Hikayeler

Yalnızlık Başa Bela -dizi konuları
Okunma: 76
Hep de Böy - Mesaj Gönder


1. Çok dizi izliyoruz

2. Herkesin çalışma saatleri ağır

3. Sosyal medyada tükeniyoruz

4. Arkadaşlar birbirini dışlamakla meşgul

5. Sevgililere kimse rahat vermiyor

6. Yanlış ilişkiler ölümle bitiyor

7. Az kitap okuyoruz

8. İnsanlar birbirlerinin sınırlarını çiğniyor

9. Kıskançlık çok sıradan bir his halini almış

10. Bilime saygı duyulduğu kadar insana saygı duyulmuyor

11. Yobazların dünyasında insanların hayatları çürüyor

12. Müziğe, sanatçıya dair önyargılar aşırı yüksek

13. İnsana evinde bile rahat yok

14. Kimse kendi kişiliğine uygun yaşamıyor

15. Parasızlık büyük bir problem olarak karşımıza çıkıyor

16. Büyü gibi batıl inançlarla uğraşanlarla uğraşmak zor

17. İnsanlar nasılsa düzelir diye evlenip bir türlü mutlu olamıyorlar

18. Basit şeyler yüzünden büyük kavgaların sonu gelmiyor

19. Araba ile bir yere gitmek için yola bakmak yeterli olmuyor

20. Herkes bazı nezaket kurallarını aşmış durumda

21. İş topluma mal olunca herkes aynı kefeye konuyor

22. Okumamış insanlarla aynı iş yerinde çalışıyor

23. Temizlik yapmak yetmiyor her yer pis

24. Doğa sevgisini tatmak için ne yapmak lazım bilinmiyor

25. Unutkanlıklarımız ile yaşamak çok güç

26. Tarihten ders almak yerine tarihi ezbere yaşamak anlamsız

27. Kaybolan değerlerimizin üstünde göbek atıyorlar

28. Hayatın anlamını sorgulamanın suç olduğu sanılıyor

29. Sevdiklerimiz hapis yatmayı şaka sanıyor

30. Çocuklar büyükleri yönetecek kadar bilge sanılıyor

31. Ailelerde baskı yönetimi gereksiz bir rol sahibi

32. Sesin yolculuğu şeytana paçayı kaptırmış

33. Basit sorunlar büyük felaketlere yol açabiliyor

34. İnsanlar konuşurken çok özensizler

35. Teşekkür etmeyi de özür dilemeyi de bilmiyoruz

36. Hastalıklar alay konusu haline gelmiş hikayelere dönüşüyor

37. İnsanın iç yolculuğuna bir aşk hikayesi sığamazmış gibi dejenere edilmiş yaşamlar var

38. Kaliteden anlayan kişiler kaliteyi paylaşmayı bilemiyor

39. Sokak çocukları tarafından saldırıya uğramak basit bir tehdit sanılıyor

40. Bir gün bir araba geri vitese takıp birini ezip kaçıyor

41. Hırsızlar işi ticarete dökmüşler de haberimiz yokmuş

42. Şehir hayatını sevmek için aklına iyi bir örnek getirmek zor

43. Kanunlara göre yaşamak o kadar zor olmamalıydı

44. İnsanlar kardeşçe yaşayabilmeliydi

45. Saygı en hassas sınır çizgisi olmalıydı

46. İnançlarımız gizli de yaşanabilmeliydi

47. Sanat değer kazandıkça aydınlık doğmalıydı

48. Aileler birbirlerinin mutlulukları için sevinebilmeliydiler

49. Paranın getirebileceği kadar basit mutluluklara elimizdeki güç kuvvet yetmeliydi

50. Okumak için herkesin iyi bir nedeni olmalıydı

51. Eğitim çok katı

52. Çok bilen çok kaybediyor

53. Günlerimiz boş ama hoş geçiyor

54. Sevginin koşulları insanların sınırları ile zorlanıyor

55. Sağlıklı yaşam ütopik bir durum

56. Hayvan hakları önemsenmiyor

57. Hayır kurumlarını sadece ziyaret etmek yeterli değil

58. İnsanların teknolojiyle olan ilişkilerinin bireysel oluşuna saygı duyulmuyor


Sevginin koşulları zorlanıyor, kapıları insanların sınırları zorluyor. İnsanlar kendi sınırlarının farkında bile değiller adeta... kızın şartları çok zor! Bir gün başına gelenleri anlattığı kitabıyla bir yayınevine gidiyor. Orada, sizin kitabınız fazla edepli kaçmış, bir cinayet romanı yazmalıydınız, diyorlar kendisine. Kız da cinayet romanı yazıyor ama tek suç aleti bıçak, büyük bir bıçak.
Kız annesine kendisini ne kadar sevdiğini her koşulda belli etse de içinde bulundukları şartlar nedeniyle sevgisizlikle kendini suçlanmış buluyor! Kızın arkadaş çevresi, kızın yeni ailesi, kızın çalıştığı iş nedeniyle söyledikleri şeyler annesinin şahsi fikirleri gibi yerle bir ediliyor ve anne kız henüz baş başa kalabilmiş değiller.

