vera 4  Mesaj Gönder

Popülerlik
Özgür Roman Sıralaması: 1012 Puanı: 44

25 Ocak 2018 Perşembe 
Makine
Okunma: 271

08:01
Boğazı kesilen bir hayvanın çığlığıymış gibi deliyor işte alarm uykunu. Zilin sesi içini titretiyor. Bembeyaz kuştüyü yorganın altından çıkarmalısın elini. Çığlığı susturduğunda odan kan kokuyor olacak.
 
Belki de ilk insanlar buzul çağında sadece gereğinden fazla uyudukları için dondular ve öldüler. Modernite de bu kalıtımsal korkuyu alarm ile yeniyor, ne dersin?
 
Hayır, hayır bu iş öyle değil. Her şey evrimsel bir sürecin yansıması, doğru ama bu iş öyle değil. Makine’de yaşıyoruz. Ve bir dişlinin çeyrek milisaniyelik gecikmesi Makine tarafından kabul edilemez bir durum.
 
08:07
Yataktan çıkalı sanki bir yıl oldu. Anne karnının o güvenli diyarından, bir önceki akşam bir fahişenin içinde dolaşan doktor parmaklarına doğmak gibi bir şey olsa gerek bu.
 
Ha ağlaman için popona atılmış bir şaplak, ha ayılmak için yüzüne çarptığın buz gibi su, ne fark eder?
 
Ve o doğar doğmaz içine çektiğin o lateks eldivenlerin kokusu... Diş macununa, takım elbisene, kol saatine ve tüm odaya sindi değil mi? Boşver.
 
Yataktan çıkmak daha basit bir şey. Bu kadar derin düşünemezsin. Hafta içi her gün tam zamanında yapmak zorundasın. Oysa plastik eldivenlere yalnızca bir kere doğarsın.
 
08:10
Dolaptaki o salamlı sandviç, işte sana bakıyor. İlk ısırık, ilk yasak ısırık...
 
Salamın tadı, sana o salamın nereden geldiğine dair bir fikir veriyor olmalı. Sığırın boynundan akan kanı da çiğniyorsun aynı zamanda. Kesilmek üzere olan bir sığırın gözlerinin ne anlatmaya çalıştığını hayal edebilir misin? Peki ya bıçak tam boğazına dayandığı an çıkardığı hırıltılar?
 
Isırdığın parçaya bir sinir sıkışmış değil mi? Salamda ucuza kaçamazsın. İnan bana, bir kez hayal edebilirsen az önce söylediğimi; her ısırışında bir sinire denk geleceksin.
 
Hem, hem bu kadar hızlı yememelisin. Çenenden kan akıyor, boğazından gömleğinin içine dökülüyor. Ama bunu hiçbir insan fark edemez. Evde insanlaştırmaya çalıştığın o dombili kedi de fark edemez.
Yasak ısırık, söylemiştim.
 
08:17
Artık zamanıdır kozadan çıkmanın.
 
Her “normal” birey gibi, sen de göbek bağını kesmelisin önce. Kravatın hiçbir işe yaramadığını söyler hep insanlar. Aslına bakarsan ben buna pek katılmam. Kravatın göbek bağından hiçbir farkı yoktur şu hayatta. Doktorun lateks eldivenleri ve buz gibi metal makas o bağı keserken seni özgürlüğün ilk diyarlarına nasıl saldıysa, kravatın da buna benzer bir görevi vardır. Seni tutsaklığın ilk dehlizlerine bırakır. Boynuna bağlanmış bir ip sonuçta, sen seni daha da “normal”leştirdiğini mi düşünüyordun?
 
İşin en sorgulanması gereken kısmı aslında en az düşünüleni. Eskiden sahipler, kölelerinin boyunlarına kendileri bağlarmış ipleri. Şimdi köleler, büyük bir hevesle kendi kendilerine yapıyorlar bunu.
Buna da evrimsel sürecin bir yansıması olarak bakabilir miyiz?
 
08:20
Bir hışımla çıktığın o evin kapısını sessizce kapatmalısın. Makine için daha geç uyanma hakkına erişmiş birkaç yüksek statülü hala uyuyor olabilir.
 
Ne ironik değil midir bir rezidansın üst katlarından birinde yaşayabilmek için köpek gibi çalışmak ve köpek gibi çalışmak için bir rezidansın üst katından her sabah aşağıya inmek.
 
