tüm baharatlarından pasta yapmayı becermiş bir dahi gibi devam ederken sanatıma, bir şey fark ettim: tost makinesini ısınması için açmayı unutmuştum. Büyük bir restoranda kimse yemeğinin geç gelmesinden hoşlanmaz bilirsiniz. O günün önemli müşterisi de bendim; müşteri de, işçi de, patron da, hatta restoran da bendim. Mutfakta, her şey olan ben ve kellesini insanlığa sunmuş tavuğun bagetleri dışında kimse yoktu. Arka odadaki üç kedim ve bir köpeğim dışında tabii; onlar gerçek dünyadaki
yoksulların temsiliydi. Restorana girmelerine izin yoktu.
 
Alelacele tost makinesini çalıştırıp, peynir dilimleme işine döndüm. Peynirin ruhunu okşamazsanız, size en iyi tadını vermez. Bu yüzden de bıçağı, Bayan Renal’in Julien Sorel’i sevdiği gibi severmişçesine kullanmalıydım. Öyle de yaptım. Ve tabii ki böyle bir kural yok, bu tamamen tuz döküş stili yüzünden fenomen insanlarla ilgili. 
 
Tost makinesi çıtırdamaya başladığında, son bir işlem kalmıştı; bagetleri dilimlemek. Bagetlerin de peynir gibi bir ruhu olduğunu düşünmüyordum; çünkü baget eskiden bir bütünün parçasıydı zaten. Tavuğun ruhu vardı, bagetin yoktu. Tavuğu benim için kesmişlerdi. Kesilişini izleseydim ağlardım muhtemelen, fakat kesilişini görmediğimden rahatlıkla yiyebilirdim. Ruh gitmişti. Mükemmel bir hayvanseverdim.    
 
Bagetlerle de işim bittikten sonra tost makinesi iyice kızmıştı. Ona bakmadan kapağını kaldırdım, dahi şefler böyle yapardı. Bagetleri makinenin kızgın tabanına yerleştirirdim. Bagetin üst kısımları pişsin diye kapağı kapatırken büyük bir felaketle sarsıldım. Sanki o lüks restorandaki tüm insanlar, tek ses ve aykırı bir tonda bana “budala” diye bağırıyordu. 
 
Tost makinesinin her tarafında minik karıncalar dolanıyordu. Hayatımın hiçbir döneminde, evin içinde böyle bir şey görmemiştim. Hani çocukken dondurmanız yere damladığında endamından yeri göğü titretecek kalabalıklıkta bir karınca kolonisi o damlacığa üşüşürdü ya, işte öyle bir kalabalık, tost makinesinin her tarafını kaplamıştı. Dahi bir aşçı gibi tost makinesine hiç bakmadığımdan onları fark etmemiştim de. 
 
Waffle diye bağırdım. Bir önceki gece alıp da yiyemediğim waffle, sabah o tost makinesinde ısıtılmıştı. Karıncalar da temizlenmemiş makinenin dibinde kalan artıkları temizlemekle meşguldü. Muhtemelen çikolata parçaları da dökülmüştü. Onların son ziyafeti, resmedilebilseydi tost makinesi üzerinde resmedilirdi.
 
Evrenin sonundaki, yani mutfağımdaki restoranda bir şeyler ters gitmişti. Tost makinesi henüz yeni kızdığından, üzerindeki metal kaplama daha tam ısınmamıştı. Bu yüzden karıncalar hala başlarına gelecekten habersizce oradan oraya koşuşturuyorlardı. Kapağı kaldırıp, kızgın olan iki kısma bakmak istedim. Muhtemelen orada da sayısız karınca vardı ve şimdiye çoktan ölmüşlerdi. Bagetlerin üzerinde zaten minik olan bedenlerinin, sıcaklığın etkisiyle minik birer noktaya dönüşmüş hallerini gördüm. Bir sürülerdi, tost makinesi katliamın resmiydi. Kendimi Enola Gay’ın içinde, Little Boy’u uçuranlardan biriymiş gibi hissettim. 
 
