vera 4  Mesaj Gönder

Popülerlik
Özgür Roman Sıralaması: 923 Puanı: 54

31 Mart 2017 Cuma 
Bahçemde Bir Canavar Besledim!
Okunma: 493

Dostlarım, kıymetli vaktinizin bir kısmını rica ediyorum bu akşam. Çünkü size anlatmam gereken bir hikaye var. İsterseniz dinlemeyin, zira zaten yaşıyorsunuz bu hikayeyi. Fakat her gün penceremin ardından gelen seslere karşı sorumlu hissediyorum kendimi. Şimdi, bunu yazarken inanın bana sonunu bilmiyorum. Bu hikaye bittiğinde de sonunu bilmiyor olacağım. Çünkü bu hikaye seninle ya da benimle ilgili değil. Bu hikaye tam olarak “biz”le ilgili. Ya biz bileceğiz ya da hiçbirimiz bilemeyeceğiz.
 
Şu an bir noktadan eminim ki çoğunuz bu hikayeyi sonuna kadar okumayacak. Çünkü temelde bu hikayenin okunması gerekliliği konusunda size hiçbir şey vaat etmiyorum.
 
Bazılarınız bu satıra bile gelmeden daha önemli işleri olduğunu hatırlayacak. Bazılarınız 25 adım sonra vazgeçecek benim saçma alegorilerimi dinlemekten. Fakat bana bu hikayeyi yazdıran şey, birinizin okuma ihtimali. Sadece birinizin okuma ihtimali. İnanın bana, o bile heyecanlandırıyor beni. Olur da biriniz sonuna kadar gelirseniz bu sayfalar dolusu kelimenin, mutlaka anlayamadıklarını konuşmam gerek onunla. Çünkü mutlaka anlatamadıklarım olacaktır. Fakat olur da biriniz, biriniz son kelimeyi görecek olursa, bu hikayenin onun hayatının ta kendisi olduğunu kanıtlamak için onunla konuşmak isterim.
 
Beni, sizden kıymetli vaktinizin bir kısmını talep ettirecek kadar yüzsüzleştiren bu hikaye 4 küçük yavru köpekle ilgili. Tam 14 gündür onların sesleriyle uyuyup, onların sesleriyle uyanıyorum. Neden iki hafta değil de 14 gün dediğimi biliyorum sanırım; çünkü bu 14 günün her biri birer yıl gibiydi. 14 gün önce de aylardan Kasım’dı, bugün de Kasım. İlginç bir not olarak şunu da belirtmeliyim; hikayenin gerçek temeli 78 gün önceye dayanıyor. Ve bilmiyorum inanır mısınız ama o gün de aylardan Kasım’dı! Fakat biz bu öyküde 78 gün önceden bahsetmeyeceğiz. Çünkü artık hepimiz biliyoruz ki fikirlere bağlılık, matemden çok daha önemli.

 
Gün 1
 
Aslında her şey 14 gün önce yatağımda gelecekle ilgili hayallere dalmışken, bir köpeğin acı çığlıklarıyla irkilmeme dayanıyor. Açık olan odamın penceresinden içeri giren bu çığlık tüm odamı inletmişti. Telaşla yatağımdan kalkıp başımı camdan dışarı uzattım. Küçücük bir bahçemiz vardı ve bahçemizin pencereme dayandığı yerin hemen altında bir anne köpek, 3 yavrusuyla birlikte yatmaktaydı. Yavrular belli ki yeni doğmuşlardı. Fakat anne köpeğin söyleyecek bir sözü daha vardı. Gözlerinde bir damla yaş gördüm. Belli ki acı çekiyordu. Bense irkilmesin diye o, gizlice izlemeye başladım onu. Anne var gücüyle zorladı kendini ve işte Kurabiye, 14 gün önce, o gece, o an doğdu. Neden bilmiyorum, o an kurabiye adını vermek istedim ona. Kurabiye adını hiç sevmedi ama bu isim yeryüzünde en çok ona yakışıyordu sanki.
 
Diğer üç yavrudan farklı olarak Kurabiye gözleri açık doğdu ve biraz şişmandı. Ona olan ilgim 10 dakika kadar sürdü. Fakat ben hayatım boyunca böylesine güçlü bir yeni doğan görmemiştim. Sonrasında diğer sessiz, masum ve gözü kapalı yavruları incelemeye başladım. Niyeyse hemen benimsemiştim onları da.
 
Yavru köpeklerden biri, diğerlerine nazaran çok daha çelimsizdi. Zayıftı. Vücudunda birçok
yara vardı. Henüz gözlerini açmamıştı. Fakat hayata gözlerini açtığında diğerlerinden daha kızgın olacaktı, belki de daha saldırgan… Onu, anne karnında dışlamışlar gibi bir hali vardı. Güneş’te yanmışçasına karaydı, koyuydu, yaralıydı ve kızgındı. Ona hemen Güneş ismini koydum. Sanıyorum bu tercihimin sebebi; onun, Güneş’in doğduğu yerden geliyormuş gibi nefes alıp veriyor olmasıydı!
 
Yavrulardan bir diğeri ne Kurabiye kadar güçlü, ne de Güneş kadar çelimsizdi. Onun en belirgin özelliği bıyıklarıydı. Diğer yavrulardan bariz şekilde daha uzun bıyıkları vardı bu yavrunun. Ayrıca gözlerinden biri maviydi. Bu yüzden ona hemen Kurt ismini verdim. Sonraları çok şaşırdım bu iki isim seçimime. Çünkü Kurt, kardeşi Güneş’i asla sevmedi. Ondan her zaman nefret etti. Kurt, Güneş yanlarında olmadığı zaman hep daha mutluydu. Sanki bir Sibirya kurduydu. Ben Güneş’ten böylesine nefret eden bir varlık görmemiştim daha önce. Güneş ve Kurt sağlıklı doğmuş olabilirdi fakat emin olduğum tek şey; onların kardeşliklerinin ölü doğduğuydu!
 
Son yavrumuz ise kilo ve güç olarak Kurabiye’ye en yakın olanıydı. Fakat bu yavruda ilginç olan; iki gözünün altındaki büyük torbalardı. Çok yorgun bir yavruydu bu, yarı uyuyordu yarı yaşıyordu. Dikkatlice bakıp gözlerinin altındaki torbaları saydım. İki gözünde üçer, toplamda altı tane gözaltı torbası vardı bu yavrunun. Ne trajik ama; Dünya’ya yaşlı doğmak… Sanki yaşlıydı, yıllar öncesinden geliyordu. Sanki annesinin karnında diğer yavrulardan çok daha uzun süre yaşamıştı. Kim bilir, belki de sahiden öyledir… Hemen isim bulamadım ona fakat sonra cuk oturttum: Altı! Evet, yanlış duymadınız dostlarım; ona Altı ismini koydum. Çünkü bu yavrunun gözlerinin altındaki torbalar mızrağın ucundaki birer oku andırıyordu. Altı! Evet, kesinlikle Altı.
 
Onlara birer isim bulduktan sonra bir süre gizlice izledim onları. Sonra, esneye esneye yatağıma döndüm. Yatağıma dönerken sabah onlara süt koymanın planını yaptım. Tam dalacaktım ki uykuya, anne köpeğin odamı inleten son çığlığıyla irkildim. Şaşırmıştım, ilk anda annenin bir doğum daha yaptığını düşündüm. Heyecanla yatağımdan kalkıp pencereye koştum. Bir de ne göreyim! Anne köpeğin boğazına kocaman bir hançer saplanmıştı dostlarım. Anne de oracıkta can vermişti. Annenin boğazından akan kanlar başta Altı’ya olmak üzere Kurt’a ve Güneş’e damlıyordu. Kurabiye biraz daha uzakta yatıyordu olan bitenden. Ona kan bulaşmamıştı.
 
