Enes Evci  Mesaj Gönder

Popülerlik
Özgür Roman Sıralaması: 8 Puanı: 2404

6 Nisan 2011 Çarşamba 
Ben nasıl müzisyen oldum 3
Okunma: 1852

            Acemi yıllarımın, yaşam acemisi dostum ve kardeşim Arif Alpa’ya itafen.

 

 

 

Kursa girdim. Muntazam düzenli bir yer. Tablolar falan var. Her yer lüx ve aristokrat kokuyor. 4 kişiyiz kursta. Hoca 3 çocukla iyi kaynatıyor, gülüyor eğleniyor falan. Çocuklarda deli gibi çalıyor, iyiler yani. Hoca “bir ay daha çalışalım konsere çıkartacağım sizi” falan diyor. Bana dönüyor “al bakalım gitarı eline” diyor ve veriyor ilk dersi:

 

“En alt tele saniye hızıyla dört kere vur ve ağzınla da tekrar et” ben başlıyorum “Mi mi mi mi” sonra “fa fa fa fa” sonra “sol sol sol sol”  tabi bu arada bir mallık daha yapmışım haberim yok. Sağ elimin tırnağını uzatacağıma sol eliminkileri uzatmışım birde orda güldüler bana. E haliyle tamda basamıyorum notaları.

 

Velhasıl çocuklar orda döktürürken ben iki saat boyunca mileyip falayıp solleyip durdum kan ter içinde. Birde çalışkan çocuk imajı çizeceğiz ya, müthiş bir kararlılıkla en boktan 3 nota basma olayını ciddiye alıp bırakmadım. 2 saat boyunca koyun gibi meleyip durdum orda.

 

Sonra ders bitti, nasıl bir hızla toplanıp çıktım bende bilmiyorum. Ve sonra gitmedim bir daha oraya zaten.

 

Gitara nasıl küsmedim onu bende anlamadım ama küsmedim işte. Dedim ki “ben kendim öğreneceğim” Ahmet Abi’nin yolunu gözlüyoruz adam ortalarda yok. Sonra bu Ahmet Abi’nin bu işe beraber başladığı bir adamla tanıştım adı Fatih. Bizim sokakta 4 kanki bunlar. Ahmet, Fatih, Savaş, Emin Abi. Ahmet ve Fatih gitarist, Emin bateriye meraklı, Savaş Abi yancı, yani bir halt çalmıyor.

 

Fatih abi geliyor gidiyor dükkâna, tabi gösteriyor birkaç bir şey. Oda tam bilmiyor ama sağ olsun bildiğini de gösteriyor. Üç Hürel’ grubundan “Bir sevmek bin defa ölmek demekmiş” falan çalmayı gösteriyor. Gitarda akorlar vardır, nota gibi. Onları öğreniyoruz. Tabi sıkı bir tempo yok. Haftada bir, iki haftada bir ne zaman yakalarsam. Sıkmakta istemiyorum adamı ki kaçmasın benden.

 

Kaset var tabi o ara, birde bizim orda pazar var. El arabasıyla bir kasetçi gelirdi. Ondan Haluk Levent, Ezginin Günlüğü, Üç Hürel kasetleri alıyorum dinliyorum “vay be” falan diyorum.

 

Bu esnada tabi yaz ayının tatilindeyim, önümüzdeki sezon liseye başlayacağım. Emin Abi’nin dükkânları bizim kırtasiyenin yanındaydı. Zücaciye işletirlerdi. Onun yanına giderdim devamlı. Oda anlatırdı 80li yıllarda yaptıkları zirzoplukları. Bir gün Haluk Levent kasetini götürdüm Emin Abi’ye dinleriz konuşurken diye. Verdim “abi taksana dinleyelim” diye. Bir baktı kasete güldü “oğlum bırak len bu işleri, bak şunu bir dinle” dedi. Taktı kaseti, duyduğum şarkı “Metallica – One” dı.

 

Tüm müzik zevkim tek bir anda değişti.  Emin abi o kaseti bana verdi, sağ olsun bir sürü kaset verdi hiç geri istemedi. Hepside çekme kasetti. O ara bu adamların kasetleri yoktu, varsa da çok pahalıydı. O yüzden hepsi radyodan çekilmişti kasete. Kaliteyi bilmediğimiz için, sesler gayet güzel geliyordu. İlk bana verdiği çekme toplama kasette Metallica, Nirvana, İron Maiden vardı. Offf! Hiç unutmam o kasetin tadını.

 

Benim çocukluğum İzmir-Bornova-Kandere de geçti. Dağın yamacında bir minik yerleşim yeri.