Aceleyle tost makinesini kapattım, fakat iş işten geçmişti. Makinenin üst kısmındaki mavi, metal alan da kızacaktı ve orada yüzlerce karınca vardı. Hala koşuşturuyorlardı. Onlar için bir şeyler yapmak istedim ama onlara yardım etmemin hiçbir yolu yoktu. Ellerimle onları süpürerek başka bir yere öteleyebileceğim kadar büyük değillerdi. Dokunsam, ezilirlerdi. Tost makinesini fişten çıkarıp yıkamayı düşündüm. Elektrikten korktum. Küçücük bir çikolata parçasıyla onları başka bir yere çekmeyi düşündüm, dolapta çikolata yoktu. Zaten ben bunları düşünürken de, ölmeye başlamışlardı. İzlemeye koyuldum. Daha önce bir belgesel izlediğimi hatırladım; bunlar hayalet karınca olarak adlandırılan türdendi. Bu yüzden miniklerdi. Yine aynı belgeselde, karıncaların böcekler arasında en büyük beyne sahip olan tür olduğunu da öğrenmiştim. 
 
Çırpınışları, içimde büyük bir umarsızlığa neden olurken; onların büyük beyinleriyle düşünmeyi denedim. Ne diyorlardı acaba birbirlerine tam o an? Muhakkak ki aralarından biri Tanrı’nın gazabına uğradıklarını söylüyor, bir başkası bunun yaşadıkları alandaki bir felaketten olduğunu iddia ediyor, bir başkasıysa yaşamak için kaçmayı deniyordu. O koloninin orada yaşadığı katliam, bana tekrar o mutfakta her şeyin BEN olduğunu gösterdi. Müşteriydim, yemeğim gecikmişti. Aşçıydım, derin bir kederde boğulmuştum. Patrondum, katliamla meşguldüm. 
 
Sona gelindiğinde, çıplak gözle görebildiğim tek bir karınca bile kalmamıştı. Tost makinesinin yeni bir deseni vardı. Mavi üzerine siyah benekler. Mavi üzerine siyah, yanmış, ölü karıncalar…
 
Bir süre öylece düşündüm. Az önce ruhlarını okşadığım peynir parçaları bana bakıyorlardı
sanki. Tost makinesindeki bagetler de bekliyordu. Bagetler demişken; size nasıl hayvansever olduğumu anlatmış mıydım? ...
 
İşte o an, BEN yeniden devreye girdi. Patron mutfağa geldi ve aşçıya dedi ki, dedim ki kendi kendime; hayat böyle. Yapabilecek hiçbir şeyin yok, onların sonu senin suçun değil. Bilerek yakmadın onları ve yine dedim ki kendi kendime; insanlar insanları katlederken sen karınca öldürdüm diye depresyona giremezsin!
 
Ben, ben, ben… Galip geldi. Ve son kurşunu da sıktı, patron dedi ki aşçıya; bagetleri servis etmelisin. Müşteriler o tostu bekliyor. Hayvanları sevdiğini biliyorum, karıncalar için üzüldüğünün de farkındayım. Fakat çark dönmeli. Karşında, insanlar onu yesin diye kendini feda etmiş bir tavuğun parçaları var ve sen onu çöpe atmayı düşünüyorsun. Çok yanlış. O bagetleri müşterilere servis etmelisin. Belki böyle bir şeyleri ziyan etmemiş olursun.
 
Yine haklıydı. Ben yine haklıydı. Trajik durum atlatılmıştı. Karıncaları öldüren ben değildim. Onların ölmesinin sebebi, orada bulunmalarıydı. Ayrıca karıncalar öldü diye, tavuğu ziyan edemezdim. Ziyan edemeyişimin sebebi çocukluğumda bana buyrulanlar değildi. Hep bundan nefret etmiştim, ekmeği ziyan etmekle bir etparçasını ziyan etmek arasında büyük fark vardı benim için. Buğday çöpe gidebilirdi, ama et gitmemeliydi. Çünkü bir canlıydı en nihayetinde ve sırf yenilsin diye öldürülmüştü. 
 
Sonrası bilindik hikaye dostlarım, Yağladığım ekmeğe önce peynirleri, üzerine de bagetleri yerleştirdim. Tavuklu ve kaşarlı tostum, aynı zamanda karıncalıydı da. Zihnim gibi.
 
Yerken düşünmemeye çalıştım, kızartılmış karınca parçacıklarının tadı da gelmiyordu ağzıma. Dahi aşçı, müşteriler tarafından alkışlanırken; patron cebinde küçük bir parça daha yer açmakla meşguldü.
 
Odama geçtim, tüm gün düşündüm. Hem üzgün, hem karışıktım. Ve sonra bir şey fark ettim; hayatın kendisi de, parça parça da olsa o mutfak gibi değil mi? İnsan her şey. Ama kimileri patron, zengin, baba, komutan ya da lider. Bazıları o katliamın sebebi değil mi? Savaşlarda bombanın atılmasın emrettikten sonra ya da kendi cebi için sayısız işçinin bir madende göçük altında kalmasından sonra bunu bir talihsizlik olarak niteleyen onlar değil mi?
 