Dostlarım inanır mısınız o an hemencecik gözlerim doluverdi. Anneye bunu kimin yapmış olabileceğini düşünüyordum ki saniyesinde fark ettim; üst katın balkonundan düşmüş bir bıçaktı annenin boğazına saplanan. Tesadüf işte! Fakat çok üzülmüştüm. Uzun süre yavruları seyrettim o gece. Ölü annelerinin memelerinden süt içmeye çalışıyorlardı. Uzun süre içtiler de…
 
Tüm bunlar olup biterken ben, demirliklerle korunan odamın penceresinden olanı izlemekle meşguldüm. Bana nasıl olsa bir şey olmayacaktı!
 
 
Gün 2
Bir önceki gece herkesten geç uyumama rağmen o sabah mahalledeki herkesten önce uyanmıştım ben. Sütçü Cemil amcadan bile! Gözlerimi açtığımda ilk duyduğum minik mırıldanmalardı. Tam pencereye koşacaktım ki çok ilginç bir şey duydum. Önceki gece doğmuş yavrular konuşuyorlardı! Sadece iki dille ilişkim olmuştu bu zamana kadar. Birincisi zaten ana dilimdi, ikincisi de yarım yamalak konuşabildiğim bir dil.
İkinci dil üst kattan o bıçağı aşağıya atarak anne köpeğin ölmesine sebep olan üst komşumuzun ana diliydi!
 
Fakat ilginçtir ki bu yavrular Türkçe konuşuyordu. Yani benim tam olarak(!) bildiğim tek dil olan Türkçe, duyuyordum onları. Şimdi burada bazı dostlarım “Saçmalık! Ulan eniklerin konuştuğu nerede görülmüş?” diye sorabilir bana. Sevgili dostlarım, bazı hayvanların destan yazdığı Dünya’da köpekler neden konuşamasın?
 
Sanki aralarında bir tartışma vardı ve ben, bu pek tanımadığınız, sizden hiçbir farkı olmayan dostunuz, ilk olarak Altı’nın sesini duydum.
 
ALTI: Kardeşlerim, annemiz öldü. Bu yüzden süt gelmiyor artık.
 
Altı, adına ve yaşlılığına yakışırcasına ilk anda fark etmişti olan biteni. Ama diğerleri durumun pek de farkında değildi. Tabii aralarında durumun farkında olup da, bundan söz etmek istemeyenler de vardı.
 
KURABİYE: Ne diyorsun sen be! Anne hiç ölür müymüş? Anne dün gece yeniden doğdu!
İşte o an başladı Kurabiye ve Altı’nın dalaşı. Bu noktada Kurt, konuşulanlarla pek ilgilenmiyordu. Çünkü o, o sırada Güneş’i ısırmaya çalışmakla meşguldü. Zaten duymadı da Kurabiye’yi ve Altı’yı. Güneş ise yaşamaya çalışıyordu. Derin yaraları vardı ve buna rağmen Kurt onu ısırmaya çalışıyordu.
 
Apar topar mutfağa yürüdüm. Belli ki bu konuşabilen yavruların süte ihtiyacı vardı. Hemen buzdolabını açtım ve bir kaba süt doldurdum. Bahçeye çıktım, hava buz gibiydi. Malum, aylardan Kasım’dı. Bilirsiniz dostlarım, bu ülke de en soğuk aydır Kasım. Titredim, yalnızlığımıza irkildim. Sonra ürkek adımlarla yavruların olduğu yere yaklaştım. Onları korkutmamaya çalışarak süt kabını yere koydum. Beni gördüklerinde konuşmayı kesmişlerdi. Bir süre içmelerini bekledim, hareketlenmediler. Ben de benden korktuklarını düşünüp odamın penceresine döndüm ve onları oradan izlemeye koyuldum. Altı, Güneş ve Kurt kaba yaklaşıyordu ki Kurabiye önlerine geçti. Ve kardeşlerine şöyle bir nutuk çekti:
 
KURABİYE: Kardeşlerim, siz uyurken annem bana çok hasta olduğunu ve iyileşmesi için süte ihtiyacı olduğunu söyledi. Şimdi, eğer bu sütü biz içersek annemiz asla iyileşemez. O yüzden bırakalım da annemiz içsin!
 
Kurabiye’nin bu vaazı Altı’ya sökmemişti. Fakat Altı tam ağzını açacakken Kurt gür sesiyle bağırdı:
 
KURT: Eğer doğru söylüyorsan… anne yaşıyorsa bırakalım da anne içsin.
 
 KURABİYE: Fakat bana, biz bakarken içemeyeceğini söyledi. Yavruları açken süt içmekten çok utanırmış. O yüzden kardeşlerim, arkamızı dönelim ve bırakalım da annemiz rahatça içsin sütü. İçsin ki iyileşsin. İyileşsin ki bizi yine beslesin!
 
Altı, bu öneriye içten içe karşı çıkıyordu. O annenin öldüğünü biliyordu fakat Kurt ve Güneş’in hiçbir şey demeden arkalarını döndüğünü görünce -ki Güneş bu noktada sütle de ilgilenmiyordu, o bahçenin çimlerini parçalamakla meşguldü-, Altı da kitleye boyun eğdi ve arkasını döndü. Fakat ben gördüm dostlarım! Kurabiye bir kap sütü tek başına yuttu! Kardeşlerini kandırmıştı.
 
 
Akşama doğru bir kap daha süt koydum yanlarına. Bu sırada bir şey fark ettim. Kurabiye arada bir bahçenin diğer yanına geçiyordu. Orada hiç gülmeyen bir kara kedi vardı. Ve Kurabiye o gülmez kara kediyle sürekli bir şeyler fısıldaşıyordu. Kurabiye diğer tarafta olduğu için üç yavru sütten ancak birer yudum içebildiler. Çünkü Kurabiye koşar adım yanlarına geldi ve onlara bağırdı:
 
KURABİYE: Durun, durun! Sütü nasıl içersiniz! Sabah annemizin nasıl mutlu olduğunu görmediniz mi? Sütü bırakın ve arkanızı dönün. Annemiz iyileşmeli!
 
Üç yavru irkilerek geri çekildi. Altı tam bir şey soracak gibi oldu ki, Kurt gözlerini duvara çevirince yuttu sorusunu. Fakat ben yine gördüm dostlarım! Kurabiye bir kap sütü yine tek başına bitirdi!
 
 
Gün 3
 
O sabah sütçü Cemil amcanın bağırışına uyandım. Gözlerimi açıp da pencereme geldiğimde sütçü Cemil amca bizim bahçenin önüne gelmiş yavrulara bakıyordu.
Sizin de sütçü Cemil amcalarınız vardır, o ve onun gibilerin hayata ne kadar düşkün olduğunu bilirsiniz. Filizlenen küçücük bir dal görseler, içleri cız eder onların. İşte sütçü Cemil amca da öyle biriydi. Amca bizim eniklere uzaktan bakarken öylesine sevgi doluydu ki…
Sütçü Cemil amca arkasından küçük bir kap çıkardı ve bana hep kömür sobasını andıran uzun, demir sürahisinden kaba süt koydu. Bizim bahçeye minik adımlar atarak girdi, belli ki bizi uyandırmak istemiyordu. Mahalleyi “Süüüüüüt vaaaaar!” diyerek uyandıran bu amcanın, bizi uyandırmamak için bahçeye minik adımlarla girmesi de onun masumiyetinin son kanıtı olsun.
 
Eniklerin önüne itti sol eliyle kabı, içmesini bekledi fakat eniklerin ürkek bakışlarına daha fazla katlanamayarak bahçeden çıktı. Altı ve Kurt hemencecik duvara döndüler yüzlerini, Güneş ise zaten sütle değil bahçeye zarar vermekle meşguldü. Bu arada Güneş’in bacağında kocaman bir yara gözüme çarptı. Belli ki yeni açılmıştı bu yara. Kurt’un ağzındaki kandan anladım, Kurt onu çok fena haklamıştı! Fakat tüm olup bitene rağmen Güneş’te ilginç bir kararlılık vardı. Sanki “kafamı kesmedikçe beni yere düşüremezsiniz” der gibi ayakta duruyordu. Vahşi bir güçtü onunkisi, ayakta kalmayı hepimizden iyi biliyordu belli ki!
O gece eniklere süt vermedim. Çünkü bu arsız Kurabiye’yi daha fazla şişirmek istemedim!
 