 

İlk okulumun bahçesi Kokluca Mezarlığıydı. Düşünün bir mezarlığın ortasında ilkokul! Yunus Emre İlk Öğretim Okulu. Kasaba gibi bir yerdi, sonradan gelişti. Dağın yamacındaydı evimiz. KANDERE! Dağda kurtuluş savaşından kalma cephanelikler falan hala dururdu ve zeytin ağaçları vardı ve bir uzun dere vardı. Rivayete göre kurtuluş savaşında bu dereden kan akmış bildiğin. O yüzden ismi Kandere oturduğumuz yerin. Tabi birde bizim oturduğumuz yerler hep mezarmış sonradan belediye hepsini çıkarıyor muntazam bir şekilde kokluca mezarlığına gömüyor. Tabi İzmir belediyesi hangi işini doğru yaptı bunu doğru yapsın. Bir sürüde mezar unutuyor. Çocukken parkta kumları karıştıran çocuklar çokça insan kemiği bulmuşlardır. Ve bir sürü hayalet hikâyeleri alıp başını gidiyordu. E tabi zaman içinde sizde buna alışıyor, korkmuyorsunuz.

 

Yaşadığım yerde çingenede çoktu. Güllü, Kibariye, Ege falan hep birkaç sokak altımızda yaşarlardı. Üst bölgemizin adı “Kuruçay”dı, İzmir’in tüm hırsızları ordaydılar. Sağ tarafımız Kale’ydi, tüm uyuşturucu işleri ordaydı. Böyle iki arada bir derede kalmış naif bir kasaba düşünün siz. Basit olaylardan büyük kanlı kavgalar çıkardı. Tabi biz çocuktuk o ara öyle problemlerimiz olmazdı ama bacısına küfür etti diye gözümün önünde adamın kafasına satırı vuran adamları da görmedim değil. İşte ben böyle bir yerde çocukluk yaşadım.

 

Sokaktan arkadaşım Arif’le tanışmaya başladık, beraber koşturuyorduk artık. Oda meraklıydı müzik işine. Sesi benden daha güzeldi. Ben çalardım o söylerdi. Bildiğim şeyleri ona da gösterdim. Tabi artık klasik gitar yetmiyordu elektro gitar aldım bir tane Slammer Hammer marka. İzmir Çankaya Farfisfon Müzik’den.

 

Şimdi bu işe adım adım girince aptal saptal şeyler yapıyorsun. Mesela Arif’le çıkar giderdik gitar mağazalarının vitrinlerinin önünde saatlerce vitrine bakardık. Yeşilçam filmlerinde lokantanın önündeki aç çocuklar gibi. Gitar dükkânlarının camlarına ekmek banmadığımız kalmıştı. En sert ve alımlısı da o dönemlerde Laylaylom’du (sonradan battı mı bittimi bilmiyorum)

 

Arifte aldı kırmızı bir elektro gitar Laylaylom Müzik Evinden. Bir yandan da tabi şeklimiz falanda değişiyordu.

 

* Küpe takmalar,

* Devamlı siyah giymeler,

* Toynak gibi tırnak uzatmalar,

* Yolda yürürken millete sert sert bakmalar

* Ufaktan sigara içmeler

 

Ama özünde zararsız iki tane salaktık. Olabildiğine yardım sever ve olabildiğine efendi iki erkek evladı.

 

İnternete dadanmaya başladım, o dönemler. İnternetten istediğim şarkının notalarını buluyor millete ağız burun eğmiyordum. Tabi yazıcıdan şarkı çıkarmak pahalıydı. Ben şarkıları önceden defterime yazardım, internet cafede notalarını eklerdim sonradan.

 

Birde bir kız buldum ki internetten Allahhhhh! Adı Tuna. Gothic resimleri falan var ama inanmıyorum o olduğuna. Buluştuk hakikatten oymuş. Ben tabi yine yanında mazbut kaldım. Oysa üzerimde Cradle Of Filthe’ın tişörtü vardı. Böyle kanlı manlı. Ama kız kopmuş. Yaşlarımız 15. Kız sigara içiyor, bir cafedeyiz. Ah eski günler ah! Ne güzel cafelerde sigara içiliyordu. Neyse!

 

İlk buluşmamız kızla, tabi ben diyorum ki “oğlum Enes bu kız sana 150 beden büyük, muhtemel bir daha bu kızı göremezsin” öyle olmadı ama kız devamlı aradı beni, her hafta sonu buluşuyorduk. Arkadaşları ile tanışıyordum onun. Hepsi birbirinden marjinal bir sürü tipitip arkadaşı vardı. E tabi bende her hafta daha bir bozuluyordum.

 

O gitar kursuna ilk giden kunduralı, saçı kısa yana taranmış jöleli, muntazam çocuk ölmüştü. Yerine saçı salaş uzayan, simitçi bıyığını yeni yeni kesen, siyah giyinen, küpeli, kolunda dikenli bileklik olan ve ya converse ya da postal giyen maymun bir adam doğuyordu.

 

Tabi şimdi ben muhafazakar bir aileyi bırak, muhafazakarlığı en önde koşturan bir sülalenin parçasıyım. Hani sülalemde benden bir tane olsa, dayanacak yerim olacak ama oda yok arkadaş. E haliyle bu ara anlıyorum annemin babamın saçındaki beyazları. Ama şu da bir gerçektir ki “bu çocuğu dövmezsen adam olmaz” diyen bütün sülaleme karşı bana bir fiske tokat atmayan babama da buradan bir alkış istiyorum. Gaza gelmeyen tek insan. Seviyorum kendisini, kendisi sanatın ve sanatçının dostudur gerçekten.