Kız babasına olan saygısını kendi planlarını yaparak, onu üzmeyerek korumak istiyor. Ona olan saygısını da kızın başına gelen tatsız olaylarla, hoşlandığı çocukla değil de tacize uğradığı yerde başına gelenlerle mukayese ederek kızı eve tıkıyorlar.

Kızın yalnızlık problemi yokmuş gibi davranmak isteyenler kızı her an her yerde daha da yalnızlaştıracak laflar ediyorlar. Kızın arkadaşları ne yazık ki çok kabaca kıza “senin sevgine göre hareket edecek değiliz, biz kendi kurallarımıza göre oynarız, sizin gibi güdülmüyoruz... elimden geleni yapacağım senin tüm şansını yitirmen için. Sen bizim sahip olmadığımız neye sahipsin ki mutlu olacaksın.” diyorlar.

Kızın çocukları, on beş çocuk da kızı çok seviyor. On beşini de evine alamadığı için kız çok üzülüyor, her gün oraya gidip çocukları ziyaret ediyor.

Kız duyduğu bir sesle irkilir: uyan kadın uyan, artık evli sayılırsın! Bu korkunç sesin nereden geldiğini anlayamıyor. Kızım lütfen şu televizyonu kıs, diyor annesi. Oysa televizyon kapalı.

Kızın evinin önünde bir bando var. Her gün kapının önünden müzikle geçiyorlar kız da bunu hoşlandığı çocuğun ayarladığını düşünüyor. O bandoyu sen mi yolladın? Yoo!

Kız sadece müzik düşündüğü bir gün hoşlandığı çocuğun kendisine yazdığı şarkıyı anımsamaya çalışıyor. O şarkıyı da Cafe’de çalsak ne olur diye. O gün kendisini hırsızlıkla suçluyorlar ve şarkı karambole gidiyor: sen Cafe’den erzak mı yürüttün? Erzaklar bitmiş!

Şarkının sözleriyle birebir alakalı olduğu için kız bu sorunu yaşadığına iki kez pişman oluyor. Şarkı anlamını ve özelliğini yitiriyor.

Kendisinin sosyal konular hakkında şarkı yazmasını, özel evlilik teklifi şarkılarını Cafe’de söylememesini öğütlüyorlar. Yeterince insanlara hitap etmiyormuş yazdıkları. En iyisi sadece piyasadaki şarkıları söyle sen, diyorlar kıza.

Kız gerçekten de o sesi tekrar duyduğunda Cafe’de: uyan kadın uyan, artık evli sayılırsın!

Senin şu müziğin için çalıştık bu hafta diyor bazı gelenler... Cafe’de seni dinlemek için hafta sonunu iple çektim ve nihayet buradayız biz de. Fakat bunu söyleyenler kıza daha fazla şarkı bilip bilmediğini soruyorlar. Kız da aslında eklemek istiyorum biraz, var sevdiğim şeyler diyor.

Artık sabahtan akşama kadar söylesen yeridir. Burası senin de mekânın. Biz seni buranın bir parçası olarak görüyoruz, diyor gelenler.

Hoşlandığı çocuk kendisini evine davet ediyor. Kız gitmeyince kavga ediyorlar!

Cafe'de kavga: gidemezsin bir daha evine kızım. Sen benimsin artık. Benim evimde yaşayacaksın.

Genç bir çift ayrılmayı başaramıyor.

Cafe’den erken çıkan kız, gece çalışması için arkadaşına bol şans diliyor. Kız kara kara çocuk olursa ona bakmak zorunda olduğunu ve gece çalışamayacağını idrak ediyor. Oysa paraya ihtiyaçları var. Yeni müzisyenler bulmak zorundalar, yoksa müzik hayatları da bitecek.

Hava kararmış ama henüz akşamın erken saatleri. Kız bir camiye giriyor. Orada namaz kılıyor... biraz da oturup kitap okuyup çıkıyor. Bahçesi çok güzel olan bir cami bu.

Caminin hemen kapısının önünde bir sokak çocuğu ama yaşı on sekiz falan olan biri daha var yanında, kızın üstüne saldırıp, çantasından parasını alıp kaçıyorlar.

Kız elinden geleni yapmış, duasını etmiş, ters bir yerde de değil caminin önünde ama başına bu geliyor. Ailesi, ne yapalım kızım, polise haber verdin mi, diyorlar.

Kız polisle görüştüğünü, karakolda ifade verdiğini ve çantası bulunursa kendisine haber verileceğini söylüyor.

Kızın odasında da tam karşısında duran oyuncak ayı birden gözünün önünden yok oluyor. Kız “bana mı öyle geldi” diye yakına gidiyor ama yok. Oyuncak ayısı yok. Artık yok! Anlıyor musun? Kendisini tokatlıyor: yok! Şu anda yok.

Kız birden hoşlandığı çocuğun en yakın arkadaşının telefonuyla kendine geliyor: biz seninkiyle Cafe’deyiz, gece gelemez misin sen, belki ben de çalacağım burada.

Kız gelemeyeceğini, düğüne yakın ailesini üzmek istemediğini söylüyor ama saldırıya uğradığını da söylüyor.

Kızın eski bir arkadaşından mesaj gelmiş: biz hastanedeyiz, ben çok hastayım. Seninle de doğru düzgün vedalaşamadık. Umarım şimdi mutlusundur! Beni hep üzdün.