Bazıları da karınca değil mi? Tüm hayatını çalışmakla geçirip, karıncaların çikolata parçasına koştukları gibi yalnızca tatlı bir hayata sahip olmak için yaşamalarına ve başkalarının artıklarıyla geçinmek zorunda olmalarına rağmen, o ilk saydığım sıfatlar tarafından öldürülüp, aşağılanıp, dövülüp, ezilmiyorlar mı?
 
Peki ya aşçı?
Aşçı da insan elbette ama en az benzeyeni; orta sınıftakiler gibi. Fakat onun sorunu; iyiyle kötü arasında dururken, iyinin yanında olması gerektiğini bilip de kötüye koşmak değil midir? 2’inci Dünya Savaşı sonunda rütbeli Alman askerlerinin, “biz sadece bize emredileni yaptık” demesi gibi.
 
Ben bir karıncayiyene böyle, bu düşüncelerle dönüştüm.
                                                                                                             08.03.2017

Yorumlar (7)
Başarısız YAZAR 9.03.2017 21:26
Vaktiyle bir fabrikada bekçilik yaptığım dönemde koca kulaklı, kahverengi derili cılız bir köpeği, Koreli çalışanların elbirliği edip , gece vardiyasında derisini yüzdüklerini görmüştüm göz ucuyla. Hani bildiğin... ama kendine bir yalan uydurmak adına görmemiş gibi yaptığın cinsten. Kaosun ortasından yürüyüp giderken bir hikaye uydurursun önce. Bir kurgu. Hayal dünyanı silip silip yeniden yazdığın bir deneme. Rolleri yeniden dağıtma. İnsan olduğunu hatırladığın sürece devam ettiğin bir deneme. Doğru yüzü görünceye kadar devam ettiğin bir deneme. Doğru renkte olduğunun ne önemi var ki hem. Domuzdu dersin mesela. Kahverengi küçük bir domuz. Yada iddaada yeni kazanılmış tuhaf bir kuzu. Belkide bir inek yavrusuydu. Nebileyim. Besin zincirinin başını tutmuş bir çiftlik hayvanı.

Hatırlıyorum da, kış yeni bitmiş, üstümde biriken karları elimin tersi ile ittirmeye ramak kalmıştı o günlere. Tuhaf bir duyguydu. Zam alıp mutlu olabilirmişim gibi bir hisse bile kapılmıştım. Ama o cılız hayvanın pembe etine bakmamaya özen göstermek. Olan oldu demek bile her şeyi allak bullak etmeye yetmişti. Tabi ki sersemlemiştim. Başım dönmüş ve kusmuştum ayrıca. Şimdilik elimden bu kadarı geliyordu. Bir sigara içip ne yapabilirim diye düşünmedim değil elbet. Beni bir katil yapmayacağını bildiğim halde birilerini öldüremezdim. Ama düşündüm. Bir sigara içtim. Öncede içmiştim. İçtim ve dışarıda zaman öldürdüm. Sonra bir şey oldu. Kimsenin beni öldürdüğüm zamana karşı tutuklamaya gelmediğini görünce odama yürüdüm. Bir sigara daha içtim bilgisayarın başında. Anında bir hayvan pornosu açtım. Ekranda çekik gözlü bir herif kendini düzdürüyordu. Ve başkaları. Bir kültürün bir başka kültür karşısında galip gelemeyeceği açıktı. Sıkılıp dışarı çıktım yeniden. Yolum hiç bitmeyecekmiş gibi uzundu. Fakat her şeye rağmen katlanabilirmişim gibi hissedip dönmemek üzere yürüdüm...

Sevgili dostum bu olayı şunun için yazdım. Yukarıda anlattığım gibi buda bir hikaye değil. Bu gerçek. Şimdilerde burada olmasalar da ismini gizlediğim bir kaç kişinin dışında hayatı betimleyen ender kalemlerden biriside sensin bu sitede. Ben yaşamaktan bir türlü yazmaya fırsat bulamıyorum. Yazdıklarınla en azından benim hafızamı geri getiriyorsun ya bu iyi bir şey. Bunu övgü olarak değerlendirme. Övgülerin amk. Buna ihtiyacın elbette yok. Ama söylemeden de edemeyeceğim. Sen gerçek bir yazarsın. Buralarda olman acıkçası işime geliyor. Ve iyi hissediyorum kendimi.