 

Tuna’yı sonra sonra görmemeye başladım, zaten kendiside sağı solu belli olmayan bir kızdı. Sonra haberini aldım ki: inşaatın 10.katından asansör boşluğuna bırakmış kendini intahar etmiş. Etmeden öncede duvara mor sprey boya ile “we dont belong here / biz buraya ait değiliz” yazmış. (Kim bilirdi ki onun duvara yazdığı cümleyi ben 10 yıl sonra kendisine beste yapacaktım) tabi o ara show tv olayı cofcofladı ve birkaç olayın üst üste gelmesiyle de İzmir’de Satanizm patlak verdi. Tüm Türkiye bu mevzuyu konuşuyordu.

 

Bu esnada o dönem tanıştığım tüm insanların müzisyen olması ayrı bir konu. İnsanda diyor haliyle “demek müzisyen olacaksak böyle giyinmeliyim, böyle yapmalıyı” sürü psikolojisi sınavdan kopya çekmeye benzer. Topluluğa uy gitsin, sorgulama neden bunu yaptığını.

 

Biraz durulmam gerektiğine inandım kendimce. Artık çevremdeki insanlarda bir garip bakmaya başladı çünkü bana. Lisedeki dersler kötüye gitmeden toplamam lazım. Tabi Enes Evci bu sefer çevirdi yüzünü Liseye. Yarım dönemdir aynı sınıfta olduğum insanları daha yeni yeni tanıyordum. Ulan insan bir merhaba bile demez mi? Dememişiz işte. Onlar çoktan kaynaşmışlar, arkadaş olmuşlar hatta gruplaşıp birbirlerine küsecek zamanları bile olmuş. E tabi ben o esnada tenefüs olunca kulaklığı takıp metallica dinliyorum kafayı sıraya koyup, okul bitincede direk sağa sola bakmadan gitar çalmaya eve gidiyorum.

 

Müzisyenlikte “bence” birkaç evre var seni heyecanlandıran ve heyecanını taze tutan.

1-     Enstrüman alma

2-     Enstrümanı öğrenme

3-     Enstrümanla adam akıllı şarkı çalma

4-     Konser verme

5-     Beste yapma

 

Gibi sıralanır bu böyle. Arada gitarı okula da götürüyorum. Millette öğrendi tabi gitar çaldığımızı, meraklı birkaç kişi var soru falan soruyorlar arada bana. Bakıyorum metal müzik dinlemiyorsa yada o taraklarda bezi yoksa soğuk davranıyor yolluyorum yanımdan falan. Küt! Kapı açıldı müzik hocası müdürle girdi içeri “Enes kim?” dedi, içimden “noluyor lan?” dedim

Sınıfta millet bilmiyor ki Enes kim, gösteremiyorlar da beni, biraz tereddüt ettim. E eşek değiliz kalkacağız tabi ayağı. Kalktım ayağı “benim” dedim.

Müzik hocası “gitar çalıyormuşsun doğru mu?” dedi. “Evet” dedim.

 

“Lise müzik grubundasın, bu gün okul çıkışı müzik odasına gel prova var” dedi, küt çıktı.

Çok demokrat hocalarım vardı gerçekten. Ulan insan bir sorar, istiyormuyum istemiyor muyum. Gerçi provalarda otistik taklidi yapıp atılmak da benim elimdeydi ama nezaketen sorsalar iyi olurdu yani.

 

Tabi bu esnafa 70 kişilik sınıftaki tüm kafalara ait gözlerde beni iyice bir taradı. Teneffüs olunca tanımadığım kızlar ve onların vıcık vıcık erkek arkadaşları gelirdi yanıma. Kendi kendini kiralayan bir mp3 gibi hissetmeye başladım. Tanımadığım insanlara şarkı çalıyordum en arka sırada. Birisi gelirdi “çalsana dinleyelim” derdi, çalardım ama ilk 2-3 saniye dikkat eder sonra yanındaki sevgilisine, arkadaşına döner beni taklit eder, kafasını sallar mal gibi gülerlerdi. Ulan alıp gitarı soksana bir taraflarına. Malım işte, çalardım ben öylece hiççç ama hiç gocunmadan.

 

E tabi gün bitti ve Enes Evci, lisesinin daha önce hiç görmediği koridorlarını geçerek müzik odasına girdi.

 

Devamı az sonra.


Yorumlar (2)
Beyaz Prenses 6.4.2011 18:03
devamını bekliyorum :)

By Pencil 6.4.2011 19:57
Hey gidi günler hey. Fazlasıyla canlandı gözümün önünde şarap tadındaki anılarımız. Eyvallah kardeşim, devamını da senin pencerenden okumaya devam edecem.


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6125
2 Firari Fırtına 4193
3 Mustafa Ermişcan 3360
4 Hasan Tabak 3259
5 Nermin Gömleksizoğlu 2974
6 Uğur Kesim 2885
7 Sibel Kaya 2703
8 Enes Evci 2404
9 Ömer Faruk Hüsmüllü 2288
10 E.J.D.E.R *tY 2206

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1310 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com