Enes Evci  Mesaj Gönder

Popülerlik
Özgür Roman Sıralaması: 8 Puanı: 2404

6 Nisan 2011 Çarşamba 
Ben nasıl müzisyen oldum 2
Okunma: 1712

Bu yazı aslında benim nasıl müzisyen olduğumdan çok nasıl başka bir dünyaya adapte olduğumla alakalıdır. Olayların tüm temelinde benim aslında bu konuya ve bu konunun insanlarına o kadar uzak bir dünyam varmış ki, ben kendi dünyamdaki beni terk edip onların dünyasındaki yeni beni aramak için verdiğim mücadeleyi ve komik olayları yazıyorum, dikkat ettiğinizde yakalayacaksınız her olaydaki hep aynı olan nüansları.

 

Sevgili abim Yasin Kara’ya itafen.

Ve farkında olmadan beni bu yola iktiren beşik dostum Safa Kaylı’ya.

 

 

            Artık hayatım anlamlanıyordu. Ergenlik çağında manalı koşturmaların ilkleri başlar. Herkes kendine uğraşı az buçuk o dönemlerde bulur. Benimde kafamda şekilleniyordu artık bir takım şeyler.

 

            Benim ailem arkadaşları ile her hafta sonu birbirlerine misafirliğe giderdi. Bu bizim İzmir’deki yaşantımızın vazgeçilmez adetlerindendi.

 

            Aile dostumuzun oğlu, çocukluk arkadaşım Safa (ki ben ona hep Sefa derim) ile bir araya gelmeyelim o dönemlerde. Toplam 4-5 aileydik o aralar. Misafirliğe gidilecek aileler sıralıydı. Bu hafta bizde, sonraki hafta Mustafa Amca’larda, ondan sonraki hafta Basri Amcalarda diye döner dururdu sıra.

 

            Tabi hangi ailenin evine gitsek biz, o aile ortalıkta kırılacak dökülecek her şeyi kaldırırdı. Sefa ile bir araya geldiğimizde hiperaktif bir patlama ortaya çıkıyor ve mutlaka bir şeyler kırar dökerdir.

 

            Bu Sefa ile olan yaramazlık kısmını fazla uzatmayacağım konuya döneceğim. Bir gün bu Sefa bağlama almış, hatta abim kursa bile gitmiş bize çaktırmadan. Yine bir misafirlikte bu bir geldi siyah kılıfını asmış omzuna. Salona kuruldu tüm aileler “hadi koçum Sefa çal bakalım” dediler, herkes pür dikkat Sefa’yı dinliyor. Çaldığı da bir halt değil ha, kara tiren şarkısını mal gibi çaldı. Ama çaldı adam! Ben o esnada salonun bir ucunda dizlerine çimen lekesi bulaşmış kot pantolonumla orda sessizce onu izledim, onu ve şarkı bitince tebrik almasını, alkışlanmasını izledim.

 

            O gün bu gündür kot pantolon giymiyorum(gerçekten beni kot pantolonla hayatta göremezsiniz) Çünkü o gün karar verdim ben Sefa’dan daha iyi müzisyen olacaktım ve artık çayır çimende eşek gibi koşturup tepinmeleri, uzun eşek oynamaları, birdir birleri, yakar topları, alman kalesi, Japon kalesi gibi oyunları bırakmalıydım. Büyüyorduk lan bırakacağız tabi!

 

            Ertesi günü babama “bende müzik çalmak istiyorum Allah aşkına gidip alalım bir tane saz” dedim. Bak burayı unutma “saz almaya gidiyoruz!”

 

            Velhasıl efenim, İzmir’de ya ocak ya şubat ayından birinde yağmurlu bir günde bindik Kartal marka arabamıza gidiyoruz çarşıya doğru. Tabi bilmiyoruz aga nerde satılır bu alet, kim kursunu verir falan. Birkaç yer gördük kapalı. (Şöyle bir durum var: müzik enstrümanı satan dükkanlar geniş insanlardır, öğlene doğru açar akşam 5-7 gibi kaparlar dükkanları) Vazgeçecektik ki, yağmur hızlanmıştı ki, eve dönüyorduk ki bağırdım birden “aha baba orda oda! Orda açık bir yer var bak saz maz var vitrininde” dedim. İzmir Alsancak’ta bir yer yalan yok ismini unuttum mekanın (Gerçi hala ilk gitarım durur kılıfında ismi yazıyor da üşeniyorum içeri gidip bakmaya)

 

            Girdik içeri. Ulan içerde saz yok. Bırak sazı içerisi bildiğin Türkiye’ye ait bir yer bile değil gibi geldi bana. Grand piyanolar, warlock kasalı metal gitarları, bateriler, amfiler ve klasik gitarlar var.