Somut olarak değil, soyut olarak bak. Aşağıya iniyorsun, düşüyorsun. Ama bu henüz başlangıçtır, bilmelisin.
 
Makine’ye hoş geldin.
 
İşte şehrin atıklarla süslenmiş, foseptik kokusuyla harmanlanmış o büyülü atmosferi.
Apartman kapısının gıcırtısı bu karşılaşmanın müziği gibi, sinematografik anın incelikle düşünülmüş bir detayı sadece. Bir poşet uçuyor tam yüzünün önünden. Ve sen artık ilk adımını atmak zorundasın.
 
08:26
İşte o kalabalık meydan. Herkes Makine’ye hizmet etmek için canla, başla koşuşturuyor. Fakat farkında mısın, çoğunluğun uzuvları eksik.
 
Kiminin kolu yok, kiminin bacağı. Kiminin kulağı yok, kiminin ağzı. Ağzı dedim de, beyni olanın zaten ağzı olamıyor Makine’de. Modernite adındaki son güncellemede öyle bir kod yazmışlar. Çalışan bir beyne sahipsen, konuşamıyorsun. Düşünüp de konuşmaya çalıştığında o kodun kanla yazılmış olduğunu hatırlıyorsun, konuşmuyorsun.
 
Bu yığına benzer kalabalığın uzuv eksikliği dikkatini çekmiyor değil, bir ara kendini de kontrol ediyorsun ama her şey yerli yerinde. Kolu, bacağı olmayanlarla ilgilenmek senin görevin değil en nihayetinde. Yetişmek zorundasın. Geç kalamazsın.
 
Boşver.
 
08:34
İşte, kurtarıcı yine tam karşında. Her sabah olduğu gibi, yine tüm asaletiyle sana doğru geliyor. Makine’nin ilk işlemi burada başlayacak. Bu otobüste. Sokağa çıktığın ilk andan itibaren, bir et parçasısın artık. Ve et, tüketilmeden önce çeşitli işlemlere tabi tutulur. Mesela ilk olarak dövülür, ezilir.
 
Otobüs kartının o hüzünlü sesi var ya, işte o, Makine’nin ilk bandrolü. Artık işlenmeye hazır bir etsin. Ve otobüsün içinde, senin gibi işlenmeye hazır onlarca et var. O kadar kalabalık ki otobüs, birbirinizi eziyorsunuz. Artık eti çiğneyen bile, etin kendisi.
İşte zaten olması gereken de tam olarak bu!
 
08:47
İndin, şehrin bozuk yumurtaya benzer kokusu yine ciğerlerinde. Artık ilk işlemden geçmiş bir et parçasısın. Buradan geri dönemezsin.
 
Metroya doğru yürüyorsun. Yanından geçtiğin bir dükkân dikkatini çekiyor. Dükkânın camına yapıştırılmış afişlerden fiyat skalasını garipsiyorsun.
 
Dükkân, insan parçaları satıyor.
Kol: 3 $ - Bacak: 4 $ - Kulak: 5 $ - Göz: 6 $
 
İhtiyacın yok. Bakıp geçiyorsun sadece. Metroya yetişmelisin; büyük makineye.
 
08:50
İşte başlıyor.
 
İnsanların yer altına inşa ettiği bu devasa sistemler, özellikle sabahları insan öğütme amacıyla kullanılır. Rezidansın üst katında her gün 12 saat geçirmek isteyen çoğunluğun, her sabah bu öğütücü sistemlere girme zorunluluğu vardır. Bu alanlar aynı zamanda farelerin de evidir. Yeraltı, aslen farelerin evidir zaten. Fakat fareler, insanların yaşadıkları bu trajediyi fark ettikleri günden beri, bu öğütücülerde insanlardan saklanırlar. Bunun sebebi farelerin anlayışlı olmaları da olabilir, insanların anlayışsız olmaları da. Henüz bilinmemektedir.
 
Her sabah bu öğütücülerde paketlenen binlerce insanı görünce, Steinbeck’in farelerin insanlara en benzer tür olduğunu söylemesi kulağa daha da anlamlı gelmektedir.
 
