Halit DURUCAN  Mesaj Gönder

Popülerlik
Özgür Roman Sıralaması: 15 Puanı: 1182

27 Ocak 2011 Perşembe 
Evlat Acısı
Okunma: 1035

“Kelebeklerin Ömrü Kısa Olur”



            Fatma, halasının oğlu İlhan ile 1974 yılında evlenmişti. Her evli çift gibi onlarda evlât sahibi olmak istiyorlardı. Ne yazık ki; geçen seneler onlara bir evlât getirmiyordu.

            Yıllar yılları kovaladı amansızca. Fatma’nın ve İlhan’ın evlât hasreti her geçen gün daha da büyüyordu yüreklerinde. Okul bahçesinde oynayan çocukları gördükçe; iki çift gözyaşının yanaklarından sessizce aktığını hissediyorlardı. Yolda oynayan çocuklar gibi, kendilerinin de çocukları olsaydı okula gönderselerdi. Tutup elinden, parka ve bahçeye götürselerdi. Çeşit çeşit oyuncaklar alıp, çocuklarının yüzünde açan sevinç güllerini doyasıya seyredebilselerdi; dünyalar onların olsaydı. Bir evlât için neler vermezlerdi ki.

 ***

            Çocuk hasretiyle yanıp tutuşmaları tam on iki yıl sürmüştü. Fatma, çocuğunun olması için tam on iki yıl boyunca gözyaşı döküp, Allah’a yalvarmıştı. Âlemlerin Rabbi; kendisine açılan bu elleri geri çevirmedi. Dökülen gözyaşlarına on iki yıl sonra “dur” dedi. Bu “dur” deyiş anneyi hastaneye savurmuştu; tıpkı rüzgârda savrulan bir hazan yaprağı misali. Doktorlar, yaptıkları tetkiklerin sonucunda bir evlât müjdesi verdiler anneye. Anne, mutluluktan uçuyordu; buz mavisi göklerde hoyratça uçuşan kuşlar misali. Fatma, sevinç ışıltıları saçan bakışlarıyla Rabbine yönelip, ellerini göğe kaldırdı; “Rabbim” dedi; “sen her şeye kadirsin. Dualarımı duydun, beni sevindirdin. Bana bir evlât nasip etmek üzeresin. Evlât hasretiyle yanan tüm annelerin de dualarını kabul eyle”

            Fatma, hastane çıkışında annesini arayıp, bu muhteşem haberi iletti. Annesi Meliha Hanım da tıpkı kızı gibi dua etti; Allah’a şükretti. Fatma’nın bir oğlunun olacağı haberi dalga dalga yayıldı. Tüm aile fertleri, tarifi imkânsız bir mutluluk yaşıyorlardı. Eller dua için açılırken; yüreklerde aynı merkeze yönelmiş, şükrediyorlardı.

***

            Talihsiz bebek, 25 Nisan 1986 yılında Ankara’da dünyaya geldi. O’nun dünyaya gelmesiyle birlikte on iki yıllık evlât hasreti de son bulmuştu. Anne, annelik duygusunu doyasıya yaşarken, babası da babalık duygusunu yüreğinin enginlerinde yaşıyordu. Bebek, annesiyle birlikte dede ocağına gelmişti. Burada bebeğe isim seçildi. Annesi, yıllar boyunca bir murat peşinde koşmuştu. Bu nedenle; oğlunun adını Murat koymuştu.

            Dede ocağında dördüncü ayını dolduran Murat bebek, ailesiyle birlikte Gölcük’e taşınmışlardı. Gölcük’te altı yılını dolduran Murat, artık ilkokullu olmuştu. Öğretmenleri, komşuları ve arkadaşları tarafından sevilen bu sevimli çocuk, çoğu zaman yaramazlık yapsa da; O’nun sevimli yapısı tüm hatalarını affettirmeye yetiyordu. Haylaz olması derslerini etkilemiyordu; çünkü çalışkan ve zeki bir çocuktu. Karneleri her dönem baştan sona pekiyi ile doluydu.