 

İsmi Oben olan (şu dünyada bir bu ismi onda duydum başkada Oben tanımadım) genç bir eleman geldi bize doğru ama adamı görmelisiniz. Uzun altın sarısı dümdüz saçları var, gözleri buz mavisi, hafif sarı buğday rengi teni ve sağ elinin tırnakları törpületip sivriltmiş uzun. Ben böyle adamları anca filmlerde görüyordum o aralar ki, o dönemin en garip filmi de terminatördür, sen düşün garipliği.

 

“Nasıl yardımcı olabilirim?” dedi, babam “saz baktım ama yok sanırım” dedi. “Evet yok” dedi. Biz tam çıkacakken o kilit cümleyi söyledi “neden gitar düşünmüyorsunuz?” dedi. Ben o an zaten o ne söylese onu düşünecektim. Hani piyano çal dese o an ben piyanonun başına oturup 9.senfoniyi çalardım, bateri dese Metallica’dan Lars’ı tahtından indirirdim ama o gitar dedi.

 

            Tabi biz “o ne gardaş?” der gibi bir surat ifadesi büründük, getirdi Laguna marka bir klasik gitar, oturttu beni tabureye ve “Al bir dene dostum” dedi. (buradaki “dostum” kelimesini insan hele küçükse o an ticari bir hamle olarak algılamıyor, resmen artık ben Oben’in dostuydum) “Tabi dostum” dedim.

 

            Elime gitarı aldığımda hatırladım ki kırtasiyedeki Ahmet Abi’de gitar çalıyordu. İnsan ilk başta hele de konuya cahilse anlamıyor, saz nedir? Gitar nedir? Hepsinde tel var mı? Var! O zaman hepsi aynı işte gibi geliyor. Ama o gün anladım, gitar başka! Bağlama başka!

 

            Neyse efendim, aldık biz gitarı birde bana 1 ay bedava kurs vereceklerini söylediler ben direk mest oldum zaten. Biz Kartal marka arabamızla evimize gittik. Kursa tam 1 hafta vardı ve ben daha ilk günden uykuya düşman oldum.

 

            Enstrümanı alıp hiç bir şey bilmeden kurcalamak kadar haz dolu anları bu hayatta çok nadir yaşarsınız. Ulan akordu yok gitarın, tabi akordu bilen kim? Kırtasiyede tezgahın arkasına attım sandalye orda kurcalıyorum gitarı, gelen geçen müşteriler “oo dostum çalsana bir şeyler” diyor, e tabi bir şey çalamıyoruz ya bir türlüde durumdan kurtulmak lazım. O esnalar birde gitar metodum vardı, o metodun arka sayfasına “gitar çalmak mesele değildir, mesele onu dinleyen kulakların yeteneğindedir” tarzında bir şey yazıyor. E tabi Enes durur mu? Bana “gitar çalsana” denildiğinde, önce bir duruyor karizmatik havaya bürünüyor sonrada bu cümleyi söyleyip “sıkıldım çalmaktan başka zamana” diyor entelektüel piçlik yapıyorduk aklımızca. Ama ilgi alaka nasıl hoşuma gidiyor anlatamam.

 

            Bu yazı aslında benim nasıl müzisyen olduğumdan çok nasıl başka bir dünyaya adapte olduğumla alakalıdır. Olayların tüm temelinde benim aslında bu konuya ve bu konunun insanlarına o kadar uzak bir dünyam varmış ki, ben kendi dünyamdaki beni terk edip onların dünyasındaki yeni beni aramak için verdiğim mücadeleyi ve komik olayları yazıyorum, dikkat ettiğinizde yakalayacaksınız her olaydaki hep aynı olan nüansları.

 

            Mesela şöyle özetleyip bu yabancılaşma evresinin ilk adımını anlatayım. Kurs vakti geldi annem beni kursa hazırlıyor. En güzel bayramlık giysilerimi giydim, saçlarımı yana taradı annem. Normalde saçlarımı taratmazdım ama o gün güzel bir gündü taradım saçlarımı. Annem birde üçgen mendil koydu cebime “ne olur ne olmaz” dedi. Orda acıkırım belki diye beslenmede koyacak ve hocam içinde börek koyacaktı ben her zamanki gibi “ya anne nasıl vereyim adama? İkinci ders götürürüz bir tanışayım önce” diye ısrar ettim almadım. Mis gibi kokuyordum, kolonyayı da sürdük çıktık, babam bıraktı binanın önüne “sen gelme, git” dedim, gitti ve ben içeri girdim.