Sıcak, havasız ve bol buharlı bu öğütücüler, aslında birer kıyma makinesidirler. Ve sen, metronun gişesinden geçip de yürüyen merdivenlerle aşağıya inerken tüm işlem başlamıştır bile. Çoğu zaman fark etmezsin ama ruhun işte burada bir et parçası olduğunu benimser. Yürüyen merdivenler, karmaşık tüneller ve bir insanın koşarak asla yetişemeyeceği o devasa trenler, hepsi makinenin öğütücü dişlilerinden biridirler.
 
Metroya girdiğin halinle metrodan çıkan halin aynı olamaz hiçbir zaman. Çünkü o sabah metrolarında çiğnenmiş bir et parçasından, işlenmiş, pişirilmeye hazır bir ete dönüştürülürsün. İnsanların anlamsız ve çaresiz bakışları bandrollerindeki çizgilerden ibarettir. Ve senin anlamsız bakışlarınsa diğerlerinin bandrollerindeki çizgilerden... Her durak seni tüketileceğin yere yaklaştırır. Sesini çıkaramazsın, çünkü rezidansın üst katında yaşama onuruyla takasladığın şeyler vardır hayatta.
 
O devasa trenlerin içindeki sıkış tepiş insanlar, Hepsi aynı ağızdan bağırsalar makine yerle bir olur fakat dedim ya; son güncelleme ile bu durumun önüne geçilmiştir. Son güncelleme ile biri bağırdığında susturma görevi, kölelere bahşedilmiştir.
Artık kimse bağıramamaktadır.
 
Ve trenin içi basınçla doldurulmuştur, ham bir et parçası olan vücudun burada işlenirken –ve aynı zamanda diğerleri de- her tarafı ter kokusu kaplar.
İşte burada, kesilmeden önceki o sığırın gözlerindeki anlamı hayal edebilirsin. Çünkü burada senin sahip oldukların da dahil tüm gözler o sığırınkilere benzer. Ama korkma, işlem çok uzun sürmeyecek.
Makine seni çabucak öğütecek. Ve sen, 75 kiloluk bedeninle birlikte hazır olacaksın, aylık yarım kilo tüketebilme özgürlüğü karşılığında tüketilmeye.
 
09:10
Ofisin buram buram yalnızlık kokan o nemli havasında, klimanın öğüttüğü oksijen ve götünü bir kraliçe arı gibi rahat ettiren ofis tipi koltuğunla artık çarkın minicik bir dişlisisin. Sana sorsalar, öyle büyük ki içindeki dünya, akvaryuma hapsedilmiş bir balık kadar özgür olduğun sonucu çıkar ortaya sen o dünyayı anlattığında. Artık yalnızca sana söyleneni yapmak zorundasın. İşlenmiş bir et parçasısın.
Ve işlenmiş et parçaları tüketilmeden hemen önce hangi işlemden geçer, hadi tahmin et!

10:10
Pişmektesin. Pişirilmektesin. Fakat bu bildiğin türden bir pişirme olmayacak. Kısık ateşte, yaklaşık sekiz saat, kimileri on iki saat... Sigortalarla donatılmış, sosyal haklar ile tütsülenmiş...
 
Bilgisayarında iskambil oyunu oynayarak Makine’ye karşı gelebileceğini sanma sakın. Unutma, kimi etler piştikçe dinlendirilir, dinlendikçe pişirilir.
 
11:10
Yavaş yavaş ısınmaya başlıyor vücudun. Ofisteki herkes birbirine nasıl da düşman aslında. Hepsi birbirinin pişmesini izlerken tuhaf bir haz alıyor. Ve sen, sen de; karşında oturan, her işini sana deviren, o sarı saçlı tipten nefret ediyorsun. Onun yavaşça pişmesini, yavaşça kızarmasını izlemek seni mutlu ediyor. Yalnızca farkında olmadığın şey; kravatın hala boynunda ve vücudundan dumanlar çıkmaya başladı bile.
 
12:10
Makine’den kaçamazsın. Makine’den kaçmaya çalışanlar kocaman bir böceğe dönüşerek uyanır sabahları ve üzerine elmalar fırlatılır.
Makine demişken, önüne bırakılan dosyaları yetiştirmek zorundasın. Senden yapabileceğinden çok daha fazlasını isterler ve yapabilmeyi öğrenmek zorundasın. Çünkü pişmenin yegâne yolu budur. Bir şeyi sıcak tutmak istiyorsan, onu gereğinden fazla hareket ettirmelisin.
 