            Gölcük’te yaz akşamları bir başka olurdu. Ailece sahilde yürüyüşler yapar, çay bahçelerine giderlerdi. Çoğu zamanda yaz akşamlarının tadını çıkarmak için Karamürsel’e kadar yürüyüş yaparlardı. Evlerinin önünde bir oyun bahçesi; ayrıca sitenin çevresinde bisiklet sürebileceği bir şerit vardı. Murat, okulundan arta kalan zamanlarını arkadaşlarıyla birlikte buralarda değerlendirirdi. Gölcük; Murat ve ailesi için unutulmaz anılarla dolu bir güzel şehirdi.

            Murat ilkokulu bitirdiğinde, babası da emekliye ayrılmış, Kırıkkale’ye dönüş yapmıştı. Kırıkkale’ye geleli üç ay olmuş; Murat’ı yeni bir eğitim heyecanı sarmıştı. Babası elinden tutmuş, okula kayıt yaptırmaya götürüyordu. Murat, ok misali kirpiklerini kırpıştırıyor, fincan gibi gözlerini babasına dikiyor, merak ettiği soruları peş peşe soruyordu. Babası da ardı arkası kesilmeyen bu sorulara büyük bir ciddiyetle cevaplar veriyor, biricik oğlunun gönlünü alıyordu.  

            Kaydını yaptıran Murat, babasıyla birlikte kitaplarını ve defterlerini alarak buram buram mutluluk tüten ocaklarına dönmüşlerdi. Büyük bir hevesle; annesiyle birlikte defterlerini ve kitaplarını kaplamıştı.

            Delikanlılık çağına adım adım yaklaşan Murat, artık ortaokul son sınıftaydı. Tıpkı ilkokulda olduğu gibi başarılı bir öğrenciydi. Öğretmenleri ve okul müdürü tarafından tüm öğrenci ve velilere örnek bir öğrenci olarak gösteriliyordu. Ne var ki; Murat’ın neşesinde ve sağlığında anî değişiklikler meydana geliyor, bu hal annesini ve babasını endişelendiriyordu. Sık sık kusması, başının dönmesi ve halsizleşmesi; geliyorum diyen büyük tehlikenin ilk sinyalleriydi. İşte, böyle bir haldeyken Murat okulunu aksatmamış okuluna gitmişti; ancak öğretmeni, Murat’ın sağılığının bozuk olduğunu görüp, evine yollamıştı. Renginin solması, neşesinin kaybolması ve burnunun kanaması sebebiyle babası tarafından derhâl hastaneye kaldırıldı. Hastanede tahliller ve tetkikler yapıldı. İlâçlar yazılıp eve gönderildi. Hastane, Murat’ın durumu hakkında net bir şey ortaya koyamamıştı. Talihsiz Murat, birkaç defa daha hastaneye gitti, ancak sonuç hiç değişmedi. Öğleden sonra Murat, yeniden rahatsızlandı. Hastanenin yazdığı ilâçların hiçbir faydası olmamıştı. Yine kusuyor, yine burnu kanıyordu. Akşama doğru babası bir ambulansla oğlunu baygın halde Ankara’ya, Dr. Sami Ulus Hastanesine getirdi. Hastanede acil servis doktorları derhâl Murat’a müdahalede bulundular. Murat’ın hastalığı, Dr. Sami Ulus’un üstesinden gelebileceği bir hastalık değildi. Doktorlar, tetkikler sonucunda Murat’ın lösemi hastalığına yakalanmış olduğunu bildirdiler. Doktorlarla sürekli istişarede bulunan İlhan’ın dünyası bir anda başına yıkıldı. Başı döndü, gözleri karardı. Gördükleri ve duydukları bir rüya mıydı acaba? Olamazdı böyle bir şey. Oğlu kanser olamazdı. Ne yazık ki kader, gerçekleri babasının önüne serivermişti bir kere. Kader; Murat’ı bu amansız hastalığın pençesine itivermişti. Zavallı anne, bekleme salonunda oğlunun akıbetini büyük bir üzüntüyle bekliyor, içeriden gelecek sevindirici bir haberle dünyaya yeniden tutunmak istiyordu. Çok geçmedi; eşi İlhan bir doktor ile yanına geldiler. Doktor, çocuğun üşütmüş olduğunu söyleyip, ayrıldı. İlhan, içine hapsettiği o korkunç gerçeği eşine söyleyemiyordu. Nasıl söyleye bilirdi ki? İlhan, akmak için gözüne baskı yapan gözyaşlarına metanetle direniyor, bir damla yaşın göz pınarlarından boşalmasına izin vermiyordu. Nasıl verebilirdi ki? Dökülecek o bir damla gözyaşı annenin yüreğini söküp alabilirdi. İlhan, buna da dayanamazdı. Hayatta iki varlığı vardı; biri eşi, diğeri ise dünyalar tatlısı biricik oğlu Murat’tı. İlhan, kan çökmüş gözlerini eşinden saklayıp; “Fatma” dedi; “ben telefon etmeye gidiyorum. Az sonra gelirim” İlhan, ağır adımlarla telefon kulübesine yöneldi. Titreyen eliyle Yengesi Meliha’nın evini aradı; gecenin on birinde. Telefonun sesi, büyük bir acıyla kulaklarda çınladı. Telefona büyük kaynı Haluk çıktı. Haluk’un sesini alan İlhan, ağlamaklı bir sesle; “Haluk” dedi; “biz Dr. Sami Ulus Hastanesindeyiz. Murat çok hasta” Telefonla sadece bu kadar konuşulmuştu. Haluk’un yüreğinde büyük bir endişe yer almıştı. Haberi annesi, babası ve kardeşi Ahmet ile paylaşan Haluk, hastaneye gitmenin yollarını aradı, ancak bu olmadı. İlhan telefon edip, eşinin yanına gelmişti. Huzursuz ve tedirgindi. Yüreğinde yanan ateş, her geçen saniye daha da büyüyordu. Eşine dedi ki; “ben doktorlarla görüşmeye gidiyorum. Burada çaresiz beklemektense, oğlumuzu başka bir hastaneye götürelim” Anne, solan yüzünü Rabbine çevirdi: “Allah’ım” dedi; “ne olur oğluma yardım et. Onu bize bağışla” İlhan, doktor odasına girmişti. Doktorlar İlhan’ı karşılarında görünce; “İlhan Bey” dediler; “size bir ambulans çıkartacağız. Oğlunuzu Gazi Hastanesine havale ediyoruz” İlhan, ağlamaklı sesiyle; “bende bunun için gelmiştim” dedi; “biraz acele edelim hocam. Çocuk komadan çıkamadı” Ambulans, yarım saat içinde Murat’ı Gazi Hastanesine getirdi.

            Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte tüm aile, Gazi Hastanesine akın etmişti. Herkes “Sarı Şeker” diye sevdiği Murat’ı görmek istiyordu; ancak Sarı Şeker, henüz komadan çıkamamış, baygın halde yatıyordu. Hastanede tedirgin bir bekleyiş hüküm sürüyordu. İlhan, hastalığı bilen tek kişiydi. Murat’ın hastalığını herkese söylemiş; ancak Fatma’dan saklamıştı. Fatma, oğlunun hastalığını öğrenmemeliydi. Murat’ın kanser olduğunu öğrenen dayıları, halaları, enişteleri, teyzeleri, kuzenleri, anneannesi, babaannesi ve dedeleri bir köşede gizlice gözyaşı döküyorlardı.

            Murat, Gazi Hastanesine yatırıldığında takvim yaprakları 31 Aralık 2000’i gösteriyordu. Tüm insanlık yeni yıla girmenin coşkusunu yaşarken; Murat; tüm sevenlerinin dualarıyla hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Fatma, on iki yıl sonra kavuştuğu oğlunu sadece on altı yıl sevip, okşayabilmişti. Şimdi ise; on altı yıllık evlât sevinci avuçlarından uçup, sonsuzluğa kanat çırpacaktı; tıpkı bir kuş misali.

            Gazi Hastanesi dokuz ay boyunca meskeni olacaktı Murat’ın. Anne ve babası yanından bir an olsun ayrılmıyor, gözyaşı döküp dua ediyorlardı. Doktorlar da; Murat için seferber olmuş, tıbbın öngördüğü en son teknikleri uyguluyor, bir an önce hastanın sağlığına kavuşması için yoğun bir şekilde çalışıyorlardı.

