vera 4  Mesaj Gönder

Popülerlik
Özgür Roman Sıralaması: 923 Puanı: 54

12 Mart 2017 Pazar 
Geç
Okunma: 415

Alfa, sisin kalabalık kadar yoğun olduğu bilinmeyen bir yerde açmıştı gözlerini.
Gözlerini açtığında karşılaştığı ilk şey gökyüzüydü, göremediği gökyüzü. Griden başka bir ton olmayan yükseklerden çabucak sıkılmıştı. Yattığı yerde daha alçaklara doğrulttu bakışlarını. Caddenin ortasındaydı. Ortasında kaldığı trafik, kovanını tehdit eden her şeye saldıran arıları andırıyordu. Korna ve küfür sesleri içinde kalktı oturduğu yerden. Orada bulunuşu, acelesi olan insanlara bir tepki gibiydi. Fakat bilinçsizdi, nasıl buraya geldiğini ve neden burada uyandığını hiç bilmiyordu. Trafiği aksatışını bilinçliyken de planlayabilirdifakat bilinci ona trafiği durduracak özgüveni hiçbir zaman vermeyecekti. Ama bunları sorgulayacak zamanı olmadığını hissediyordu.
 
Alfa ayağa kalktığında, en yakınındaki sürücülerin gözlerindeki heyecanı fark etti. Onları işkenceye daha fazla maruz bırakmadan çekildi yolun ortasından. Kaldırıma çıktığında hala şaşkındı. Sisi ve kirli havayı soludu. Tüm o gökdelenlerin arasında, uzaklardan dumanı kendisinden büyük, bulanık bir baca gördü. Hiç bilmediği bu yer, ona bir an çocukluğunu hatırlattı. Çocukken geceleri anne ve babasını özleyip mutfağa girdiğinde gördüğü ilk şey sigaralardan büyük dumanlar olurdu.
 
Alfa, kaldırımda da fazla uzun durmuş olacak ki, bu kez de kaldırımdaki trafiği aksatmıştı. Betalar bir uyarı anonsunu andırırcasına Alfa'ya çarpıyordu. Bu çarpışma yetmezmiş gibi bir de düşmanca bakışlarını fırlatmışlardı Alfa'nın yüzüne. Alfa'nın burada da, kaldırımda da bir kovan olduğunu fark etmesi uzun sürmedi. Fakat Betaların bu acelesini hala anlayabilmiş değildi. ''Belki'' dedi içinden, ''cennete giden otobüse sadece 3 bilet kalmıştır.'' Bu düşüncesinden hemen sonra, kalabalığın hiç yönelmediği bir yol aradı.
Bulamadı.
 
Artık bir mağara bulana kadar arıların kovanına katılmaktan başka çaresi kalmamıştı. Bal yapamıyordu ama kovanın ürettiği balı yemediği sürece yakalanmayacağı da bir gerçekti.
 
Alfanın bulunduğu bu kaotik yerde hiçbir işi olmamasına ve buraya nasıl geldiğini bilmemesine rağmen, arabaların ve Betaların acelesi onun da bir acelesi varmış gibi hissetmesine sebep oldu. Ki bu sahte hisleri, onun bulunduğu konumu sorgulamasına büyük bir engel teşkil ediyordu. Kaldırımdaki trafiğin bir yönüne kattı kendini. Kalabalık, sağa ve sola öyle kusursuz ayrılmıştı ki, kaldırımın yalnızca üç metre genişliğinde olması sürünün çift yönlü akışına engel değildi. Fakat bu sürünün içinde ilginç şeyler de vardı. Mesela yürümeye ilk başladığında gözlerinden, aradığı tek şeyin haz olduğu anlaşılan bir Beta görmüştü. Bir korna bağlamıştı burnuna bu beta. Diğer Betalar onu ve kornasını acelesi olduğu fikriyle bağdaştırsalar da, bu betanın tek amacı dikkat çekmekti.
 