13:10
İşte, pişme işlemini yarıladın bile. Artık kıymaya dönüştürülüp paketlenmiş bünyen, tüketilmeye daha yakın. Kimileri az pişmiş tercih ediyor. Fakat sen, az pişmiş halde tüketilemeyecek kadar yetişkinsin.
Vücudundaki yaraların farkında mısın? Sanki tüm tenin başkalaşmış. Sabah kravatını takarken seni doyuran özgüvenin, çatalın kendisine batmasını bekliyor artık.
 
14:10
Hiç düşündün mü şehirler neden bozuk yumurta kokar?
 
Çünkü Makine’yi sorgulamayı aklına bile getirmeyen embriyolarla doludur medeniyetler. En nihayetinde düşünemeyen, düşünse bile bunu dile getiremeyen birey “bozuk” değil midir?
Sen şehirlerin mazgallarına akan o sıvının yalnızca atık su olduğunu mu sanıyorsun? Hayır, her gün o mazgallardan binlerce insanın ruhu da akar. Kasvetleriyle, ihtiraslarıyla, tutkularıyla yığınlar her öğleden sonra bir kez mazgallara dökülür. Tüm bu gösteri, şehrin ıslak kaldırımlarına tünemiş sokak köpekleri tarafından izlenir. Ve sen de bilirsin, sokak köpekleri sabah ısırdığın o salamlı sandviçten göğsüne akan kanı da görebilmektedir.
 
15:10
İşte yaklaşıyor, servis tabaklarını yavaş yavaş masaya yerleştirmeye başladılar bile. Bir rezidansın her dairesi için tek bir tabak var. Sen ve senin gibilerin doğurduğu kalabalık yalnızca besin değeri yüksek bir menüden ibaretsiniz.
 
Makine işini doğru yapan, kravatının ipi onu boğsa bile gevşetmeyi düşünmeyen dişlileri sever. Merak etme, sen de ödüllendirileceksin. Yeraltının o melankolik öğütücüsünde insanlar sayılarla ifade edilir. Ve bir sayı olarak sen, çarkın içindeyken asla bilinmeyen olma zevkine erişemezsin. Ödülün de her gün tek bilinmeyenli bir denklemde küçücük bir yer işgal etmek olamaz mı?
 
Nereye gidiyoruz? Bunu hangi denklem ifade edebilir?
 
Fark etmez. Gidiyoruz işte. Duramazsın sen de, çünkü pişmek zorundasın. Kimse tam pişmemiş, kanlı bir eti bıçakla kesmek istemez. Sokakta neler olduğunun farkında bile değilsin. Eline aldığın o telefonla bir tanrı gibi hissedebilmen için, birilerinin fotoğrafını beğenebilmen için Asya’nın diplerindeki batarya fabrikalarında kimyasal kokusuyla haşır neşir olmak zorunda bırakılan binlerce çocuk var. Sırf o pantolonun seni daha karizmatik göstersin diye taşlama fabrikalarında ciğerleri kansere adapte olmaya çalışan nesiller var. Sırf patronun on beş günlüğüne kendini daha keyifli hissetsin diye Tayland’da 13 yaşında fuhuşa muhtaç bırakılan kız çocukları var. Sırf sen buruşturup çöpe atasın diye önceleri sayısız canlıya ev olan ağaçlar, birileri şatafat istiyor diye diri diri yüzülen hayvanlar, çark dönmeye devam etsin diye sistemli bir şekilde katledilen insanlar, akşamları kendi kendine yalnız hissetme diye otuz beş adamın spermini yutmak zorunda bırakılan starlar... ve kravatın var.
 
Biliyor musun, artık en büyük günah kibir değil. Tepkisizlik, eylemsizlik, sessizlik. Artık en acı verici olanı bunlar. Sokakta olan bitenin farkında olmadığını söylemiştim, yalnızca bir şakaydı. Sen her şeyin farkındasın. Fakat bambaşka bir zaman diliminde yaşadığına inandırılmışsın. Tüm duyarlılığın bir tweete, bir facebook postuna sığacak kadar.
Minik, mahcup ve muhtaç, fişe takılı bir bebeksin.
 