 
Gün 4
 
Her yönüyle ilginç bir gün oldu benim için. Her sabah olduğu gibi kalkıp yavrulara süt koydum. Kurabiye’yi kucağıma alıp bahçenin diğer köşesine bıraktım ve yanımdan geçip diğer eniklerin yanına gitmesine izin vermedim.
 
Bu benim için devrimci bir eylemdi dostlarım. Odamdan çıkıp üç yavru enik doysun diye bir şeyler yapmaya kalkıştım. Kurabiye’ye izin vermedim.
 
İzin vermedim, vermedim de olan bitene inanamayacaksınız dostlar!
 
Enikler, tam sütü içiyordu ki, şu geçen günkü hiç gülmeyen kara kedi üstüme çullandı. Alnımın ortasına geçirdi tırnaklarını, öyle bir çizdi ki yıllar geçse de o yara kapanmayacak biliyorum. Tabi can havliyle bıraktım Kurabiye’yi. İçeri koşup yarama tütün bastım.
Akşam olduğunda penceremden köpeklere baktım. Kurabiye hem boy atmış, hem de fazlasıyla kilo almıştı. Onu gören 4 gün önce doğduğuna asla inanmazdı.
 
Diğerleri… Diğerlerinin kemikleri sayılıyordu. Küçücük kalmışlardı. Fakat ben yine de bir umut kaba yeniden süt koyup yanlarına götürdüm. Bu kez aralarındaki ilişkiye karışmadan odama geri döndüm. Altı şöyle dedi:
 
ALTI: Kurabiye, biz hep arkamızı dönüyoruz ama sen asla bizim yanımızda olmuyorsun. Senin arkanı döndüğünü nereden bileceğiz?
 
KURABİYE: Ne yapacaktım Altı? Annemizin sütünü mü içiyorum yani? Yalancısın, ben annemi kurtarmaya çalışıyorum. Senin yaptığına bak! Peki, öyle olsun! Ben annemin bir şeye ihtiyacı olur diye yanında duruyordum. Ama şimdi, bana inanın diye yanınıza geleceğim. Görün bakın, yanınızda duracağım ve döndüğümüzde o süt bitmiş olacak. Annem yaşıyor, sadece sizinle konuşmaktansa, benimle konuşmayı tercih ediyor. Utanacaksın Altı! Görelim bakalım!
 
Kurabiye büyük adımlarla diğer üç eniğin yanına geldi. O da diğerleri gibi yüzünü duvara döndü ve dördü birlikte annelerinin sütü içmesini bekledi. Özür dilerim dostlar, üçü annelerinin sütü içmesini beklerken Kurabiye başka birinin sütü içmesini bekliyordu!
O sırada bahçenin demirliklerinde görünen kara delik, şu beni tırmalayan ve hiç gülmeyen kara kediydi! Onu görür görmez irkildim. Yaram hala acıyordu ve içgüdüsel olarak daha da derine saklandım. Bir de ne göreyim! Kara kedi tüm sütü içti ve hemencecik bahçeden kaçtı. Kaçarken Kurabiye’nin poposuna ufaktan dokundu, sanki “işlem tamam” der gibi.
Kara kedi bahçeden gittiğinde Kurabiye kardeşlerine şöyle söyledi:
 
KURABİYE: Kardeşlerim, annemiz sütü içmiştir. Dönüp kontrol edebilirsiniz, kap dolu ise ben yalan söylüyor olacağım. Fakat kap boş ise Altı’nın benden özür dilemesi gerekiyor. Ve belki annem onu bana yalancı dediği için cezalandırır, bilmiyorum.
 
Dördü birden yüzlerini kabın olduğu yere döndüler:
 
KURT: Kap boş! Annemiz yaşıyor. Ve iyileşecek. Bundan sonra hiçbir zaman onun sütünü içmeyeceğim. Siz de içmeyeceksiniz. Haklıymışsın Kurabiye, annemiz yaşıyor!
 
KURABİYE: Ben söylemiştim size. Şimdi bana inanmadığı için Altı’nın benden özür dilemesi gerek! Eğer benden özür dilerse onu anneme şikayet etmeyeceğim.
 
Altı ve Güneş olup bitene pek anlam veremediler. Onlar annelerinin öldüğünün farkındalardı fakat sütü kim içmişti? Altı bir dümen olduğundan emindi, Güneş de öyle. Fakat Güneş hiç konuşmadığı için, onun özür dilemesi gerekmiyordu. Altı da olgunluğundan ödün vermek istemiyordu. İstemeye istemeye, utana sıkıla Kurabiye’nin önüne geldi ve eğildi:
 
ALTI: Sana yalancı dediğim için özür dilerim Kurabiye. …
 
O gece yatağıma girerken hiç de huzurlu değildim. Olan biten hoş değildi. Sahnede koskocaman bir tiyatro vardı ama oyunculardan bazıları bunun farkında değildi, alnımda kocaman bir yara vardı ve daha da kötüsü: Kurabiye’den ve gülmeyen kediden korkuyordum! Annenin ölü bedeninin üzerini sinekler kaplamıştı. Sinekler, yakıyordu. Sinekler hep yaktılar.
 
Gün 5
 
En acı verici olan - ki bunu hikayenin sonunda daha iyi anlayacağız – tüm bunlar olup biterken benim bir uyur gezere benziyor olmamdı. Bir kez müdahale etmek ister gibi oldum olan bitene, onda da gülmeyen kara kediden dayağı yedim.
 
Beşinci gün ise pek de farklı bir şeye gebe değildi. Sadece Güneş’in artık bu tiyatrodan sıkılmaya başladığını hissettim. Altı, olan bitenin az biraz farkındaydı fakat elinden bir şey gelmiyordu. O da güçsüzleşmişti. İlk gün ona karizma katan yaşlılığı, acı verici bir hastalığı andıran bir yüz ifadesi barındırmaya başlamıştı onun yüzünde. Ah dostlarım! Siz Altı’yı tanımıyorsunuz! Dirilir o dirilir…
 
Beşinci gün boyunca üç kez süt koydum önlerine. İlkini Kurabiye hüpletti, ikincisini kara kedi. Artık sütü hüpletme konusunda öylesine uzmanlaşmışlardı ki son sütü ikisi birlikte hüpletmişlerdi. Öyle eminlerdi ki diğer 3 eniğin arkalarını dönmeyeceğinden! Tüm sütü bitirdiler ve o gecenin sonunda Kurabiye artık kardeşlerinin iki katı büyüklüğünde, bir enikten ziyade bir “hayvan” olarak nitelendirilebilecek boyutlara ulaşmıştı.
 
Dostlarım, bu; kötü bir gündü. Çünkü o gece Kurabiye 47 kez havladı. Bunlar o zamana kadar duyulmuş en güçlü havlamalardı. Artık resmi ve reel bir hayvandı.
Kurabiye o gece bahçedeki balkonu andıran tümsekten kardeşlerine şöyle bir vaaz çekti:
 
KURABİYE: Kardeşlerim, bugün annemden sizlere selam getirdim. Sizinle hala konuşmak istemiyor çünkü halinden utanıyor. Birkaç gün sonra iyileşeceğini söylüyor. Eğer sütü ona bırakmaya devam ederseniz o da iyileştiğinde bol bol süt verecekmiş, sizi bol bol sevecekmiş, öyle söylüyor. Kardeşlerim, bu bahçede kardeşçe yaşadığımız günlerin hatırına, sizlerden annemi kurtarmak için giriştiğimiz bu yolda onu ve beni yalnız bırakmamanızı rica ediyorum. Annemiz, bizim için yaşamaya çalışıyor! Ve ben onun tek elçisiyim…
 
Vaaz bittiğinde Kurabiye boylu boyunca uzanıp uyumaya koyuldu. Diğerleri ise açlıktan bahçenin dibinde tek tük kalmış, soluk çimenleri kemiriyordu.
 