Kız mesaja cevap vermiyor. Az önce dolu dolu olan gözlerini sinir bürüyor. Son anda bile bana bunu mu yapacak yani?

Ertesi sabah bir araba gözünün önünde geri vitese takıp bir sokak çocuğunu eziyor. Sonra da kaçıyor.

Sen bana çiçek almayı unuttun, diyor kız. Hoşlandığı çocuk da unutmadım, sadece doğru zamanı bekliyorum, diyor.

Kızın arkadaşları: ne zamanmış doğru zaman, baharı mı bekliyormuş...

Kızın annesi: çiçekçi açalım mı kızım?

Kızın babası: çiçekleri sevmek için satın almak gerekmez!

Konu genel anlamda açılmış, biri sana çiçek almasa ne yaparsın? Bir de kız bana çiçek almadı dese neler olurmuş kim bilir.

Sevgi unutulmuş. Anlayış unutulmuş. Kadın olmanın şartları unutulmuş. Herkes bir arayışta... aşk, adı da aşk.

Kız bir gün işe gitmeyi unutuyor, o günü günlerden Cumartesi sanmış.

Kızın hoşlandığı çocuk bir gün olsun kızın gönlünü almayı unutmuş. Nasılsa kızın gönlü ondaymış.

Doğa sevgisi bile unutulmuş. Kayak tatiline gidecekler, kızın kayak bilmediği unutulmuş. Bütün arkadaşları gidiyor diye davet etmişler kızı.

Hayatın anlamı unutulmuş. Görevler unutulmuş. Saygı unutulmuş. Herkes şakalaşıyor.

Selamlaşmak unutulmuş. Herkes sevişiyor: biz şey yaptık, anlarsın ya!

Gülmek unutulmuş. Ağlamak unutulmuş. Herkes duygularını anlatıyor.

Bizim kız bir kedi alıyor. Kedi ona doğayı çağrıştırıyormuş!

İş yerinde kızın peşini bırakmayan bir diğer çalışan vardı, o hastalanır. Ölümcül bir hastalığa yakalanan bu kişi daha önce kızın hayatında sevgili rolü almaya çalışmıştı. Kız daha bu üzüntüyü atlatamadan arkadaşlarından bir çiftin trafik kazası geçirdiğini ve içkili araba kullanırlarken öldüklerini duyar. Yıkılmıştır artık. Çok sevgi dolu olmasa da yoğun bir arkadaşlık yaşadığı bazı insanların ölüp gidebilecekleri duygusunu ilk kez tatmaktadır.

Bir gün kız evinde otururken üst kat komşuları kavga etmeye başlarlar ve komşusu da camdan aşağıya atlar. Kız bu olay yüzünden kendini sürekli suçlar. Komşuların ailesine haber verirler olmaz, ev sahibine haber verirler olmaz... müzik sesi de sonuna kadar açıktır ama olmaz. Polis gelir müziği susturur olmaz. Kavga patlak verir sabaha karşı.

Parkta birbirlerini inciten bir çift görür bir gün kız. Çocuk kıza tokat atıp durmaktadır. Kız parktan ayrılıp giderken bu çift de ayağa kalkar ve kızın yürüdüğü yönde yürümeye başlarlar. Kız çocuğun gene yanındakine tokat attığını görür. Sonunda kız cebinden bıçak çıkarıp çocuğa saplar. Kız gördükleri karşısında şok olmuştur.

Yaşlı bir çift var bir de... yıllarca birbirlerinin kahrını çekmişler, kavga edip durmuşlar... onlardan biri de hastalığa yakalanır ve ölür. Kadın bir başına yalnız kalır. Adam kadına mirasından pay bırakmamıştır. Kadın fakirlikten ölmek üzeredir.

Kız iki tane kedi alır onlardan biri de ölür. Kavga ederlerken kedi diğerini boğazlar.

Ölüm her yerde kol gezmektedir. Kız artık hoşlandığı çocukla parkta oturmaktan bile huzursuzken, nasıl olur da bir başka sevgili bulacağı zannedilir. Bu ilişkiler ölümle bitmektedir.

Gazeteyi açtığında bu kadar çok ölüm haberi olmasına inanamaz kız. Yan sayfada da kızın Cafe’de resmi vardır, şarkı söylerken. Bütün bunlar bir gazete haberi midir sadece?

Kız bir gün evde başı kapalı gezmektedir, ailesi kıza “sen kapandın mı” diye sorar ve baskı yaparlar. Çıkar şu örtüyü... sana yakışmıyor diye. Kız çıkaracağım, sadece şimdilik başımda der.

Ailesi bu durumu abartmıştır. Sen tarikatlara mı katılacaksın yoksa bizden habersiz diye kızın üstüne giderler. Kız da sadece bir kez başımı kapattım, bunu abartmaya hakkınız yok, diyerek kendisini savunur. Tabii, der anne, böyle başlıyor bunlar, sonra bir daha normale dönmüyorlar asla.