17:10
 
İşte, hazırsın. Piştin, güzel bir et parçasısın artık. Servise hazırsın. Sadece küçük bir an daha var, inan bana canın acımayacak çünkü hissizsin artık.
 
İşte, sesleri duyuyor musun, ayak sesleri kafanın içinde zonkluyor gibi. Gelen var. Kirli ayakkabılarıyla, bir kara deliği andıran göbeğiyle gelen patronun. Bembeyaz takım elbisesi içinde, buruşmuş kafasıyla ve hep sırıtan o anlamsız ifadesiyle birazdan tam karşında olacak. O kadar şişman ki, patlayacak gibi. Fakat heveslenme, patlamayacak. Kurtulamayacaksın.
Onu asla doyuramayacaksın. Yeteri kadar şiştiğinde bir balonun içinden çekilen hava gibi, onun da midesinin bir bölümünü alacaklar. Sonra yine başa dönecek. Doyurulması gerekecek ve asla doymayacak. Biraz morfin. Küçük bir neşter, işte midesi eskisinden daha küçük. Doyamayan binler, ilaç bulamadığı için yitip giden dilekler, tedavi ettirseler yaşatabilecekken yaşam biletini alacak parası olmadığı için bebeğini yitiren ebeveynler...
Boşver. Onlar kimsenin umurunda değil.
Patronun midesi küçülmeli.
Fakat henüz küçülmedi. Doyurmalısınız onu.
 
17:13
İşte, tam karşınızda duruyor. Buruşmuş ensesiyle, kan damlayan dişleriyle tam yüzünüze bakıyor. Her biriniz pişmiş birer et parçasısınız ve doyurmalısınız onu. Karşısında sıra olduğunuz, heyecandan neredeyse titreyecek gibi hissettiğiniz o, patron sizi inceliyor. Bugün ne yemek istediğine karar veriyor.
 
Acı çekiyorsun, görüyorum, kenetledin sol elinin parmaklarını birbirine. Fiziki bir acıdan söz etmiyorum sana, vicdanı bir durum bu. Bir yumruğa dönüştü sol elin. Ama çok geç değil mi artık sence de? Hem o yumruk, neredeyse bir asırdır yere bakmıyor mu? Havaya kaldıracak güç kaldı mı sence?
 
Biraz gevşe fişe takılı bebek. Patronunun dişlerine takılan bir sinir parçası olmak istemezsin öyle değil mi?
 
İşte geliyor, sana doğru geliyor.
 
O yumruğa dönüştürdüğün sol kolunu, iki ısırıkta yiyor. Göbeği bir davul, dişleri bir makas. Demir ökçe yine galip geliyor. Sol kolunu yedi ve hiç acı çekmedin. Çünkü az sonra ödüllendirileceksin.
 
Sağ avcunu aç, yevmiyen karşında duruyor. Avcuna sıkıştırdığı üç kâğıt parçası, artık 3 $’lık bir tanrısın. Sol kolun yok.
 
17:40
Eve dönüş. Tek odalı sarayına yükselmeden, rezidansının basamaklarını tırmanmadan önce sabahı hatırlaman gerek. Uzuvsuz insanları umursamıyorken, onlar tarafından umursanmıyor olmak da beklenemez. Fakat merak etme çaresi var.
 
Sabah önünden geçtiğin şu dükkânı hatırlıyor musun?
Orada sol kol, üç dolar. Yevmiyen kadar.
Yenilenmek, bu olsa gerek.
 
Neredeyse fiş bile verecek sana dükkândaki yaşlı, yüzü buruşuk kadın. O da hep gülüyor. O da bir dişli aslında ama senin asla ulaşamayacağın konumdaki bir dişli. Yeni bir sol kola ihtiyacı olana, yeni bir sol kol, yeni bir yüze ihtiyacı olana ise yeni bir yüz bahşediyor. Şehrin mazgallarından akan ruhları rutubet kokan arka odasında biriktiriyor. Kelimelere, tümcelere ve aklına bile gelmeyecek olan noktalama işaretlerine ev sahipliği ediyor. Ernest Everheard’ın ne söylediğini hatırlıyor musun? Nasıl öldüğünü?
 