 
Gün 6
 
O sabah sütçü Cemil abi yine süt getirdi bahçemize. Yine parmak ucalarında yürüdü. Fakat ben uyanıktım. Sütü koydu, eniklere dokunmak, onları okşamak istedi ama korktu; yapamadı. Arkasını dönüp bahçeden çıktı, son bir bakış attı eniklere ve o sırada penceremde dikilmişken ben, göz göze geldik sütçü Cemil abiyle. Cemil abi put gibi kaldı, yüzü dondu. Başıyla küçük bir selam verirken bana, yüzü kıpkırmızı olmuştu bile. Ağzından hiçbir kelime çıkmadı fakat ben hayatım boyunca bir insanın öylesine utandığını görmedim. O günden sonra Cemil abi bırakın bahçemize izinsiz girmeyi, bizim evin önünden asla geçmedi. Muhtemelen, onun bahçede hırsızlık yaptığını düşündüğümü sandı. Fakat görmedim işte bir daha Cemil abiyi. Keşke görebilseydim.
 
Bu arada Cemil abinin getirdiği süt, organik süttü ve çok lezzetliydi. Cemil abinin süt getirdiği sabahlar Kurabiye sütü kara kediyle paylaşmıyordu. Kara kedi yanaştığında diş gösteriyor, onun bahçeden çıkmasına sebep oluyordu. O an anladım ki Kurabiye eniklikten hayvanlığa terfi ettikten bir gün sonra da canavarlığa terfi etmişti. Fakat reel ve resmi bir canavar değildi henüz. Ama yine de inanın bana dostlarım, bu hızı bilim-kurgularda bile bulamadım.
 
Kurabiye’den git gide korkmaya başlamıştım. Artık kara kedinin boyutlarındaydı. Sürekli süt içtiğinden dolayı dişleri de çok kuvvetli gözüküyordu. Hatta bazen gidip Güneş’i ısırdığı oluyordu. Güneş mücadele etmek istiyordu etmesine ama Güneş’in mücadelesi Kurabiye’den çok bahçedeki çimlere zarar veriyordu. Kurabiye Güneş’i dövmekten sıkıldığında ise Kurt’u çağırıyordu yanına. Ona bir şeyler fısıldıyordu ki bu fısıldamaları bir kez duydum:
 
KURABİYE: Kurt kardeş, Güneş, annemizin sütünü içeceğini söylüyor. Bu terbiyesizliğine bir cevap vermeli!
 
Kurabiye bunu dediği anda Kurt Güneş’e koşuyor ve onun cılız bedeninde bir delik daha açıyordu. Fakat Güneş ölmemekte direniyordu. Bu direnci ise; Kafka’da bile göremedim. Tüm bunlar uyurken Altı ne yapıyordu sanıyorsunuz, elbette uyuyordu. Altı yaşlı bir yavru dostlarım, uyumalı!
 
 
Gün 7
 
Sessiz, tatsız bir gündü yine.
Korkumdan artık odamdan çıkamaz olmuştum. Kara kedinin açtığı yara hala kapanmamıştı. Artık ben resmi ve reel bir korkaktım. Her sabah ve akşam Kurabiye’nin karnını doyurmak için bir kap süt koyuyordum penceremin altına. Altı, Kurt ve Güneş arkalarını dönüyor, Kurabiye ise bazen yalnız, bazen kedi ile birlikte sütü hüpletiyordu. Kedi hala hiç gülmüyordu.
 
Bir canavara Kurabiye adını vermiş olmam büyük bir trajedi gibi görünebilir size fakat öyle değil.
 
Size yalan söyledim dostlarım. Beni affedin. Kurabiye’ye ismini o doğar doğmaz koymamıştım.
 
Beni affetmeniz için size bir sır vereceğim: Kurabiyeye adını 11’inci günde verdim. Kurabiye’ye o ismi verirken, zaten bir canavardı kendisi. Fakat siz de bilirsiniz dostlarım, Dünya’mızın ilk global nesli; yani bizler, Y kuşağı… Büyüklerimiz benim de içinde bulunduğum bu çok gizli örgütü yaratırken(!), bizim elimize mizahtan başka bir silah vermemişler. Kurabiye’de buradan geliyor işte. Hikayeyi yazarken hep duvardaki Kurabiye’ye baktım.
 
Gün 8
 
Evet dostlarım, uzun süredir uyuyan Altı’nın uyanması gereken gün geldi de çattı! O gün, pek ilginç şeyler oldu. Her zamanki gibi Kurabiye kardeşiniz diğer kardeşlerini ayakta uyuturken; Altı’nın kafasına çok geç kalmış bir taş düştü. Altı bir anda o yorgun gözlerini parlattı. Bir yuvarlak gözlük bulmuş nereden bulmuşsa! Ve artık gözlerinin altındaki oka benzer torbalar, kılıca benziyordu.
 
İlk heyecanla torbaların oka benzer halinin, kılıca evrilmesinden oldukça hoşnut kaldım. Fakat zaman içinde torbaların sabit kaldığını gördüğümde kendi heyecanıma üzüldüm. Ayrıca bu kılıç metaforu bir soy isim gibi üzerine yapışmıştı Altı’nın. Kılıçların keskinliğini kimse tartmadı.
 
Artık Altı, daha sert bir savaşa girecekti Kurabiye ile. Fakat Kurabiye iki patisi üzerinde durduğunda neredeyse bir metreye ulaşıyordu. Altı ise olsun varsın yirmi beş santimdi.
O gece Kurabiye’nin havlamaları tüm mahalleyi inletti. Artık bize ait bir mesele değildi bu. Özel değil genel havlamalardı bunlar.
 
Kurabiye artık rahatça dövüyordu kardeşlerini. Güneş, yine bildiğiniz gibi, her zaman dayak yiyordu fakat bir kum torbasından daha dirayetliydi. Yıkılmıyordu bu arkadaş. Kurt.. Kurt mu? Kurt öylesine masumdu ki, annesinin hala iyileşeceğini umuyordu. Batan geminin kurduydu o. Soğuğu sever, Güneş’i döver, Kurabiye’ye saygı duyardı. Altı’yı ise sadece izliyordu Kurt, başka bir şey değil.
 
 
Gün 9
 
Yalnızca uyudum. Hiç uyanmak istemedim, hiç uyanmamaya uyudum. Dışarıdan çığlıklar geliyordu. Eniklerin her biri bir canavar tarafından dövülüyordu ve ben uyudum.
Korktum dostlarım, korktum. Uyumadım, uyur gibi yaptım. Uyumadık. Korktuk.
 
 
Gün 10 - Sessizlik
 
Yalnızca uyudular. Bahçemde fırtına öncesindeki sessizlik hali vardı sanki. O sürekli havlayan Kurabiye bile pek fazla havlamadı. 4 kez süt koydum. 2’sini içti Kurabiye. O kadar kilo almıştı ki, bahçeyi bile yiyebilirdi. Nitekim 11’inci günde bunu da deneyecekti de neyse.
Kurabiye artık içtiklerinin bazılarını kusuyordu ve o günün gecesine bahçenin içine bir kutu büyüklüğünde çukur kazdığını gördüm. Fazla gelen sütleri oraya döküp biriktirmeye başlamıştı. Kimse fark etmedi önceleri, onu izleyen gülmez kara kedi dışında.
 
Bu arada size ilginç bir ayrıntı daha vereyim. 10’uncu günde bu gülmeyen kara kedinin aslında üst komşumuzun kedisi olduğunu fark ettim. Onu üst komşumuz yediriyordu. Ama doymuyordu elbette. Kurabiye’nin içemediği sütü paylaşmaktansa bahçede kazdığı kutuya koyması kara kediyi kızdırmış olacak ki, bir kez kavga ettiler Kurabiye ile. Kurabiye kedinin neredeyse iki katıydı artık. En azından bu bahçe içinde öyleydi. Kara kedi Kurabiye’nin dişlerini görünce geri çekildi. Gülmeyen kedi de üst kattaki balkonuna tırmandı. Fırtınayı oradan izleyecekti.
 