Yine aynı sürünün içinde, gözlerinde samimiyet barındıran bir Betayla kesişmişti bakışları. Betanın gözleri Alfa'ya yaşlılığını hatırlatmıştı. Alfa da yaşlandığında(tek eğlencesi parkta oturmak ve gelen gideni izlemek olduğunda) bu Betan gibi samimi bakışlar saçardı etrafa. Hiçbir amacı olmayan bu bakışlar, amaçsızlığıyla doğru orantılı olarak hiçbir işe de yaramazdı. Fakat bu genç Betanın gözlerindeki samimiyetin yanılsama olduğu apaçık ortadaydı çünkü bu bakışlar işe yarıyordu. Beta önündeki her kişiye aynı samimiyetle bakıp önlerine geçiyordu. Alfa bu kurnaz betayı kutlamak istedi. Ama Alfa ona elini uzatana kadar, beta çoktan onun da önüne geçmişti.
 
Sis gittikçe artarken caddenin sonunda gözüken saat kulesi dakika başı ''Geç kaldınız !'' diye bağırıyordu. Kulenin bu koşullayıcı anonsu tekrarlandıkça arabalar ve Betalar senfonik olarak hızlarını bir kat arttırıyorlardı. Öyle ya, kule yeteri kadar sık tekrarlasa geç kaldıklarını, ışıktan daha hızlı olmaları ve Einstein'i çürütmeleri çok da uzun sürmezdi. Fakat işin ilginç yanı; arabaların ve betaların ışık hızını keşfetmeleri durumunda, bunun farkına varamayacak kadar sefil görünmeleriydi.
 
Alfa, acelesi olmayan bir şey ya da yer arıyordu. Çünkü bu kaos onu şimdiden yormuştu. Üstelik hala neden burada olduğunu da düşünememişti. Gözü şehrin mazgallarına ilişti, bir sıçan keşmekeşe aldırmadan ağır adımlarla mazgala doğru ilerliyordu. Kulenin son ''Geç kaldınız!'' anonsunda sıçan olduğu yerde bir an durup, tuvaletini yapmıştı. Alfa acelesi olmayan bir varlıkla karşılaşmıştı sonunda. Çünkü bu sıçan belli ki hiçbir şeyi umursamıyordu. Sıçanın gözlerindeyse boşluktan başka hiçbir şey göremiyordu.
Yeraltına inmek istedi Alfa. Yerin dibine.
 
Alfa yerin dibine inemedi.
Çünkü bir sıçan olmak temelde kaosu reddetmeyi değil, anlamayı gerektirir. Belli ki bu yaşlı sıçan kalabalığı çok iyi anlıyordu. Hem fareler ve insanlar, asla amaçlarına ulaşamazlar.
 
Alfa bir sıçan olamayacağını anladığında, bir Beta olmaya karar verdi ki bu, bu zamana kadar aldığı kararların en ilginciydi. Beta olması için, önce neye geç kaldığını öğrenmesi gerekiyordu. Hemen hemen her Betanın kolunda bir saat vardı. Uzun bacaklı(estetikle dizindeki çift yönlü kemiğini açtırmış olması muhtemel çünkü leylek gibi yürüyordu), yeşil gözlü(lens olduğu açıktı çünkü kahverengi olan sağ gözünün lensini belli ki aceleden takamamıştı) ve beyaz tenli bir betaya ''saat tam olarak kaç ?'' diye sordu. Beta sağ eliyle sol elindeki saatini hafif yerinden oynatıp anlamsız bir bakışla ''Geç kaldın'' dedi Alfaya ve hızla yürümeye devam etti. Fakat bu Beta saatini hafifçe oynattığında, saatin altındaki esmer ten de ortaya çıkmıştı. Alfa güneşten yarım yamalak yanmış insanları çok kez görmüştü. Pudrayla soğuyan insan onun için yeni bir deneyimdi.
Yapaylık midesini bulandırmıştı.  
 