            Murat’a kemoterapi uygulanıyordu. Aylar süren bu tedavi sonucunda Sarı Şeker’in delinmedik damarı, morarmadık yeri kalmamıştı. Tedaviden yorgun düşmüştü. Her tedavide büyük acılar çekiyordu. Ne var ki Sarı Şeker; büyük insanların bile tahammül edemeyeceği bu tedaviye büyük bir sabırla ve metanetle direniyordu. Murat’ın bu hali; tüm doktorları hayrete düşürüyordu. Kemoterapi tedavisi sürerken; Murat’a sürekli kan verilmesi gerekiyordu. Dayısı Haluk ve Amcası İlyas on günde bir Murat’a kan veriyordu; ancak bu yeterli olmuyordu. Dayısı Haluk, daireden iş arkadaşlarını da getiriyor, Murat’ın kan ihtiyacını karşılıyordu. Hastalık öyle ilerlemişti ki; verilen kanlar yirmi dört saat içinde mikroplar tarafından emiliyor, vücut tekrar kansız kalıyordu. Murat’ın durumu vahim bir hal alınca; tüm aile bireyleri Murat’a kan vermeye başladılar. Tedavi süresince Sarı Şeker, birkaç kez komaya girmişti. Doktorlar çaresizlik içinde İlhan’a; durumun ciddiyetini anlatıyor, Murat’ı her an kaybedebileceklerini söylüyorlardı. Bu acı gerçeklere tahammül edebilmek mümkün müydü?

 

***

Murat, komadan çıkmayı başarabilmişti. Doktorlar, artık eve çıkmasında bir sakınca görmüyorlardı. Bu haberle tüm sevenlerinin yüzünde mutluluk ifadeleri dolaşmaya başlamıştı. Murat, Teyzesi Aynur’un evine yerleştirildi. Bir hafta boyunca sevdiği en güzel yiyecekler yedirildi. Kuzenleri Tolga ve Fulya ile bir haftalık mutluluklarını kameraya alıp, ebedîleştirdiler.

Aynur’un evi kalabalıklaşmıştı. Nasıl kalabalıklaşmasın ki? Murat, iyi olmaya doğru emin adımlarla ilerliyor; vücudu artık tedaviye cevap veriyordu. Sevenlerinin olağanüstü ilgisi Murat’ın yaşadığı travmayı atlatmasını sağlıyordu. Kimi zaman Altınpark’a götürülüyor, kimi zaman bisikletiyle dolaştırılıyordu. Murat, amansız hastalığa karşı verdiği mücadelenin ilk raundunu kazanmış; normal hayata dönmenin, arkadaş edinip onlarla oynamanın keyfini çıkarıyordu.

 ***

Bir hafta büyük bir mutluluk içinde gelip geçmişti. Ancak; bu amansız hastalık, Murat’ın bedeninde yüksek bir ateşle tekrar varlığını hissettirmişti. O gece, Mustafa eniştesinin arabasıyla tekrar hastaneye getirildi. Doktorlar, çok sevdiği Murat’ı tekrar yoğun bakıma aldılar. Sabaha kadar yoğun bakımda kalan Murat, dayanılması imkânsız bir tedaviye daha başlayacaktı. Belinden su alınacak, tetkikler devam edecekti. Murat, pek çok uygulama geçirmiş, hiç şikâyet etmemişti; ancak belinden su alınması işlemi O’nu canından bezdiriyordu. Murat’ın bedeni küçüktü; ancak yüreği sanılandan daha büyüktü. Tüm tedavilere metanetle dayanıyor; annesini, babasını ve tüm sevenlerini teselli ediyordu; büyük bir insan edasıyla. Büyük acılar çektiren bu tedaviler iki ay daha sürdü. Murat’ın hastalığı ile bizzat ilgilenen Yusuf Hoca, uygulanan tedaviye tekrar cevap alabildiklerini söyleyerek yüreklere yeniden su serpiyordu. Murat, doktorların da isteğiyle tekrar eve çıkabilecekti. Yüzler tekrar gülüyor, yürekler yeni bir umutla filizleniyordu. Murat, bu seferde büyük halası Rukiye’nin evine getirilmişti. Murat için ayrı bir oda açıldı. Kuzenleri, Emel, Sevda ve Akın; Murat ile ilgileniyor, parka ve bahçeye götürüyorlardı. Eniştesi Abbas ise; sürekli Murat’a yiyecek taşıyor, çekilen acıları biraz olsun dindirmeye çalışıyordu. Murat, gittiği yere sevdiklerini de sürüklüyordu. İstiyordu ki; sevdikleri gözünün önünde olsun, hoşça vakit geçirip, kâbus dolu günlerini unutabilsin. Bunun farkında olan sevenleri de Murat ile birebir ilgileniyor, O’na moral veriyorlardı. Zaman zaman fotoğraflar çekiliyor, o anlar ölümsüzleştiriliyordu. Murat, halasının evinde on beş gün kalabildi. Yeniden ateşlenip, tekrar hastaneye götürüldü. Murat için her şey yeniden başlıyordu.