 
Gün 11 – Fırtına
 
Hayatımdaki en kaotik gündü dostlarım. Neler olmadı ki? Şimdi her birini size nasıl anlatacağım…
 
Fırtınalar kesilmedi dostlarım. Şu sizden hiçbir farkı olmayan kardeşinizin bahçesi, her duyguyu yaşadı o gün. Kâh gökkuşağı düştü çimenlerin üzerine, kâh kara bulutlar. Bazı çimenler – ki onları çoğu zaman kendimden bile fazla seviyorum artık – yalnızca özgür hissettikleri için öldürüldüler. Neler olmadı ki dostlarım…
 
Şimdi sıkı durun, tüm günü anlatacağım size.
11’inci gün, 12 ay boyunca hiç uyumadım ben. Sabah olana dek, her şeyi izledim. Bizim mahallemiz pek de güzel değildir dostlarım. Bahçeler hep kötü kokar, kırmızı kırmızı boyalar vardır üzerinde. Nar mı, yasak elma mı yoksa kan mı hiç çözemedim. Ya da belki de hepsi aynı şeydir dostlarım, olamaz mı? İşte bizim bahçemiz, bu berbat mahalledeki en güzel bahçedir. Ama mahallemizin iklimi çorak olduğundan mı yoksa başka bir şeyden mi pek bilemeyeceğim; yalnızca bir gül vardır bahçemizde. O da artık Dünya’nın en güzel gülüdür gözümde.
 
Gün aydığında, kahvemi elime alıp bir sigara yaktım kendime. Oturdum pencere önüne, canavar Kurabiye ve üç zayıf eniği izlemeye koyuldum. Gün ortasını biraz geçtiğinde bir anda Kurabiye’nin hareketlendiğini gördüm. Daha önce balkon olarak kullandığı tümseğe çıktı ve arkadaşlarına döndü:
 
KURABİYE: Kardeşlerim, annemin daha rahat yaşayabilmesi için bahçedeki bu gülü yok etmemiz gerekiyor. Annem dün gece siz uyurken bana, bu gül koparılmazsa iyileşemeyeceğini söyledi. O yüzden bu gülü yiyeceğim. Bilmenizi isterim…
 
O an bana bir şeyler oldu ve gördüklerimi halüsinasyon zannettim. Altı, annesi için her şeye katlanan Kurt ve hiç sesi çıkmayan Güneş bir anda ayağa kalktılar ve gülün önüne geçtiler. Her biri dimdik duruyordu. Omuz omuza vermişlerdi. Kurt ve Güneş’i ilk kez böylesine kardeşçe görüyordum. Benim hayata dair bir tezim var dostlarım: iki kişi bir kez kardeş olmuşsa, yeniden olabilir. Neyse: bu noktayı onların vicdanlarına bırakmak gerek.
Omuz omuza üç enik, kendilerinin üç katı olan Kurabiye’nin karşısına dikildiler. İnanır mısınız dostlar, Dünya’nın en güzel korosunun, en güzel şarkısıydı dinlediğim. Altı, Kurt ve Güneş her biri aynı ağızdan şöyle söylediler:
 
ALFA / KURT / GÜNEŞ: Hayır Kurabiye, sütümüzü sana emanet ettik fakat bu gülü sana yedirmeyeceğiz. Biz bu bahçede olduğumuz sürece bu gülü yiyemeyeceksin.
 
 
Sonra ne mi oldu dostlarım? Çimler fili ezdi!
 
İlk anda Kurabiye gülümsedi, küçük gördü üç eniği. Sonra anladı ki bu bir savaş. Fakat Kurabiye’nin bildiği savaş ölmekti, öldürmekti. Ona açılan savaşsa çok daha eğlenceliydi. Üç enik Kurabiye’yi yere yatırıp canı acıyana kadar gıdıkladılar onu. Öldürme şansları varken öldürmediler. Çünkü ne Altı’nın, ne Kurt’un, ne de Güneş’in meselesiydi öldürmek. Onu uyardılar. Kurabiye’nin alnına bir ünlem koydular. Buraya kadar dediler. Yettin dediler. Güldüler. Kurabiye dediler.
 
İşte tam o an bahçeme bir Gökkuşağı düştü dostlarım. Şimdi siz yine diyeceksiniz: “Ulan gökkuşağı düşer miymiş? Saçmalığa bak!”.
Haklısınız dostlarım, düşmezler. Fakat ben hayatımda bunca farklı ve düşman rengi, birbirlerine aşıkken ve bir arada, gökkuşağında gördüm. Kurt ve Güneş bile el elelerdi dostlarım, el elelerdi işte! … Bu durum pek uzun sürmedi. Kurabiye gıdıklandıkça daha da saldırganlaşıyordu. Salyaları hep diğerlerinin üzerine damlıyordu. Bir kez de benim penceremin demirine geldi. Acı kokuyordu bu salya dostlarım, tıpkı biber gibiydi! Hatta Altı,
Kurt ve Güneş bu biber gibi salyaya şöyle bir türkü yaktılar ki hayatımda duyduğum en güzel türküydü bu:
 
Özgürüm dedim sana/ Haklıyım dedim sana/ Vazgeçer miyiz söyle bana? Biberine, salyana/ Dişine, patine/ Eyvallah eyvallah!
 
Kurabiye bir süre daha didindi üç eniği alt etmek için fakat başaramadı. Başaramazdı. En sonunda pes ederek kendini çimlere attı. O iki metrelik köpeğin nasıl pes ettiğini görmeliydiniz dostlarım. O iki metrelik Kurabiye kollarını ve bacaklarını kaldırıp teslim oldu. Yüzünde hala nefret vardı. Tamam dedi, tamam…
 
KURABİYE: Tamam, tamam… Bu gülü şu an yemeyeceğim ammaaaa….
 
İşte o ammaaa var ya dostlarım, bu hikayede onun neden Kurabiye diye adlandırıldığının cevabı. Kurabiye işte dostlarım, ona en çok bu isim yakışıyor.
 
Altı, Kurt ve Güneş’in gül gölgesindeki nöbeti bir süre daha sürdü. Sonra hepsi kendi yollarına dağıldılar. Akşama yakın bir kap süt koydum bahçeye. Her zamanki gibi enikler sırtlarını döndüler. Kızgın olan Kurabiye de gelip süt kabını, geçen gün kazdığı kutuya sakladı. Fakat bu sırada kedi onu gözlüyormuş, ben bile fark etmedim vallahi!
Gece oldu dostlarım, saat tam 12 olacaktı, tam yeni bir güne geçecektim ki bir ses çalındı kulağıma! Kurabiye bağırıyordu:
 
KURABİYE: Yapma, bırak onu. Yapma bak çok fena yapacağım seni, sakın yapma görecekler!
 
Benimle birlikte diğer üç yavru da sese irkilmiş olacaklar ki üçü birden dizilip olanı izlemeye koyuldular. Hiç gülmeyen kara kediyi hatırladınız mı dostlarım? İşte Kurabiye ona bağırıyordu. Gülmez kara kedi aşağıya atlamıştı. Ve Kurabiye’nin ona fazla gelen sütleri sakladığı kutuyu kazıyordu. Sonra yavaş yavaş ortaya çıktı kutu, tabii bizim üç enik inanamadı. Kurabiye’nin sakladığı sütleri bulan kara kedi mutlu olmuştu, belliydi ama yine gülmedi. Sonrasında enikler tekrar bir araya geldi fakat karanlıktı; el ele tutuşmayı beceremediler. Yine de bağırdılar. Uzun süre bağırdılar ama pek de işe yaramadı. Kara kedi kaçtı. Kurabiye ise yeni bir vaaz vermek için balkona benzer tümseğine çıktı:
 
KURABİYE: Kardeşlerim, bu bir saldırıdır! O sütleri ben saklamadım oraya… Saklamış da olabilirim... Fakat o kara kedinin beni balkondan izlemesi güzel mi yani? Ben saklamadım diyorum kardeşlerim. Hem saklamışsam ne olacaktı ki? Hahahah… Ben saklamadım dostlarım. Fakat sakladıysam da annem için sakladım, birazını da çocuklarım için.
 