Alfa geç kaldığını öğrendiğinde şaşırmamıştı çünkü bunu periyodik olarak zaten duyuyordu. Fakat çok yorulmuştu. Her neye geç kaldıysa da, temel olarak artık geç kalmıştı. Çünkü kule de, pudralı Beta da ona ''geç kalıyorsun'' değil, ''geç kaldın'' demişti. Bu yüzden aceleye de gerek yoktu. Durup dinlenmek istedi. Susamıştı da. Az ileride pankartlı bir genç ona doğru yaklaştığında yazıyı okuyabilmek için gözlerini ovuşturdu.
''Dinlenmek=10 dolar''
Alfa hemen cebini yokladı, geçerken on doları pankartlı gence uzattı.
Genç, makineli tüfeği andıran konuşmasıyla ona anlaşılmayan bir şeyler söyledi ve kısa bir nefes alıştan sonra, ''5 dakikan var'' dedi. Bir eliyle makbuzu andıran küçük, eskimiş bir kağıdı Alfaya uzatırken, diğer eliyle de köşedeki direği gösterdi. Alfa direğin dibine geldiğinde, ayakta duracak hali yoktu. Yalnızca dört kez geç kaldığını duyduğunda, kalkıp yürümeye devam edecekti. Bu sırada Alfa, elindeki yırtık kağıdı başka bir betanın ona çarpmasıyla kaçırdı parmaklarının arasından, kağıt uçtu. Alfa satın aldığı dinlenişinin 2. dakikasındayken uzaklarda fosforlu elbiseleriyle dolaşan iki köpek gördü. Bu mekanik köpekler kalabalığın arasından büyük bir ihtişamla geçerken etraftan ''işte, işte geç kalmayanlar'' diye sesler yükseliyordu. İki fosforlu, Alfa'nın yanına yaklaştığında, Alfa az önce elinden kayıp giden kağıt parçasını hatırladı. Belli ki, fosforluların fosforlarını korumaları için bu kağıda ihtiyaçları vardı.
 
Alfa, kendisinden güçsüz olan iki fosforlu tarafından darp edildiğinde, onların bu fiziksel yetersizliklerine rağmen var olan otoriter duruşlarının, güçlerinden değil, kararlılıklarından geldiğini anladı.
Alfa, geç kalmaya devam etmek zorunda bırakıldı.
Ve bu dogmatik otorite, onun midesini bulandırdı.  
 
Her adımıyla saat kulesine daha da yaklaşan Alfa, kulenin olduğu yerde bir şeyler bulabileceğini düşündü. Belki orası, geç kalan insanların dinlenme yeriydi. Alfa bunu gerçekten düşündü. Alfa, kendisinin de ''geç kalan'' olduğunu gerçekten düşündü. Bu ucu gözükmeyen kalabalık yanılmış olamazdı. Bu fikriyle beraber, adımlarını her seferkinden daha büyük bir iştahla attı Alfa. Artık o da bir ''Geç kalan'' olmuştu. Yine de takım elbiseli, hem fiziksel hem de zihinsel anlamda boyanmış bu kalabalığın içinde bir yalnız olduğunu düşünmekten alıkoyamıyordu kendini. Gençliğini hatırladı. Gençken çok kez ''ben farklıyım'' diye kandırmış  ve aynı oranda ''sen farklısın'' diye kandırılmıştı.
 
Alfa kuleye iyice yaklaştığında kulenin mekanik sesi ''Geç kaldınız!'' diye baskılarken beynini bulabilse, teslimiyet bayrağını çekecekti. Teslimiyet bayrağını çekse kule susmazdı elbette. Ama Alfa aklını bu basınçtan kurtaracak her yolu deneyebilirdi. Daha önce beynine böyle girebilen bir şeyle karşılaşmamıştı. Geç kaldığını kabullenmişti tamam, neye geç kaldığını bilmemesine rağmen kabullenmişti hem de, bu baskı niyeydi ?
 
Bir an dedesinin ona küçük dallardan kayık yapmayı öğrettiği günleri hatırladı. Kayığı yapmaları her seferinde bir saat sürerdi. Fakat kayığı denize sürebilmesi için genelde kırk gün daha beklemesi gerekirdi. Dedesi ona ''Kendi kayığına imzanı atmalısın.'' derdi.
''İmzan, diğerlerine benzememeli, işlemeli ağacın köklerine kadar. Bu yüzden evlat, imzanı bir kere atman yetmez. Onu benimsemen için, ona gerçekten sahip olabilmen için, onu istediğin yöne gönderip, istediğin şeyleri yaptırabilmen için denize salmadan önce sayısız kez üzerinden geçmelisin imzanın. Her seferinde de kanatmalısın dalı, bir sonrakinden daha fazla korkması için. Öyle ki, bir gün denize girdiğinde ona imza atmaya çalışan hiçbir dalgadan senden korktuğu kadar korkmasın. Öyle ki o dal, neden böyle olduğunu sorgulamadan bir kayık olduğunu kabullensin, senin kayığın olduğunu...''
Dedesi bu sözleriyle kalmıştı aklında, bir de mezar taşıyla.
 