Tedaviler artık sonuçsuz kalıyordu. Murat, gün geçtikçe bilincini yitiriyor, sık sık komaya giriyordu. Annesi ve babası aylarca başında bekliyor, biricik yavrularının bir an önce sağlığına kavuşması için gözyaşı döküp, dua ediyorlardı.

Oğlunun başından bir an bile ayrılmayan annesi, sabaha karşı saat üç sularında oğlunun kıpırdandığını gördü. İçinde filizlenen büyük bir ümitle oğlunu bağrına bastı. Annesinin sevgisi öyle büyük, öyle kuvvetliydi ki; farkında olmadan Murat’ın canını yakmıştı. Buna rağmen Murat, gülümseyerek; “nasıl sarılıyorsun anne?” dedi; “çok canımı acıttın” Annesi, oğlunu öpüp, kokladıktan sonra yavaşça yatağına yatırdı. Bir isteğinin olup olmadığını sordu: Murat, ok misali kirpiklerini kırpıştırarak; “anne” dedi; “hiç bir şey istemiyorum. Az önce baş tarafımda Kuran-ı Kerim okunuyordu. Duydun mu?” Murat’ın bu sözleri, annesi Fatma’nın yüreğinden bir parçayı söküp almıştı: “Oğlum” dedi; “bende duydum. Ne de güzel okunuyordu Kuran” Murat, oturmak istercesine kıpırdandı: “tekrar okuyacaklar mı?” dedi. Annesi; “istersen tekrar okunur oğlum” diye cevap verdi. Murat, tekrar annesine yöneldi: “anne” dedi; “benim hastalığımın çaresi yok, bunu biliyorum. Sabahları bana yapılacak olan tedavileri ezberledim artık. Ben ölürsem; ağlamayın, olur mu?” Annesinin yüreği yerinden oynuyordu. Evlât acısı; içinde bir volkan gibi patlamaya hazır, bekliyordu; ama ağlayamıyordu: “Neden öyle söylüyorsun oğlum?” dedi; “sen yaşayacaksın, askere gideceksin. Daha sana damat elbisesi giydirip, düğününü yapacağım. Ne olur oğlum, bir daha öyle söyleme” Murat kaderine inat, acı acı gülümsedi; “bak anne” dedi; “dokuz aydır yatıyorum. Büyük acılar çekiyorum. Doktorların söylediği şeyleri siz anlayamıyorsunuz, ama ben söylenenlerin ne anlama geldiğini hepinizden iyi biliyorum. Ben ölecekmişim” Murat’ın bu son cümleleri, annenin yüreğindeki volkanı patlatmıştı. Gözyaşları sel olup, akmaya başlamıştı: “Yavrum” dedi; “söylediklerin doğru değil. Kim söylüyor bütün bunları?” Murat, bedenindeki ağrılara ve acılara aldırış etmeden yatağından doğruldu: “Bana babamı çağır anne” dedi; “söyleyeceklerimi babam da duysun” Gözü yaşlı anne, zorlukla yürüyerek hastane bahçesine çıktı, eşinin yanına geldi. Babası, oğlunun durumuna tahammül edemiyor, içi içini kemiriyordu. Eşinin geldiğini görünce; “Murat nasıl?” diye sordu; “hâlâ uyuyor mu?” Fatma, gözyaşlarını silip; “uyandı” dedi; “garip sözler etmeye başladı. Murat’ın bu hali beni çok korkutuyor. Seni yanına istiyor” İlhan, yorgun ve ümitsiz adımlarıyla oğlunun yanına geldi. Murat, babasını pembe bir gülümsemeyle karşıladı: “Sigara içmeye mi çıkmıştın?” dedi; “uykum yok, yanımda otur artık” Babası, üzüntüsünü yüreğine hapsedip, oğluyla ilgilenmeye başladı: “Canın ne istiyor oğlum?” diye sordu; “sabah olunca getireyim” Murat, bedenini kemiren acılara inat, gülümseyerek; “baba” dedi; “oyuncak istedim, aldınız. Telefon istedim, aldınız. Televizyon istedim, aldınız. İstediğim yemeği de getiriyorsunuz; artık bir şey istemiyorum” Babası İlhan, yüzüne nakşettiği zoraki bir tebessümle; “yavrum” dedi; “sen iste dünyayı ayaklarının altına sereyim. İyileşeceksin oğlum. Sakın bunu unutma” Annesi Fatma da, yüzünde oluşturduğu zoraki tebessümüyle konuşmaları dinliyordu; “Murat’ım” dedi; “kötü şeyler konuşup, bizleri üzme. Doktorun da iyileşeceğini söylüyor. İyileşeceksin oğlum” Murat, o an için acılarına meydan okuyordu: “Bana hep yalan söylediniz” dedi; “arkadaşım Esra’nın, arkadaşım Ahmet’in iyileşip evlerine döndüklerini söylediniz. Ben çocuk değilim. Onlar öldü ve bir daha buraya dönmeyecekler” Annesinin ve babasının surat şekli değişti birden. Babası son bir gayretle oğluna bir şeyler söyleyecekti ki; Murat; “baba” dedi; “biliyor musunuz? Her gece rüyalarıma bir yaşlı dede geliyor. Çok az ömrümün kaldığını söylüyor. Bir seferinde bana dedi ki; ‘dile benden ne dilersen. Dilediğin anında olacak’ Ben de dedim ki; ‘mis kokulu camileri ve evliyaların mezarlarını görmek istiyorum’ Annesi hüzünlü bakışlarıyla; “oğlum” dedi; “keşke iyileşmeyi isteseydin” Murat’ın sevimli suratında yeniden pembe bir gülümseme belirdi; “ama” dedi; “ben camileri, türbeleri çok seviyorum. Oralara gitmek istiyorum” Babası; “yavrum” dedi; “iyileştiğinde, seni oralara da götürürüm. Sen yeter ki iste” Murat, yorulmuştu: “yatırım beni” dedi. Annesi ve babası büyük bir dikkatle Murat’ı yatırdılar. Babası; “yoruldun oğlum” dedi; “bak güneş açmak üzere. Uyu biraz” Murat’ın gözlerini uyku bürümüştü: “Anne” dedi; “Esra’nın da, Ahmet’in de saçları dökülmüştü. Sonra yeniden çıkmıştı. Ama ikisi de öldüler. Benim de saçlarım döküldü, tekrar çıktı, tekrar döküldü” Murat, söylediği sözlerle annesini ve babasını büyük bir acıya sürüklüyordu. Anne ve babası ne söyleyeceklerini bilemeden Murat’ı uykunun sımsıcak kollarına teslim ettiler.