 

Tahmin ediyorum ki sizde kendi anılarınızı deşerseniz geçmişinizde bir yerde böyle bir şey yaşamışsınızdır. Aynı ülkenin, aynı şehrin insanları ile bir araya geldiğinizde kendinizi yabancı hissettiniz mi? Olmuştur belki ve çok iğrençtir.

 

Neyse girdim kursa, herkes bana baktı ve diğer çocuklar falan aralarında konuşmaya başladı kulaktan kulağa, çünkü ben orda iki resim arasındaki 7 farkın hepsi gibiydim. Çocuklar benle yaşıttı ama kulaklarında küpe vardı, giyim kuşamları o kadar farklıydı ki. Mesele bir kundura bende vardı o gün (o gün bu gündür düğünler dışında kunduraya da küstüm giymiyorum) dövmesi olan vardı (ben bırak dövmeyi cikletlerden çıkan adi dövmeleri yapıştırsam koluma annem kızardı kanser olacağım diye)

 

Bekleme salonunda birkaç yere gitarı ve kendimi çarptım, (yine aynı tempoda sakarlığım devam eder) yutkunmam gerekiyordu ve gözüme damacana makinesi çarptı, (tabi ben yanındaki bardak haznesini görmedim ve benden önce içmiş kişinin plasik bardağını aldım su içtim, yine güldüler) oturacak yer yoktu, tabi kimsede yer vermezdi. Kursun olduğu yer İzmir Alsancak’ta deniz kenarındaydı, pencerenin yakınına ayakta istiflendim (ulan koysana gitarını bir kenara, yok! Sırtımda asılı duracak ilahla) denize doğru baktım, kendimi hiç ama hiç yakıştıramadım oraya, yeni boyanmış duvarın alt taraflarındaki ayakkabı lekesi gibi hissettim kendimi. Denize baktım, cama yaklaştım. Cama yaklaştıkça soğuk havayı daha iyi hissedebilirsiniz. İnanır mısınız bilmem ama ağlayacaktım. Keşke arabada bir şeyimi unutsaydım da babam geri dönseydi de gitseydik. “Ağlamak yok! Gir içeri ve göster kendini” dedim durdum kendime. Cep telefonumda yok ki babamı arayayım, oysa arkamdaki piçler öyle mi? Hepsine en son model Nokia 5110 lar var, yılan oyunu oynuyorlar.

 

Hoca geldi, “hadi bakalım arkadaşlar, sınıfa” dedi. Hepsi ezbere biliyorlar mekanı girdiler sınıfa. Ben sesimi çıkarmadım tabi. Hiç diyemem “hopp hocam ben buradayım ne yapacağım?” diye. Hocada girdi sınıfa tabi, ben kaldım mal gibi orda. Sonra Allahtan çıktı sınıftan tekrardan, “sen?” dedi. “Buyurun” dedim. “Sen yeni öğrenci misin?” dedi. “Evet, gitar aldım geçen hafta 1 ay beleş kurs verdiler” dedim.(“Bedava”, “promosyon” falan değil ama “beleş” lafını kullandım yani. Halen daha sokak kültürümden kurtulamıyorum tabi) Adam yani hoca “tamam dostum sende gel hadi içeri” dedi.

 

Artık Enes Evci kurtlar sofrasında yerini almıştı.

 

Devamı sonra.

           


Yorumlar (4)
Nermin Gömleksizoğlu 6.4.2011 14:08
Enes, doğayı doğal diye severim ama doğal doğayı, yazı o kadar doğal ve samimi ki...

Enes Evci 6.4.2011 15:06
Teşekkür ediyorum. Bu güne kadar çocukluğuma dair bu kadar natural birşey paylaşmamıştım. Yazarkende beni gülümseten bir retro oldu bana, iyi oldu iyi:)

Hilal Özkaya 9.4.2011 00:08
Buz mavisi gözler mi? Hem de müzisyen. Ben de Oben'in dostu olmak istiyorum. Dostun olmak istiyorum Oben. Oben duy sesimi. :D

Her neyse. Yine çok güzel, tebrikler.

Enes Evci 10.4.2011 11:20
İki paragraf yazıp kendini yazar zannetmek gibi olsa gerek. "sanır" değil o "sanar" olacak Emre'm


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6125
2 Firari Fırtına 4193
3 Mustafa Ermişcan 3360
4 Hasan Tabak 3259
5 Nermin Gömleksizoğlu 2974
6 Uğur Kesim 2885
7 Sibel Kaya 2703
8 Enes Evci 2404
9 Ömer Faruk Hüsmüllü 2288
10 E.J.D.E.R *tY 2206

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1457 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com