Sisin, kozmetiğin ve kalabalığın kokusu da beynine giren mekanik ses kadar sert bir saldırıydı Alfaya. Fakat güzel anlar çok yakındı, yalnızca elli adım kalmıştı kuleye. Kulenin altında duran, zıplayan kalabalığı gördüğünde Alfa sevinmişti. Çünkü kalabalık yürümüyordu. Alfa kulenin dibine kadar girdiğinde, bu mahşeri kalabalığın sevinç çığlıkları da Alfanın yorgunluğu kadar büyüktü. Tüm Betalar ve arabalar inanılmaz bir enerjiyle zıplıyor, bir elleri havada ''Geç kaldık !'' diye bağırıyorlardı. Kalabalığın ortasındaki şişman, gözlüklü bir Beta ''Geç kalmak her şeyin en güzeli '' diye bağırırken onun sekiz adım gerisindeki başka bir Beta mutluluktan sarhoş olmuşçasına ağlıyordu. Yaklaşık bir kilometre boyunda, tonlar ağırlığında bir insan, kulenin önünde şiddetli bir orgazm yaşıyormuş gibiydi.
Betaların gözyaşları bile gözlerinden aceleyle akıyor, her gözyaşı bir öncekini domino taşı gibi iktiriyordu.
 
Kalabalık bir anda sessizliğe büründü. Alan, arkadan gelen Betalarla bütüne yeni parçalar eklemişti. Kalabalığın ortasındaki dev bir fosforlu elindeki kutudan çıkardığı bozuklukları etrafa saçıyordu. Mahşerin sıradışı eğlencesi bir anda yeni bir kaosa dönüşmüştü. Bozuklukları almak isteyenler, birbirini eziyor, bozukluk alanlarsa ellerini yalvarırcasına kuleye yönelterek ağlıyorlardı. Dinlenmenin on dolar olduğu bu yerde, bir bozukluğa ihtiyacı olup olmadığını düşündü Alfa. Madeninin cazibesine dayanamayıp, önüne düşen bir bozukluğu eğilerek almaya kalkıştığında, ezilme tehlikesini de göze almıştı. Fakat o bozukluğa ulaşmak üzereydi ki, kule beyne nüfuz eden sesiyle ''Başlayın'' dedi. Herkes  beş dakika önceki aceleci tavırlarını bu kez geldikleri yöne doğru yöneltti. Alfa, bozukluğu alamamıştı ama ezilmemişti de. Bu da kısmi bir zafer sayılırdı. Kalabalığın arasında yürümek istemese de, arkadan onu zorla yürüten aceleci dominolar vardı. Alfa ''birine dokunsam'' dedi, her biri yıkılırdı kuşkusuz.'' .
 
Kaos, Alfa'nın içinde kabullenmişliğe dönüşmüştü. Yürüdü, geldiği yöne doğru. Trafik akmaya devam etti, kornalar ve küfür sesleriyle hizalı. Derken çok uzaklarda yeni bir kule daha gördü Alfa. Hiç anlamlandıramadığı bu yerde, burayı sorgulama isteğini bile bulamadı içinde. Yapmak istediği tek şey yürümekti. Yürümek, bir bozukluğa sahip olabilmek için. Alfa, ilk bozukluğuyla yüzünü boyayacaktı. Çünkü biliyordu ki bu yüz ona artık kabullenmişlikten başka bir şey anımsatamayacaktı. 'Belki de insanlar bu yüzden boyanıyor' dedi içinden. Bu düşünceleri yaklaşık yirmi saniye daha devam etti.
Karşıdaki kule çığır açan bir mekaniklikle (tuvale dökebilseniz tamamen soğuk renklerden oluşan bir tablo olurdu) yeni bir anons buyurdu;
'' GEÇ KALACAKSINIZ ! ''
Kalabalık, mutlulukla homurdandı. Artık herkes daha keyifliydi. Sis bile güzel gözüküyordu Alfanın beynine. Çünkü Alfa geç kalmıştı. Üstelik yine geç kalacaktı ki bu daha büyük mutluluktu.
Ve sahip olduğu tek şey mide bulantısıydı.
 