Ertesi günün akşamıydı. Saat sıfır bir. İlhan, kayın biraderi Haluk’u telefonla arayarak; kardeşi İlyas’ı ve Şerefi, dayısının oğlu Ahmet’i ve Harun’u alıp, Ankara’ya gelmesini istiyordu. Haluk, telefonla durumun vahametini anlamıştı. Derhâl evinden çıkıp, amca oğullarına ve hala oğullarına ulaştı. Birlikte, Ankara ile Kırıkkale’yi birbirine bağlayan Samsun Yoluna çıkıp; Şubat ayının nefes dondurucu soğuğunda otobüs beklemeye başladılar. Hepsi de bu yolculuğa hazırlıksız yakalanmışlardı. Ceplerinde az bir parayla Gazi Hastanesine gideceklerdi. Hepsinin de yüzünde karamsar ifadeler dolaşıyordu. Bir saatten fazla otobüs beklediler. Nihayet bir otobüs geldi. O otobüs ile Ankara’ya geldiler. Etlik semtinde indiler; ancak o saatte dolmuş yoktu; para da yoktu. Soğuğa aldırış etmeden, yürüyerek hastaneye geldiler. İlhan, kapı önünde bekliyordu: “Çok geciktiniz” dedi; “Murat’ın durumu çok kritik. Hemen trombosit vermeniz lâzım” Birlikte çıktılar ve Murat için lâzım olan trombositi verdiler.