Kız gerçekten de çok kültürlü sandığı biriyle tanışır. Bu kültürlü insan kıza birdenbire “açık giyinme, fazla gezme, içkiye elini sürersen yanarsın” gibi akıllar vermeye başlar. Kız hastalanır! Yataktan kalkamamaktadır ve kendisine içki yasaklanır.

O kadar zordur ki artık kız için hayatı, kendi evinde bir yabancı gibidir. Kıza “gördün mü bak, ben sana o Cafe’lere gitme demedim de kendimi yaktım” diye annesi söylenmeye başlar.

Arkadaşları cinlere inanan tuhaf tipler gibi davranmaya başlamışlardır. Kızın her hareketi ve her lafı eleştirilmektedir. İnsan denmez, insanlar denir, kavga denmez, barış denir, yalnızlık denilmez, sevgi denilir diye kızın sorunlarının üstünü örtüp kendi dertlerini anlatmaktadırlar. Kız çok bunalmıştır ve bir rahat etmek için gittiği tatil de burnundan gelmiştir. Dövme yaptıramaz bir yana bir resim sergisine bile gidemeyecek haldedir. İnsanlar resim yerine insanları koymuş, laf atmaktadır ve sınırları defalarca çiğnenmiş bir resim gibi kös kös eski hayatına geri dönmeye çalışır kız.

Kız yazar olarak da baskı görür: bu anlattıklarımı asla yazma, diye kıza baskı yaparlar çalıştığı yerde.

Kızcağız dizinin bittiğine inanamaz. O en sevdiği dizi artık bitmiştir ama tekrarları vermektedirler. Evde daha fazla temizlik yapmak dışında iş yerinde de daha fazla mesai harcamaktadır artık kız. Âşık olduğu biri olmasının karşılığı olarak arkadaşları tarafından terk edildiği için yalnızdır hep. Bir gün iş çıkışı tek başına gittiği bir parkta eski arkadaşlarından birini görür. Arkadaşı kızı bir kafeye götürür ve orada yaşı büyük bir bey vardır. Kendisini çocuklarına adamış bu adama hayran olur kızcağız ama adam ona hikayesini anlattığında çok üzülür.

Adam aile baskısı nedeniyle çok sevdiği eşinden ayrılmıştır. Kız müzik grubundan beğendiği biri olduğu için kendisini suçlu hisseder. Bütün kariyerini ona göre planlayacağı zannedilmektedir artık. Ne de olsa sevenler birbirine benzer. Seyirciler bir gün kendisine “sizin burada ne işiniz var, sizin bu saatte uyuyor olmanız gerekmez mi” demesiyle kız yıkılır. Ancak bu adam Cafe’de çalışabileceklerini söylediğinde biraz daha iyi hisseder. Kızın ailesi eve erken gel artık, bıktık senin işlerinden demişlerdir. O da hafta sonları gündüzleri müzik yaptıkları Cafe’den söz eder. Ailesi buna da onay vermez. Bir gün hoşlandığı kişiye “bizim seninle aramızda özel bir çekim var” der kız. Bütün müzik grubu kıza “biz grubumuzda böyle şeyler istemiyoruz” der.

Kız daha önce işleri nedeniyle kabul olmadığı yaratıcı çalışmalar yapan şirkete bu kez kabul olmuştur. Yazdıkları dizide genç bir adamı sevdiği eşinden ayırıp tutuklayacaklardır. Kız bunu yazmak istemez, konunun daha basit olmasında ısrar eder. Kızı “sen bu sanatçıyı zorla baştan mı çıkaracaksın, adam dizilerde öpüşmek istemiyor işte” diye azarlarlar. İlle de sevgilisinden ayrılıp hapse düşmelidir adam. Bir gün müzik grubuyla parkta otururken bir görevlinin onları parktan kovmasıyla işler daha da karışır. Kız artık bütün ümidini yitirmiştir.

Kızın bir sevdiği olmasına aldırmayan yakınları “biz seni kendi bulduğumuz, bizden birine layık görüyoruz” diyerek sevdiğinden ayırmaya çalışırlar. Kızın anne babası gibi bir rol üstlenmiş olan bu kişilerin kışkırtmaları karşısında kızın anne ve babası da “kızım, arkadaşlarını dinle ve şu çocuktan ayrıl” der. Kız da “zaten aramızda bir şey yok ki, neden ayrılayım” der. “Daha kötü ya, derler, bak aranızda bir şey yokmuş”.

Kız bir ara işinden ayrılıp Cafe’de çalışmayı düşünür ama bunun fazla dikkat çekeceğinden çekindiği için vaz geçer. Artık hayatını bir baskı altında sürdürmektedir. Keşke kimseye âşık olduğumu söylemeseydim, der ama bu kez de kendisini sevmediği biriyle bir araya getirmeye çalışan arkadaşlarının karşısında zayıf düşecektir.

Çok sevdiği montunu giyer ve evden çıkar bir gün. Montunu parkta unutmuştur. Kızın arkadaşı eve kadar gelip montunu getirir. Bu durumdan aşırı çekinen kız çocuğa bir çay bile ikram edemez.

Sonunda arkadaşları kızı soğutmak için bir yalan uydururlar –senin sevdiğin çocuğun bir başka sevdiği var, onu parkta gördük. Bu yalanın sonu hiç de iyiye gitmez. Kız bu söylenenlere inanmasa da sinirlenir. Beğendiği çocuk arkadaşları nedeniyle kıza olan saygısını yitirmiştir.