***
***
 
Alfa, sabahın altısında gözlerini açmış olmasına rağmen duşunu almış, kahvaltısını yapmış ve takım elbisesini müthiş bir titizlikle ütüleyip giymişti. Alfa tüm bu işlerden biraz yorulmuş olacaktı ki penceresinin önündeki akvaryuma bakakalmış, hayale dalmıştı. Akvaryumun sağındaki kahveden ve solundaki sigaradan çıkan dumanlar akvaryumun tam ortasında birleşiyor, zaten bulanık olan suda daha derin düşünceler bırakıyordu. Buna rağmen balıklar içinde bulundukları fanusun bir köşesinden diğer köşesine muhteşem bir arzuyla yüzüyorlardı. Alfa bir köşeye ulaşan balıkları(sekiz tanelerdi) sadece iki tane yemle ödüllendiriyor, diğer köşeye ulaştıklarında iki yeni yem daha atıyordu. Tabi aralarındaki Meşe isminli en şişman balık, fosfor yeşili renginin cazibesiyle Alfanın dikkatini çekiyordu. Bu yüzden balıkların her köşeye ulaşmalarında, Alfa yemleri Meşe'nin önüne doğru atıyordu. İki yemden birini mutlaka Meşe yerdi, kalan bir yemse yedi balık arasında iç savaş çıkmasına sebep olurdu.
 
Mide bulantısına daha fazla katlanamadı, akvaryumun üzerine kustu.
Bu ani sarsıntı ve dışarıda düşen şimşekle bir an irkildi Alfa. Akvaryumun başında fazla oyalanmış olabileceği hiç gelmemişti aklına. Saate gözlerini yöneltirken, bir yandan da yalvarıyordu içinden çok oyalanmamış olmak için. Para yoksa, hayat da yok.
Alfa, saatin sekiz olduğunu gördüğünde hareketleri dışarıda düşen şimşekten daha hızlıydı.
Ayağa kalkıp ceketini giymesi, ağzından çıkan şu iki kelimeden daha kısa sürdü;
''Geç kaldım.''  

Yorumlar (3)
Başarısız YAZAR 13.03.2017 16:50
İçinde balıklar varken bir akvaryumun üstüne kusmak.. Bu çok hüzünlü.

vera 4 14.03.2017 21:20
Aslına bakarsan hikayeden çıkardığım kısa bir bölüm vardı. Alfa kalabalığın arasında savrulurken birden çamur yağmaya başlıyordu.
Fakat "gerçek"ten zaten uzak olan hikayeye daha da sapaklık katmak istemedim. Ama aslına bakarsan, Alfa'nın savrulduğu kurgusal evrende çamur yağıyor.
Sarı yeşil arası fakat ne olmak istediğini asla seçememiş bir ton, pis kokulu; sokakları da kokutuyor ama insanlar her şeye rağmen "geç kalmaya" devam ediyor.

Başarısız YAZAR 14.03.2017 21:34
Bir geçiş bulup o kısmına ilave edilemez mi peki? Yada yeniden kurgulanıp ( başka bir öykü de olabilir ) o kısmı değerlendirebilirsin. Bence oldukça sarsıcı. Kaosun başlangıcı gibi.


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6437
2 Firari Fırtına 4485
3 Mustafa Ermişcan 3938
4 Hasan Tabak 3607
5 Nermin Gömleksizoğlu 3240
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3088
7 Uğur Kesim 3088
8 Sibel Kaya 2950
9 Enes Evci 2654
10 Turgut Çakır 2332

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2769 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com