***

Takvim yaprakları 25 Eylül 2001’i gösteriyordu. Haluk dayısı, kahvaltısını yapıp, yeğeni Murat’ın yanına gidecekti. Saat on bir sularında telefon sesiyle irkildi. Endişeli bir halde telefonun ahizesini kulağına götürdü. Telefonun diğer ucundaki kişi İlhan’dı. Ağlıyordu: “Haluk” dedi; “Murat’ı kaybettik” Telefon kapanmıştı. Haluk, büyük bir şok yaşıyordu. Telefonun ahizesi elinden düştü. Babası Osman ve annesi Meliha, hayret ve dehşetle Haluk’a yöneldiler: “Ne oldu oğlum?” dediler; “kötü bir şey mi oldu yoksa?” Haluk, gözyaşlarını tutamıyordu: “Baba” dedi; “Murat vefat etmiş” Gelen bu kara haberle evde büyük bir feryat yükseldi. Dedesi Osman, Anneannesi Meliha dövünerek ağlamaya başladılar.

Sarı Şeker Murat’ın ölüm haberi dalga dalga yayıldı. Hastane önünde mahşeri bir kalabalık meydana geldi. Gözler ağlamaktan kızarıyor, yürekler paramparça oluyordu. Feryatlar, arşı alaya yükseliyordu. Tüm sevenleri birer ikişer, Murat’ın yüzüne baktılar; öptüler, kokladılar; gül yanağına gözyaşı bıraktılar.

            Murat, mübarek üç aylarda dünyaya gelmişti. Ne acıdır ki; sevenlerini hüzne boğması da Ramazan ayına denk gelmişti. Hepimiz biliyoruz ki Murat; bizim için kutlu bir çocuktu. Biz O’nu çok seviyorduk; ancak Yüce Yaratan, O’nu bizden çok sevmiş; yanına almıştı. Şimdi O, Cennet’in bir köşesinde; cennetin çocukları olarak bildirilen Hasan ve Hüseyin efendilerimizle birlikte. Biliyoruz ki O; Hz. Muhammed’in (S.A.V) yanında.

 ***

            Aradan sekiz yıl değil, seksen yıl geçse de; yüreğimizdeki o engin sevgin asla sönmeyecek. Seni, dedenin başını tuzlamanla, Şeref Amcana, Şeref Hala demenle, babaannenin pirinç dolu tepsisini bir tekmeyle darmadağın etmenle, evinizin odasına gizlice gidip, halıyı un ile bezemenle hatırlayacağız. Bizlere o kadar çok anı bıraktın ki, yazmakla bitmez.

            Hatırlıyoruz; bir gece yolda yürürken, gökyüzünde parlak bir yıldız görmüştün; görmüştün de; “anne” demiştin; “bak, işte orada benim yıldızım. Benim yıldızım hep parlak kalacak”

            Unutamadık; her koma anında yedi defa “İnaatayna”yı okuduğunu. Her komadan çıkışında da besmele ile uyandığını. Unutmadık, unutmayacağız.

            Hatırlıyoruz; sağlığında“anne” demiştin; “asker olsam da şehit düşsem”

Şehitler gibi fani âlemden, baki âleme hicret etmeyi istemiştin. Kutlu çocuktun, çünkü Yaradan senin isteklerini kabul eyleyip yanına aldı. Cennetin Efendileriyle arkadaş eyledi.

 ***

            Oğlunu kaybettiği günden beri gözyaşı döken anne, oğlunu böyle anlattı. Oğlunun vefatından sonra da birkaç şiir yüreğinden süzülüp, dudaklarından şu şekilde döküldü.