Şehir hayatının aksiliklerinden sıkılmış olan kız yine eski günlerdeki gibi kırlara gitsek, diyor ama vakitleri yok. Şehrin en sevdiğim yanı, diyor kız, yemekleri. Her çeşit yemek var. Bizim Cafe gibi.

Kız hayatının en güzel gününü yine aynı şehirde bir sinema salonunda geçirmiş. İlk sinemaya gidişini anımsıyor. Yıllardır tek bir film bile izlemedim, diyor kız.

Annesi de şehirde alışveriş yapalım kızım, bana ancak senden hayır var. Bak alamadım kaç yıldır istediğim gibi bir pantolon. Birlikte gidelim bakalım. Bizim köşedeki iki sokak öteye taşınmış, butik, oraya gidelim.

Şehir gerçekten de bütün güzelliğini sergiliyor. Şehrin harika manzarası karşısında büyüleniyor bizimkiler. Cafe’ye yürüme mesafesinde muhteşem bir görüntü var.

Balayını hiç konuşmadık, diyor kızın arkadaşı olan hoşlandığı çocuk. Nereye gideceğiz? Kız bunu konuşmak için erken olduğunu, daha annesinin babasının rızasını bile almadıklarını söyler. Çocuk bozulur ama kavga etmezler.

Kızın bu durumunu fırsat bilen çocuk kıza daha basit bir soru sorar: acaba on yıl sonra nerede olacağız? Geceleri işler epey iyi. Gündüz gibi değil.

Kızın cevabı: bence ikimiz de aynı yerde olacağız ama Cafe taşınmış olacak. Daha büyük bir yerimiz olacak.

Bunun karşılığında o da bence öyle olmayacak. Bence ikimiz de başka bir şehre gidip bu hayata bir son vereceğiz, der.

Bu hayata bir son vermesi gerekmektedir demek. Oysa mecburlar, çalışmaya mecburlar!

Kızın yeni arkadaşlarından biri Cafe’de bizimkileri göremeyince çıkmış gitmiş. Bir de not bırakmış: sizi çok özledim, yoksunuz ortalıkta bugün. Umarım ikiniz de iyisinizdir. Ben size bir iş teklifinde bulunacağım. Mümkünse yaş günümde bizim eve gelip söyler misiniz? Para sorun değil. P.S. Hem de gündüz.

Hırsızlara döneriz: bizim sayemizde eğlendiler.

Saygı çok hassas bir konu. Kıza olan saygısı nedeniyle hoşlandığı çocuğun kendini değiştirmeye niyeti var. Artık daha çok kitap okuyacak, daha fazla film izleyecek, daha çok yürüyüş yapacak ve de daha zekice konuşacak! O kadar akıllıca ki bunlar bizim kız mutluluktan uçuyor.

Kız kendi ailesinden görmediği saygıyı hoşlandığı çocuğun ailesinden görüyor: gel kızım, kal bizimle, bizim yaşa, bizimle yemeğe gel, bizde kal. Kızın ailesi bu durumda ne yapacağını şaşırıyor ama sorun da değil hani... saygı hassas nokta. Kıza saygı duydukları bir konu haline geliyor bu.

Kız Cafe’de müzisyen olarak görmediği saygıyı garson olarak görüyor. Ne şeker bir garsonsun sen öyle diyen biri aslında ne demek istediyse, bin kez özür diliyor –ben sizin şarkınızı beğendim aslında diye. Garson olarak çok kibar olduğunu ve belki de aslında garsonluğa daha yatkın olduğunu söylüyorlar kıza. Bunun adı da saygı oluyor. Çorbanızı beğenmediyseniz geri götürebilirim!

Kız okulda aldığı notları bir yana diplomasını buluyor. Okuldaki öğretmenlerinin bir lafını anımsıyor: kimse seni üzemeyecek bu hayatta. Ama dikkatli ol.

Kız hayatını kazandığı günlerden dolayı çok saygı görüyor. Artık istediği yerde tatile gidebilir ama vakti yok gerçi, enerjisi de yok fazla.

Kız ayrıca da o kadar küçük çocuğun olduğu bir parka arkadaşıyla gittiklerinde epeyce sıkılıyor -salıncakları kırmışlar. İnanamıyorum. Onları tamir ettiriyorlar ve bunu büyükbabalarına anlatıyorlar.

Büyükbabaya olan saygı çok yüksek. O her türlü saygıyı hak ediyor!

Cafe’ye hiç müzisyen gelmediğini fark ediyorlar.

Kız sanatının değer kazanması için ne yapacağını bilemiyor. Cafe’ye daha çok insan gelmesiyle birlikte sanatı da daha fazla değer kazanmıyor. Sanat her anlamda ön planda, bu bir sanat platformu... yaşananların anlam kazandığı kadar sanat değer kazanmıyor.

Kız sanatının değer kazanması için gerçekten çok okuyor, çok düşünüyor ama hep sanatı geri planda bırakılıyor. Sanat ile yoğrulmuş bir hayat yaşamak için fazla genç olduğu düşünülüyor.