Ya da “Biz”in ne anlattığını? Sayılarla ifade edilen güruh her gece cam bölmelerde keyifle uyuşurken, birileri onların “özgürlüksüzlük”lerini koruyor diye nasıl da minnet duyuyorlardı ama.
Ya sen, ne farkın var onlardan?
 
19:00
Akşam, güneş batıyor. Masandaki tek tabak, kısık ateşte on beş dakika pişirilmiş sığır etini bekliyor. Yepyeni sol kolun bu akşam yalnızlığını gidermek için ritmik bir kuvvetle yardımcı olacak yaşam suyunun dışarıya fışkırmasına. Hem, hem biraz şanslı olursan yarın patron seni yemeyebilir. İşte belki o zaman kendine yepyeni bir pantolon alıp Homo Deus’a evrilebilirsin, ne dersin?
 
Benim söylediklerime aldanmazsan, düzen seni kurtaracak. Biraz daha şanslı olursan eğer bir gün sen de “daha huzurlu” hissetmek için Dünya’nın başka kentlerine uçabilirsin. Şaşırma, yalnızca yemek bitince yatağına uzan ve tavana bak.
 
Gün içinde o kadar çok reklam gördün ki, gözlerini kapatsan bile o tavan dolacak. Bilincin, başkalarının kusmuklarıyla doldu.
 
Tavan seni gökyüzüyle ayıran ilk bölmedir, bilirsin işte. Özgürlük ve kravat ilişkisi, mülkiyet meselesidir. Rezidansının en üst katında, bir tanrı kadar yalnız olmanın getirisidir tavanlar. Ve inan bana, boş bir tuvale bile o tavana akıttığından daha fazla acı akıtamazsın. Sabahları farelerin evinde kıymaya dönüştürülecek olmanı unutturur sana. Hem zaten fışkırmadan duramayan o yaşam suyun, şehrin mazgallarına akan ruhunu nasıl geri getirebilir?
Sen tabanı reddettikçe, tavan daha da böbürlenecek.
 
20:01
İşte senin basit hikayen. Fişe takılı bir bebeksin ve hayattan tüm beklentin o fişi koparacak bir makas darbesi. İnan bana, beklemekle olmuyor. Durmakla, tepkisizlikle ya da nedensellikle yürümüyor. Modernsin ve yere düşen bir yağmur damlası kadar çaresizsin. Bilmeni istediğim şey aynaya baktığında gördüğün şey sen değilsin. Sen çok daha fazlasısın fakat içinde bunu anlamana engel olan bir şeyler var.
 
İşte, bu kadar.
 
Sen gece horlamalarını bilişsel bir yorgunluğun eseri olarak görmeye devam et, ben onların bir sığırın kesilmeden önceki çığlıklarıyla aynı şey olduğunu biliyorum.
Alarmı kurmayı unutma.
İyi geceler. 

Yorumlar (1)
Başarısız YAZAR 26.01.2018 20:54
'' Tavan seni gökyüzüyle ayıran ilk bölmedir, bilirsin işte. Özgürlük ve kravat ilişkisi, mülkiyet meselesidir. Rezidansının en üst katında, bir tanrı kadar yalnız olmanın getirisidir tavanlar. Ve inan bana, boş bir tuvale bile o tavana akıttığından daha fazla acı akıtamazsın. Sabahları farelerin evinde kıymaya dönüştürülecek olmanı unutturur sana. Hem zaten fışkırmadan duramayan o yaşam suyun, şehrin mazgallarına akan ruhunu nasıl geri getirebilir?
Sen tabanı reddettikçe, tavan daha da böbürlenecek. '' dostum bilirsin ben çok okuyan birisi değilim. Fakat edebiyat denen mezarın toprağını az biraz eşelediğimde arada bir denk gelen güzel şeyler sayesinde mecburen kopamıyorumda. Kısacası ben iyi bir şeyin iyi bir şey olduğunu anında anlarım. Sen yazmaya devam et hele.Bu konuda söyleyecek bir kaç sözüm olur elbet...


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6340
2 Firari Fırtına 4401
3 Mustafa Ermişcan 3789
4 Hasan Tabak 3506
5 Nermin Gömleksizoğlu 3156
6 Uğur Kesim 3023
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2899
8 Sibel Kaya 2870
9 Enes Evci 2580
10 Turgut Çakır 2277

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:551 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com