 

***

 

RABBİM

 

Oğlumun başını keramet tacın

ile süsle

Gözlerini nur cemalin

ile süsle

Ellerini abdestin nuru

ile süsle

Bedenini cennet elbisesi

ile süsle

Oğlumu Peygamberimizin torunları

ile komşu eyle

 

KARDELEN

 

Hayatının baharındaydın

Bir yıldız gibi kaydın gittin

Beni yalnızlığa duçar ettin

Yaşam sevincimdin benim

***

Gönlümde açan bir gül idin

Gelmeden yaz, sonbaharda gittin

Dayanılmaz acılara yettin

Yaşam sevincimdin benim

***

Göz göz oldu yaraların

Tükenmedi sancıların

Boşa kalktı avuçlarım

Yaşam sevincimdin benim

***

Gönlümüzde kardelendin

Güneşi görmek için feryat ettin

Gördün güneşi, çekip gittin

Yaşam sevincimdin benim

 

 

 

 

 

BİR O YANA, BİR BU YANA

 

Kuru bir yaprak gibi

Savrulup duruyorum

Akar delice gözyaşlarım

Bir o yana, bir bu yana

 

***

Akıl kalmış başta yarım

Çaresiz kalmış başım

Savrulup duruyorum

Bir o yana, bir bu yana

 

***

Tüten ocağımdın benim

Gözümün nuru idin

Savrulup duruyorum

Bir o yana, bir bu yana

 

Bu hikayeyi, Cennet kokulu yeğenim Murat'a ithaf ediyorum. Sarışekerim, ruhun şad, mekanın Cennet olsun. Seni seven dayın.Haluk (Halit)

 

 


Yorumlar (9)
tpışırı kırlrı 28.01.2011 21:54
bunların hepsini siz mi yazdınız
yazık olmuş valla

Halit DURUCAN 28.01.2011 23:13
Bunların hepsini ben yazdım kardeşim Tevfik. Hikayeye konu olan benim bizzat yeğenimdir. Teşekkür ediyorum

özgül ... 29.01.2011 02:28
Halit bey;Huzur içinde yatmasını tüm yüreğimden diliyorum.Acı her ne şekilde anlatılırsa anlatılsın sonuçta acı,hep ölmeyecek diye bekledim yazınızı okurken,o çırpınışları hisettim.Anne için ayrıca sabır diliyorumm.Ne denir ki ucu ölümle sonlanan bir sona..

Halit DURUCAN 29.01.2011 11:42
Teşekkür ederim Özgül Hocam. Acı ve gözyaşı dolu günlerdi...

A'Gül ... 29.01.2011 11:57

Çok acı Halit Bey,
sabır diliyor ve susuyorum.

Halit DURUCAN 29.01.2011 19:38
Ayşegül hanım, teşekkür ediyorum. Sağolun

Fatoş Nihal Aytaç 30.01.2011 13:36
Çok güzünlendim Halit Bey, 12 yıl aradan sonra doğan bir evladın 16 yıl sonra hazin sonu.
Annesinin yazdığı o şiirler içimi bir bir kanattı, onunla birlikte ağladım ben de okurken.
Sabrınız hiç bir zaman eksilmesin, Huzur içinde yatsın Murat, Bir Fatiha gönderiyorum o mübarek çocuğa şimdi.
Ellerinize sağlık...

Nermin Gömleksizoğlu 30.01.2011 15:04
Özgül gibi hep okurken inşallah ölmemiştir diye okudum, okudukça hep ümitle bekledim, kaçınılmaz sonla karşıaşınca annenin yazdığı şiirlerle de okunulası zor bir yazıydı...
Size ve ailesine sabır diliyorum...

Halit DURUCAN 30.01.2011 18:24
Fatoş kardeşim ve Neriman kardeşim. Hayat acı tatlı sürprizlerle doludur. Emin olun ki, insanların çektiği sıkıntılara ve acılara dağlar dayanamıyor, ama insanoğlu dayanabiliyor. Acılar yürekleri yaksa da elden birşey gelmiyor. Acımızı paylaştığınız için var olun sağ olun. Yüce Rab hepinize uzun ve hayırlı ömürler versin.


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 Mustafa Arıkoğlu 4860
2 Firari Fırtına 3121
3 Arjin Kılavuz 2813
4 Nermin Gömleksizoğlu 1995
5 Uğur Kesim 1960
6 Ejder AnubisLyder 1949
7 Sibel Kaya 1737
8 Enes Evci 1539
9 Turgut Çakır 1503
10 Hasan Tabak 1438

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:772 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com