Oysa kız sanatı değer KAZANDIKÇA KAZANMALIYDI.

Kız her an bir şiir okuyan bir sevgilisi olmamasından değil, okuduğu şiirleri anladığına inanan bir sevgilisi olmamasından korkuyor.

Sanat değer kazandıkça köye yerleşme planları yapan bu insanlar yeni müzisyenler bulmakta zorlanıyorlar.

Sanat için çaba harcayan insanlar ise çok farklı bir rekabet içerisindeler... konu sanat bile değil.

Kız binlerce şarkılık listesinin bir hiç olduğunu düşünen filmcilerden yakınıyor.

Kız yüzlerce ezber yaptığı müzik listesinin beğenilmemesinden yakınıyor.

Kız bu düzenin içerisinde kaybolmamak için ailesini kurduğunda bütün sanat anlayışını yitirmekten yakınıyor.

Bir gün parkın duvarlarını boyuyorlar!

Sağlıklı yaşamın ütopik bir şey olduğu düşünülüyor. Sağlık olmasına daha yıllar olan bu kız nasıl olup da hayatını bu kadar yok saydığını anlayamıyor. Kızın annesi evlerine meyve getirmiş. Biz yokken de yiyin diyor. Meyve yemeyeli yıllar olmuş.

Kız sonunda evleniyor ama tecavüze uğruyor. Artık sevdiği adamın onca yıldır hoşlandığı kişi olduğunu bile anlayamıyor.

Dere kenarında bulduğu oyuncak ayıyı ona anlattığında kendisinin deli olduğunu sanıyorlar.

Bu kız daha da beteri, ailesini aşırı çok özlüyor. Bütün eşyalarını toplayıp ailesinin yanına dönmek üzereyken, artık kocası olan sevdiği adam –dur, diyor, birlikte gidelim. Orada bol bol meyve yeriz hem.

Ailecek bir meyve bahçesine gidiyorlar ama meyvelerin yere dökülmüş olanlarını yemekteler. Ben de tam bu soruna değinecektim diyor kız ailesine. Siz neden hiç yürüyüş yapmıyorsunuz?

Annesine her gün diz ve ayak masajı yapan kız annesinin büyük bir hastalığı atlatmasını sağlıyor.

Babası çok korkmuş durumda... karımı kurtar dedim sana! Kurtarın karımı, diye çocuklarına bağırıyor.

Kız okuldaki çocuklara şeker götürüyor bir gün... sonra onlara Cafe’de güzel bir yemek ısmarlıyor. Çocuklar -üşüdük burada, bizi eve götür, diyorlar.

Kızın aklı çıkıyor çocuklardan biri hasta olacak diye... arkadaşı gene arıyor: sen o çocuklara makarna yedirirken, biz milyon dolar yatırdık, okulu yeniden yaptırıyoruz. Ne sanıyorsun kendini!

Kız annesinin “git marketten bir şeyler al” demesi üzerine irkilir. Cebinde beş kuruş parası yoktur. Ay sonunu zor getirdiğini fark eder. Annesi de “daha iki gün önce sana para verdim, o bitti mi” dediğinde artık sinirleri bozulmuştur bile. Parası olmaması nedeniyle değilse de bütün ay ne için çalıştığını anlayamaması kendisini zayıf hissetmesine yol açar. Annesi “kim sana git robot al dedi kızım, hangi çağda yaşıyoruz” diye daha da üstüne gider. Kız robotu satmak zorunda kalır. Artık kendisine sevdiği çocuktan haber getiren hiçbir şeyi yoktur.

Kızın çok az bir parayla evden çıktığını bilmeyen arkadaşları bir gün, çok şık bir Cafe’ye gidiyoruz. Orada yiyelim içelim istiyoruz, derler. Kız reddetmek ister “ben sizi sonra ararım” falan der ama ısrar ederler. Cafe’de herkes bonfile yerken kendisi basit bir salata söyler. Salatasını bitirince de sıkıntıdan patlar. Masaya gelenlere elini bile uzatamaz. Sürekli tatil planı yapmaktadır arkadaşları. Sürekli eğlence planları yapmaktadırlar. Hepsi iş yerine yüksek bir maaşla girmişken bizimkisi sıkıntı çekmektedir. Onlara katılamayacağını söylemekten bıkmıştır artık.

Kızın hoşlandığı çocuk arar bir gün. Bir plan yapalım dediğinde tamamen para üzerine kuruludur söyledikleri. Kızın bütün arkadaşları koltuk takımı ve yeni bir ev hayalleri kurarken, bizimkiler nerede çalışacaklarına bile karar verememiş durumdadırlar. Bu durumu çok sıkıcı bulur ve ağlamaya başlar. Kızın elindeki tek para kavramı iş yeridir ve çocuk oradan da ayrılmasını istemektedir.

Kız sokakta bir çalgıcıya para verir ama başı bir türlü dertten kurtulmaz. Çalgıcıya para verdiğini gören biri “sen Cafe sahibi misin abla, neden para ödedin ona... ya bu sokakta ne işin var, yan sokaktan yürüsene” diye kıza akıl vermeye başlar. Çocuğun cebinde de bıçak vardır ama bıçağı meyve soymak için kullanır.