vera 4 9.03.2017 23:13
Övgü falan değil mesele onun farkındayım. Zaten övgünün en temelinde sağlam bir kötülük olduğunu "üst insan"dan beri biliyoruz herhalde. Sıkıntı şurada, o Korelileri ya da derisi yüzülen köpeği gözlerimle görüp hafızama kaydetmiş olsam muhtemelen ağır bir depresyonla boğuşurdum. Ama gözlerimle görmedim, birinin kalemi bana bunun var olduğunu söylüyor. İşte bu yüzden yazılıyor. Şu an bunlar fotoğraf olarak değil, kelime olarak zihnimde ve fotoğrafı istediğim gibi çizebilirim.
Hepimizin halısı, altına her şeyi süpürebileceğimiz kadar büyük. Mesele kalemin ya da kağıdın bir şeyleri halının altına süpürmemizi engelliyor olması. O yüzden de yazmaya devam etmenin ikimiz ya da halılardan bıkan herkes için birer varoluş meselesi olması gerek. Okuduysan bilirsin, Martin Eden'in sancısı gibi.
Ya da Hemingway'in ihtiyar adamı gibi. Okyanusta ne kadar savrulursak savrulalım, o balığı tutma inancından vazgeçmek koca okyanusu bile ağlatırdı.


Başarısız YAZAR 10.03.2017 15:38
Niyeti bozuk bir dostum yıllar önce her iki kitabı da okumamı tavsiye etmişti. Bu herif çok sevdiyse, hikayelerin içinde bana göre kesin bir şey kalmamıştır düşüncesiyle olur deyip yalan söylemiştim. Neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. Okuma bir yana, üç kepek çuvalı kitabımı da zeki öğrencileri olduğundan şüphelendiğim bir köy okuluna bağışlayıp, içindeki sakıncalı olması muhtemel olanlar yüzünden jandarmaya bir ihbar yemiştim. Bilirsin. 12 eylülde yada ona ramak kala doğanların, babalarıyla birlikte gözden düştüğü bir ülkede yaşamak ayrıcalığını çoğumuz bir şekilde deneyimlemişizdir. Doğru zamanı bekledim okumak için. Yada arkadaşımın hafızasının, bu olmazsa bile, en azından duygularının bir bölümünün silinmesini birde. Sanırım asıl neden buydu. Tuhaftır ama hala bekliyorum. Ama insana sonsuzluk hissini veren mavi okyanusun, Emingway'in ihtiyarının gözleri ile uyumlu birer ikiz kardeş olduğunu bir filmde görmüştüm. İkisi bir olup "Ben bir ağacı bir insandan çok severim" diyen Beethoven'a kafa tutuyorlardı sanki. Ve haklıydı bana göre. '' yazmaya devam etmenin, halılardan bıkan herkes için birer varoluş meselesi olması gerek '' diyen sana göre elbet.

Sanırım kalan çuvallarımın içine bakmanın zamanı geldi. En kısa zamanda okuyacağım. Not almayı oldum olası sevemedim. Bunu yapmayacağım. Ama belki üstünde tartışırız, ne dersin?

vera 4 11.03.2017 23:47
Tercih senin, okumanın da yazmak gibi bir mesele olduğunu düşünürüm. Ama tartışmak da ayrı bir mesele, o yüzden sen eğer okursan üzerine çokça konuşabiliriz.
-özellikle Martin Eden-
-ve yine özellikle Martin Eden için İş Bankası yayınları, Levent Cinemre çevirisi mükemmel-

Başarısız YAZAR 13.03.2017 16:25
Okumak bana göre de yazmak kadar önemli bir mesele sevgili dostum. Ölen insanların saçları, öldükten sonra girdikleri mezar odalarında yıllarca ve belkide sonsuza dek neden uzuyor sanıyoruz ki. Bu yüzden insanın kalbini kırabilir her şeyi okumak. Dikkat etmek lazım.

Bu arada Levent Cinemre çevirisi mi bilmiyorum, ama internette bir pdf dosya buldum. İş bankasının şimdilik paraya ihtiyacı olmadığını bildiğim için oradan okuyacağım. Tabi çok büyük bir fark yoksa.

vera 4 13.03.2017 18:44
Ben de aynı sebepten ötürü PDF'ini okumuştum zaten, hiçbir fark yok.

Başarısız YAZAR 13.03.2017 21:20
Biraz mola verdim...


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6437
2 Firari Fırtına 4485
3 Mustafa Ermişcan 3938
4 Hasan Tabak 3607
5 Nermin Gömleksizoğlu 3240
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3088
7 Uğur Kesim 3088
8 Sibel Kaya 2950
9 Enes Evci 2654
10 Turgut Çakır 2332

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2712 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com