İşte böyle saçmaladı bizim Kurabiye. Aramızda hiçbir fark olmayan dostlarım, Kurt, Altı ve Güneş öylesine açlardı ki bu saçmalamaya bir yanıt veremediler. Onlara hak veriyorum, günlerdir bir yudum süt içememişlerdi. Fakat buna rağmen o gülün etrafındaki gökkuşağı o anda da doğabilirdi bahçeme. Doğmadı dostlarım. Doğuramadılar. Hayatımın en kaotik gecesi böyle son buldu. Artık rüzgar tersine esecekti. Ve ben balkonumda kahvemi yudumlarken, demir parmaklıklarımın beni Kurabiye’nin tüm saldırılarından koruyacağını düşünüyordum.
 
Gün 12 – Resmi ve Reel
 
Dostlarım, bir önceki günün yorgunluğunu üzerimden atamadığımdan 12’inci günün ilk yarısını yatağımda geçirdim. Zaten dışarıdan da çok büyük sesler gelmemişti. Fakat süt koymayı ve Kurabiye’yi canavarlaştırmayı da ihmal etmedim. İçimde ben, ondan hep nefret ettim. Fakat eyleme dönüşemiyordu bu nefret. Ne de olsa daha önce size sözünü ettiğim; Y kuşağıydım.
 
O gün öğleni geçtik. Günün sonuna yaklaşıyorduk ki dışarıda büyük bir vaaz gerçekleştiğini duydum.
 
Size daha önce çimenlerin hikayesini anlatmış mıydım dostlarım? Biraz onlardan bahsedeyim size… Çimenler dostlarım, bir bahçenin olmazsa olmazlarıdırlar. Fakat iyi bakmak gerekir onlara. Sevmeniz, sulamanız, okşamanız gerekir. Bunları yaparsanız çimenler büyürler, gelişirler, yemyeşil olurlar. Size birçok şey vaat ederler. Olur da bu bahsettiklerimi yapmazsanız da solarlar, çirkinleşirler. Ve bahçeyi de çirkinleştirirler. Su ve sevgi: bilgidir dostlarım. Ve bizler, bahçemizdeki çimenlerden olduğumuzu unuttuk yıllarca. Onları sulamadık, sevmedik. Bizim de çok suyumuz yoktu ama olanı paylaşabilirdik. Bilmiyorum neden ama yapmalıydık dostlarım. Yapmadık. Ben de yapmadım; bahçemdeki olaylardan dolayı çimenleri ihmal ettim. Sarardılar, çirkinleştiler. Ve on ikinci günde dostlarım, çimenler çok yanlış bir karar vermişler.
 
Kurabiye bahçedeki balkonu andıran tümsekten şöyle konuşuyordu diğerlerine:
 
KURABİYE: Bugünden itibaren, bu bahçenin reisiyim! Bu bahçede bizden çok çimen var. Ve onlar nasıl isterse öyle olur. Onlar bana bu görevi verdiler. Ve ben de kabul ettim. Artık bu bahçede olup bitecek her şeyi bana soracaksınız. Son kararı her zaman ben vereceğim. Çünkü çimenler böyle istedi. Çünkü annem de böyle istiyor!
 
Altı karşı çıkmış, Güneş ses çıkarmış ne fark eder dostlarım. Karşılarındaki onların neredeyse üç katıydı. Ne fark eder ki?
 
Yapmadılar da zaten, yapamadılar. Ses çıkaramadılar. Kurabiye o gün, bahçenin reisi oldu. Bunu çimenler istedi. Ama çimenlere bakmayan da bendim. Çimenlere baksaydım onlar hiç bu seçimi yapar mıydı?
 
Şimdi dostlarım, artık Kurabiye resmi ve reel bir canavardı.
 
 
Gün 13
 
İşte dostlarım, zurna bu gün de ötmedi. Fakat on üçüncü günde ötmeyen zurna, belki de Kurt’a, Altı’ya ve Güneş’e gelen son şanstı. O günün sabahında her zamanki gibi sütü bahçeye bırakıp pencereme döndüm. Kahvemi yudumlarken penceremin demirliklerinde, bu demirlikler olduğu sürece bana hiçbir şey olmayacağının güveniyle olan biteni izlemeye koyuldum. Artık Kurt, Altı ve Güneş sütü Kurabiye’nin içtiğini biliyordu. Fakat yine de arkalarını dönüyorlardı. Çünkü korkuyorlardı Kurabiye’den. Belki de öğrenilmiş bir çaresizlik vardı üzerlerinde.
 
Fakat o gün farklı bir şeyler vardı. Rüzgar tersten esiyordu ve çimenler Kurt, Altı ve Güneş’e son bir şans tanıdı. Kurabiye sütü hüpletirken, çok güçlü bir rüzgar esti ve duvara bakan üç eniği olduğu yerde döndürdü. Kurt, Altı ve Güneş süt içen Kurabiye’yi gördüler. Kurabiye’nin kendilerini kandırışı resmen gözlerinin önündeydi artık. Ayrıca savunmasızdı da Kurabiye. Bu arada Güneş ilk kez konuşuyordu. Saldırabilirlerdi ya da etrafını sarabilirlerdi fakat sonra olup biten beni bile hayrete düşürdü:
 
ALTI: Kardeşlerim, el ele tutuşup bizi kandıran Kurabiye’ye saldırmalıyız. Karnımızı doyurmalıyız. Eğer şu an saldırmazsak hepimiz öleceğiz. Annemiz ölmüş görüyorsunuz. Artık kendimizden başka medet umacağımız hiç kimse yok.
 
GÜNEŞ: Kurt’un elini tutmak istemiyorum ama ben varım… Bahçe için varım Kurt’un elini tutacağım...
 
Kurt usulca diğer ikisinin yanına yaklaştı ve şöyle mırıldandı:
 
KURT: Açlıktan ölebilirim. Ama asla senin elini tutmayacağım Güneş. Asla. Seni sevmiyorum Güneş. Seni hiç sevmiyorum. Senin elini tutmayacağım. Bu bahçe benim ve benim gibilerin. Bu bahçede sana yer yok. O yüzden senin elini tutmayacağım Güneş, boşuna çabalama!
 
Nafile dostlarım, nafile. Altı ne kadar dik döktüyse de ikna edemedi Kurt’u. Aslında Kurt, bir iki gün önce tutmuştu Güneş’in elini. İşte o an Gökkuşağı düşmüştü hani bahçeye. Fakat onu kızdıran şey sanıyorum ki Güneş’in konuşmasıydı. Güneş’i ilk kez konuşurken duymuştu. Kurt, Güneş’in sesine katlanamadı.
Altı, dakikalarca didindi fakat başaramadı.
Sonra ne mi oldu?
Bir rüzgar daha esti, ters yöne. Bu rüzgarla Kurabiye arkasında birilerinin olduğunu hissetti. Döndü ve bahçenin reisi olarak sıra dayağına çekti üçlüyü. Önce Altı’yı dövdü bir güzel. Sıra Güneş’e geldi, Güneş dayağa alışık olduğu için en çok onu dövdü. Fakat dayak bittiğinde Güneş Altı’dan daha güçlü gözüküyordu.
En son Kurt’a geldi sıra. Kurabiye Kurt’a yaklaştı. Patisini çok büyük bir tokat atacakmışçasına kaldırdı. Bu arada pati diyorum ama Kurabiye öylesine büyüktü ki toynak desem daha makbule geçecek sanırım.
Toynağıyla Kurt’un yanağından bir kesme aldı!
Ve işte yitip giden son umut(!) da, dünde kaldı…
 
 
Gün 14 - Bugün
 
 
Dostlarım şimdiki zamandan sizlere selam yollamak isterim. Bugün, kendimi daha da sorumlu hissediyorum penceremin ardındaki seslere. Bahçem artık Kurabiye’nin oyun alanına dönüştü ve ben bu durumdan çok rahatsızım. Bugünün bitmesine dostlar, sanki 50 gün daha varmış gibi hissediyorum. Korkuyorum.
 