Kızın babasının maddi durumu iyidir ama yeni evleri ve yeni arabaları için para ayırması gerekmektedir. Arabanın taksitleri bittiği anda bir yenisini almıştır. Kızın arabaya ihtiyacı olup olmadığını sorar. Araban olursa daha iyi bir iş bulabilirsin, der. Kız araba istemez. Sevdiği çocuk ise arabasıyla kızı aldığı gün kaza yaparlar. Hiçbir şey yolunda gitmemektedir.

Para mutluluk getirmiyor. Paranın getirdiği mutluluk ile plan yapılamıyor.

Elindeki para kızın en sevdiği mağazadan alışveriş yapmasına yetiyor ama bu da ne yazık ki eleştiriliyor. Neden uzaylı gibi giyinip gece kulüplerinde çıkmıyorsun?

Kız paranın getireceği mutlulukları sıraladığında farklı bir ülke görmek istiyor ama Cafe’den bir yere kıpırdaması mümkün değil.

Kız parasıyla değil mi, biz de burada yeriz ve de içeriz... asıl siz müzik yapmayın diyenleri anlayamıyor.

Kız parasızlık sorunu yüzünden ailesinin evinde yaşıyor gibi görünüyor ama bir gün ona bir de çalışma odası veriyorlar. Bu sessiz sakin odada şarkı ezberlemek için oturduğu bir anda telefonu çalıyor: sana iyi bir haberim var, ezberlemesen de olur! Yarın Cafe kapalı.

Kız hoşlandığı çocuğa bir kez bile hediye almamış. O kadar üzgün ki bu durumdan dolayı, bir gün ona bir bilgisayar alıyor. Bilgisayarın içine de kendi resimlerini koyuyor. Bu hediyeye bayılıyor çocuk!

Kız hoşlandığı çocuğa bir çocuk vermek istiyor ama ne yazık ki çok hasta oluyor.

Bu arada sokak çocuğunun ailesiyle olan ilişkisinin çok kötü olduğunu, aslında çocuğun o kaba lafları ederken ailesinden yakındığını ama onlar gibi konuştuğunu anlıyoruz: abla senin paran da temiz denilemez yani! Anlıyor musun?

Bir gün bizim kız yollarımız keşke daha önce kesişseydi seninle, der hoşlandığı çocuğa. Sen annemlere evlenelim diye yalvaracağına, ben neden annemlere görüşmek için yalvarayım, der ona. Kalbi bu duruma alışıktır ama zihni almamaktadır artık. Güzel bir gün olduğunu söyle sonra da. Güzel bir gün ama sen hiç konuşmuyorsun. Bana evlenme teklifi edeli bir yıl olacak neredeyse, bir daha hiç konuşmadın.

Bunları bir teşekkür eder belki diye söylemiştir ama hoşlandığı çocuk sadece özür diler.

Oysa çocuk konusunu konuştuk biz seninle, konuşmadık mı? Neden bu kadar üzüyorsun kendini. İstediğin hayatı yaşıyoruz işte. Cafe’miz var. Paramız var. Çok uzatmayız, evleniriz.

Kız buna çok sevinir... demek sandığı gibi altı yıl yoktur evlenmelerine. Bu durumda arkadaşları:

- Biz zaten seni ihtiras tuzağına düşürmeye çalışıyoruz. Senin ayağını biz kaydıralım da canın az yansın. Biz olmasak yanarsın!

Kızlar partisi falan olmaz ama... kızlar daveti geri çevirirler. Biz seninle küseli yıllar oldu. O kadar gecikmiş bir düğüne bizi çağırman gereksiz zaten. Bizim kız:

- Düğün değil bu, kutlama sadece. Cafe'de olacaktı. Arkadaşlar gelmese de cafe’de olur bir şeyler. Sizi görmüşken söyledim sadece. Hoşça kalın o zaman.

Ondan sonra kız da cafe’nin kendilerine kapalı olduğunu. Artık evlerine de gelmemelerini falan söylemek zorunda kalır. Kızı gene tatile çağırıyorlar. Başka bir çocuk varmış, onu ayarlayacaklar!

- Bu kadarı da fazla ama... bir özür dileyeceğiniz yerde oturmuş gene aynı şeylere gülüyorsunuz ağlayacağınız yerde.

Kız annesine ve babasına bir konuda danışır. Anne, evimiz size çok olmasın diyorum, ne dersin.

Anne: Erkekler kaynanasına yakın oturmaz!

Özensiz konuşmalar var. Kızın aklından hiç silinmeyen lafları, arkadaşları...

- Sen beş kuruşluk hayatını kahramanlar mı yönetecek sandın?

- Sen kendi başına bu gürültüde ilahi bir güç mü duyacaktın?

- Sen eline bir kitabı aldın da biz mi okumadık sandın?

- O kadar düşünceliymiş de niye terk etmiş seni?

- O kadar seviyormuş da neden bir şeyler yapmamış seni bulmuşken?

- Neden adını göklere haykırmıyor da küçücük Cafe’ye tıkılıyor?

- O kadar akıllı da neden müzisyen?

Herkes kızın hoşlandığı çocuğu zayıf yerinden vurmaya çalışıyor. Genç olmalarına rağmen, bizim kız ve hoşlandığı çocuk:

- Sen neden evlat edinmeyi düşünüyorsun şimdiden? Belki çocuğumuz olur!