Bu sabah bahçeye sütü koyup pencereme geçtim. Kurabiye sütü hüpletip üzerine bir de güzel geğirdikten sonra tatlı bir öğle uykusuna yatmıştı. Bahçe durağandı ve ben bu durağanlığı hiç sevmemiştim.
 
Ani bir ses duydum önce dostlarım. Sonra üst kattaki balkondan kara kedinin, bir savaş uçağından düşen bomba misali aşağıya atlayışına tanık oldum. Gülmez kedi tüm gücüyle saldırıyordu bahçeme.
 
Çimenlerim, ah masum çimenlerim… Bir çimen vardı dostlarım: en halis olan, demir gibi bir çimendi o. Kara kedi onu yedi. Enikler apar topar kalkıp tüm masumiyetleri ile bahçeyi savunmaya başladılar. Büyük bir savaş vardı bahçemde ve Kurabiye uyandı. Bahçenin reisi olarak “Savunun” dedi, “Bu bahçe hepimizin”
“Bahçe hepimizin ama süt yalnızca benim.”
Ne trajedi ama… Neyse.
 
Savaş pek uzun sürmedi dostlarım, anlaşıldı ki gülmez kedi ortalığı dağıtmaya gelmiş. Enikler ve Kurabiye hep birlikte def ettiler onu bahçeden. Filler tepindi, olan benim çimlerime oldu.
 
Fakat dostlarım, şu an bu satırları yazarken bile bir an var ki gözümün önüne düşen, hiç anlam veremedim. Canavar Kurabiye’nin dişleri, beline geçmişti gülmez kedinin. Çok güçlü ısırdı, gördüm. Ve ısırdığı yerde hemen kan belirdi. Canı acıyan kara kedi o andan itibaren kaçmayı kafasına koydu. Eniklerin ve Kurabiyenin arasından sıyrıldı ve bahçenin demirlerine zıpladı.
 
Tam o an işte dostlarım, gülmez kedi arkasını döndü ve güldü. Güldü dostlarım.
Bahçemde gülen bir kedi gördüm!
 
Neden güldü, hiç bilmiyorum, anlayamadım. Zaten sonra kaçtı gitti. Şu an üst katın balkonundan olup biteni izliyor farkındayım. Sanırım o gülüşü, sonrasında olacakların habercisiydi.
 
 
Sonra ne mi oldu dostlarım, kara kedi kaçınca Kurabiye balkona benzer tümseğe çıktı. Ve şöyle konuştu:
 
KURABİYE: Sizler, benim için canınızı tehlikeye attınız. Bu saldırıyı hep birlikte atlattık. O yüzden şimdi yanıma gelin ve sarılalım. Annemiz böyle istiyor kardeşlerim!
 
Altı, Kurt ve Güneş, Kurabiye’ye doğru yürüdüler. O sırada Kurabiye bir kez daha bağırdı:
 
KURABİYE: Güneş, sen gelmeyeceksin!
 
Altı bu işe bozulmuştu, hemen anladım fakat o an, o da sarılmaya gitti. Bir canavar ve iki enik sarılmışlardı birbirlerine. Üç kardeş sarılırken Güneş uzaktan onları izledi, bu kez kalbinde bir yara açılmıştı. Ama olsundu, o; yaralara alışıktı. Sarılmaları çok uzun sürmedi. Kurabiye onlara yerlerine geçmesini söylediğinde ikisi de Güneş’in yanına geri döndü. Kurabiye yeni bir vaaz vermeye hazırlanıyordu. Eliyle bıyıklarını düzeltip hafifçe gülümsedi ve başladı:
 
KURABİYE: Kardeşlerim biliyorsunuz bize saldırdılar. Hain saldırı birlikte yaşama arzumuzu güçlendirdi. Fakat önlemimizi de almamız gerekiyor. Şimdi, bu noktada bunun tek bir yolu var. O da şudur: bu bahçe benim olacak! Eğer bu bahçe benim olursa, o zaman kimse saldıramaz dostlarım. Daha güçlü olacağız. (Rüzgar güçlü şekilde Kurabiye’ye esti. Çimenler Kurabiye’ye yöneldi.) O yüzden kardeşlerim, bu bahçe benim olmalı.
 
Şimdi ne hissettiğimi düşünün lütfen. Bu bahçe benim dostlarım, siz de biliyorsunuz. Bana bu bahçeyi babam bıraktı. O, Kasım’ın en soğuk gününde giderken bu bahçeyi bana miras bıraktı. Ve ben bu bahçede bir canavar yetiştirdim. Dostlarım, anlayın lütfen beni. Şimdi ne yapacağım?
 
 
Kurabiye’ye ilk karşı çıkan Güneş oldu. Konuşmayı yeni öğrenmişti fakat gür sesiyle söyledi son sözlerini:
 
GÜNEŞ: Buna izin vermeyeceğiz!
 
Onu Altı izledi. Onun da sesi gürdü fakat çok daha gür olmalıydı. Gerçekten, gürdü ama olması gerekenden çok daha tizdi.
 
ALTI: Yeter Kurabiye. Artık dur!
 
Sonra Kurt’a geldi sıra. Kurt sessizdi, kararsızdı. Hiç anlayamadığım şekilde mavi gözünden bir ses geldi, gürdü; biz göz ne kadar gür olabilirse.
 
KURT’UN MAVİ GÖZÜ: Bu bahçe senin olmayacak.
 
O anda çok ilginç bir şey gördüm dostlarım. Kurt patisini mavi gözüne götürdü. Bir çırpıda söktü o gözü ve bahçenin dışına fırlattı. Eskiden mavi gözün olduğu yerden şimdi kanlar akıyordu. Fakat Kurabiye hemen yardıma koştu. Kurt’un gözüne bir pamuk yerleştirdi. Kan kesildi ve Kurt yeniden konuştu. Fakat bu sefer ses, gelmesi gereken yerden; ağzından geliyordu:
 
KURT: Haklısın Kurabiye. Bu bahçe senin olursa bir daha bize saldırmazlar.
 

 
Kurabiye gülümsedi. Ufak adımlarla Güneş’e yaklaştı. Öyle bir dövdü ki onu, inanın bana o dayağa başka biri katlanamazdı. Güneş için kaçmaktan başka bir çare kalmamıştı. Kurabiye güçlü dişleriyle son bir ısırık kaptı Güneş’in başından. Güneş kaçtı, baş parçası bahçeye hapsoldu. Kaçmak ne kadar doğruydu?
 
Kurabiye adımlarını Altı’ya yöneltti. Altı’nın yanına geldiğinde onu döveceğini biliyordum. Hiç istemiyordum bunu ama korkuyordum.
 
Ve şu an dostlarım… Kurabiye Altı’yı dövüyor. Tam şu an, bahçemden çığlıklar geliyor. Altı acı çekiyor. Güneş kaçtı. Kurt gözünde bir pamukla olan biteni izliyor.
 
Tam şu an dostlarım, artık bir şeyler yapmam gerekiyor. Bu bahçe benim, bir şeyler yapmam gerekiyor ve yardımınıza ihtiyacım var. Yardımıma ihtiyacınız var. Birbirimize ihtiyacımız var.
 
Dostlarım, Kurabiye bahçemi zapt etti. Fakat bilmeniz gereken şey bu bahçe bana babamdan miras. Babam, en soğuk Kasım’da gitmeden önce bu bahçeyi elleriyle, tırnaklarıyla yaptı. Babamın ne kadar emeği varsa, sütçü Cemil amcanın da o kadar emeği var. İkisi birlikte benim için yaptılar bu bahçeyi. Ben bu bahçede büyüyeyim, çimlere bakayım diye yaptılar.
Dünyanın en kanlı mahallesine böylesine bir bahçe yapmak ne kadar zordur bilir misiniz dostlarım?
 
Karşı eve bakıyorum, çimenler hep bu yana kaçıyor.
Yan eve bakıyorum, çimenlerin hepsi ölü.
Çaprazdaki kulübeye bakıyorum, yangın var.
 
Fakat bizim bahçe hala dimdik ayakta dostlarım. Şimdi bu karamsar öyküyü okuduğunuzda bana “bahçenin neresi dimdik ayakta?” sorabilirsiniz. Ama inanın bana, penceremden her gün izlediğim bu bahçe nasılsa hala dimdik ayakta. Fakat bu bahçe benim. Neden Kurabiye’nin olsun ki?
 
Dostlarım, bu kanlı mahallede bir elmas bıraktı babam bana. Ve ben, demirlerle çevrili penceremin içerisinde bana hiçbir şey olmaz sanıyordum.
 
Demirler çürüdü dostlar. Artık güvende değilim. Bahçemde bir canavar var ve ben gerçekten korkuyorum. Hem siz de korkmuyor musunuz? Babam bu bahçeyi size de bırakmadı mı? Bu bahçe bizim değil miydi?
 
Yardımınıza ihtiyacım var dostlar, çünkü artık katlanamıyorum. Anladım, tüm suçlu benim. Bahçemdeki çimenleri sulasaydım hiçbir şey böyle olmayacaktı. Ama hata ettik işte, neresinden dönersem kar değil mi?
 
Dostlarım lütfen bana yardım edin. Kurabiye artık beni de tehdit ediyor. Benim olanı benden almaya çalışıyor. Karşımdaki bir köpek, yardım etmem gerekenlerse bir enik.
E ben de bir insan değil miyim?
 
Yaşlı bir amcayla tanışmıştım seneler önce. Uzun saçları, uzun sakalları vardı. Bana şöyle demişti: “İnsan güçlüdür. İnsanlıksa en güçlü olan.”
Dostlarım, yaşlı adam haklıydı. Ben o köpekten de, enikten de, kara kediden de, tüm komşularımdan da güçlüyüm. Fakat sizinle daha güçlü olacağım. Sizden hiçbir farkı olmayan şu kardeşinizin size ihtiyacı var. Çünkü bu bahçe bizim için var. Bahçemdeki bu saçma tiyatrodan nasıl kurtuluruz bilmiyorum. Öyküde bahsetmedim fakat bir süredir evimizin arka kapısından kaçıp gitmeyi düşünüyorum. Ama dostlarım, ben ne yaparım sokakta tek başıma? Hem babam bana kızmaz mıydı böyle yaparsam? Neden benim olanı bırakayım dostlarım, neden?
 
Size biraz babamdan bahsedeyim. O, bu bahçeyi yapmayı kafasına koyduğunda, bu mahalledekiler onu öldürmeye çalışmış. Hatta üst kattaki pislik komşumuz, onun bu bahçeyi yapacağı yerin kendisine verilmesini istemiş. Tabii babam dinler mi! Basmış tokadı hepsine. Sonra demiş ki; “Burası bizim. Elini uzatanın parmağını keseceğim. Buraya Dünya’nın en güzel bahçesini kuracağız ve siz sadece izleyeceksiniz”
 
O sırada ben doğmuşum. Daha doğar doğmaz kulağıma şöyle fısıldamış:
-Bu mahallede bir bahçesi olan tek çocuk olacaksın. Bu zor bir iş evlat.
 
Tabii ben durur muyum; basmışım çığlığı. Mutluluk mu, sarhoşluk mu, aptallık mı bilmiyorum. Fakat bugün babam çok uzakta. Ve ben, onun bana bıraktığı bu bahçeye artık daha fazla değer veriyorum. Çünkü bir canavar bahçemi işgal etmeye çalışıyor.
 
Dostlarım, bahçemde bir canavar var. Ve babam şimdi çok uzakta. Giderken bana bir mektup bırakmış. Mektubu açtığımda yıkılmıştım. Koskoca sayfada yalnızca tek bir cümle vardı. Fakat şimdi anlıyorum ki tek cümlesi, bana sayfalar dolusu kitaptan daha çok şey öğretiyor:
-Ben gidince sakın matem tutma, fikirlerimi izle
Oldu baba, sen gidince ağlamayayım da dimi!
 
Fakat yine haklısın baba.
 …
 
Dostlarım, bunu hayatımda ilk kez sizlere anlatacağım ve bu anlamsız öykünün sonunu getireceğim. Penceremin dışında hala işkence var. Kurabiye hala dövüyor Altı’yı. Hatta az önce şöyle dedi:
 
KURABİYE: Oldum olası sevmezdim seni Altı. Kara kediciymişsin sende. Al sana tokat, al sana tekme.
 
Kara kediye süt veren Kurabiye değil miydi dostlar? Neler oluyor böyle?
 
 
Her neyse dostlarım, sözü gevelemeden bitireceğim. Babam gitmeden önce bir gün beni karşısına çekip bir şeyler anlatmıştı. O zamanlar hiçbir şey anlamamıştım fakat şimdi her şey daha net aklımda.
Bana şöyle demişti:
-Evlat, sen büyüdüğünde bu bahçeyi senden almak isteyebilirler. Hatta bahçedeki çimenler bile iradeleri ile başkasının olmak isteyebilirler.
Buradan sonrasını olduğu gibi yazacağım dostlarım, bıktım alegoriden!
Hitabedeki gençlik biziz dostlar; artık çocuk değiliz! Bahçe bizim, toprak bizim, çimen bizim. Pencere dibinde bir saksı çiçeği gibi yaşamaktansa, akvaryumunu kıran bir balık gibi ölmek daha onurludur!
     

Yorumlar (3)
Başarısız YAZAR 31.03.2017 13:23
Öykü bittiğinde hayır diyesi geliyor insanın. Sadece hayır. İrlandalılara hayır. bencillere, bir egonun tatmini için kardeşlerini hiçe sayan badem bıyıklı ahmaklara. Koca bir zırvaya. Bir yalancıya. Binemediği atın bile kozalaklarını deptiği bir iktidarsız, ama olanca gücüyle bir hırslıya. Para biriktiriciye. Aritmetiği yanlış anlayıp, sıfırlama işlemini eline yüzüne bulaştıran ve her ne hikmetse çıkan sonuca evet deyin evet deyin dye ısrar eden 17 -25 aralık kafasına. Müttefikleri tarafından tufaya getirilmek istenen artık yalnıza. Hazır iktidar demişken aklıma vaktiyle çocuklarına '' NUTUK '' çeken bir baba geldi. Büyük bir orman yangınını başarı ile söndüren bir itfaiye erinin deneyimlediği şeyler. Orman söner, fakat yeniden tutuşabilir. Endişelidir. '' Dikkat edin '' der çocuklarına. '' Ormana dalanlara dikkat edin...''

vera 4 31.03.2017 16:02
Dostum, öyküyü yazarken de aynı kelimeyi dile getiresi geliyor insanın. Evinin demirli penceresine hapsolmuş bir adamın; hala o cehennemden tek bir kelimeyle kurtulma ihtimalinin varlığı da doğanın ona bir oyunu olsa gerek.

Başarısız YAZAR 31.03.2017 16:42


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6437
2 Firari Fırtına 4485
3 Mustafa Ermişcan 3938
4 Hasan Tabak 3607
5 Nermin Gömleksizoğlu 3240
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3088
7 Uğur Kesim 3088
8 Sibel Kaya 2950
9 Enes Evci 2654
10 Turgut Çakır 2332

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2827 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com