- Çocuk isteyen birine benzemiyordun seni ilk gördüğümde!

- Çocuk istemiyorsan süper zaten... gel takılalım!

- Gezelim biraz ne dersin? Yakında her şey daha güzel olacak.

- Bu Cafe’yi yuvamız gibi seveceğim, hep seveceğim.

- Seninleyken hayattaki her şey daha gerilerde kalıyor...

Bunların gerçek olduğuna inanamayan kızın lafları:

- Seni sevmeseydim bu kadar beklemezdim.

- Seni sevdiğim için hayat daha kolay geliyor bana, onca dert.

- Seni hayallerimde yaşatmak çok güzel ama gerçek olsun isterdim

- Seni arayamamak bana çok acı çektirdi.

- Seninle görüşmek için beş gündür annemlere yalvarıyorum.

- Seni sevmemin tek nedeni sen değilsin... geleceğimiz.

Kızı Cafe işi için çocuğu sevmekle suçlarlar.

Kız aç değil açıkta değilim ben dese, pirzolalar üstüne yığılacak gibi hissediyor artık. Bazı sorunları hallolduğunda içinde sadece kendisinin olduğu büyük bir dünyada yalnız kalacakmış gibi.

Okumamış insanlar var iş yerinde gerçekten de. Kız kendi bilgisi dahilinde bir iş yapıyor ama herkes öyle değil. İlkokul mezunları milyon dolarlık hesaplar yapıyor.

Kızın hoşlandığı çocuk da öyle bir iş bulsa iyiymiş gibi çocuğun üstüne yürüyor herkes. O müzik işi yaramadı size de tabii. Yoksa siz gerçek mutluluğu hak ediyorsunuzdur kesin!

Kızın babası okumuş ve okumadan da yapabileceği çıraklıkla öğrenilen bir işe girmek istemiş -o bölüm ülkede yokmuş, istese de okuyamazmış. Onu da kınıyorlar.

Kızın annesi okumuş ve mesleğini yapıyor ama onu da kariyerini sevmemekle suçluyorlar. Mecburen okula gitmiş. Kocasını orada tanımış. Kızını bile okutamamış şimdi. Aklı nerelerdeymiş!

Arkadaşları iyi okullardan mezun ama kızın okuduğu kitaplarla ilgileri yok. Kız ahlak temelli bir eğitim alıyor. Toplumsal düzende ahlak değerleri üzerine bir kariyeri var. Onu kimse takmıyor bile!

Kızın şoförü oluyor, babasının iş yerinden biri, o da abla, diyor, ben de ehliyetsiz sürüyorum sanıyorlar. Takma kafana şu iş yerini fazla. Kız şoföre derdini açıyor: çok yoğun işler. Hepsini bana yıkmaya çalışıyorlar.

İş yerindeki çocuk da kıza: her teklifimi reddedersen senin işlerin iyi gitmez, demiş bulunuyor. Bizimkisi biraz da prestij işi.

Kızın kitap okumak için bir nedene ihtiyacı var ama bu neden aşk değil, sevgi değil, alışveriş değil, paylaşmak değil... sadece sosyal sorunlarmış gibi! Kız kendisi için bir neden bulmaya çalıştıkça eziliyor ve mutsuz oluyor. Okuduğu masalla bile, kız bebeği ölü doğduktan sonra yirmi altı yaşında kendisini hayır kurumundaki çocuklara adıyor, işte onlara okuduğu masalla bile biri dalga geçiyor.

Kız kendi müziği konusunda bir yol bulmak için daha fazla müzik dinlemek istiyor ama bir kez bile canlı olarak bir sanatçı dinlememiş. Ailesi buna izin vermiyor. Gidecekleri yerler de çok pahalı, parası yetmiyor. Hoşlandığı çocuk ise o yerlerden çıkmıyor. Sürekli yeni besteler yapıyor.

O kadar çok baskı görmüş ki artık neden kitap okuyup yazar olmadığını merak etmeye başlıyor. Bir gün böyle kara kara düşünürken arkadaşı arıyor: senin yerine o bebeği ben doğursaydım hem benim hayatım kurtulurdu hem de senin. Keşke ben doğursaydım! Kader daha güzel yaşanabilirdi, diyerek kızın sinirlerini bozuyor.

Yaşadığı çevreye ait olmadığını düşünen bu kız için kaçacak başka delik yok. Aşk romanlarını su gibi bitirmeden yazmaya başlamayacağına yeminler ediyor. Ben kim yazmak kim, diye aklından geçirip duruyor. Öyle de bu yazma fikri peşini bırakmıyor.

Herkes kitap okuyor ama kızın kendisi için iyi bir nedeni olmalı ve bunun da yazmak olduğu sanılıyor. Kız yirmi yaşından beri çalıştığı Cafe’ye kitap götürüyor. Gelenler okusun diye... bu da canlı müzik rutinini bozuyor tabii. İnsanlar kitap okurken gündüz vakti canlı müzik dinlemek istemiyorlar.

Bazı nezaket kuralları aşılmış ne yazık ki. Gazete okurken konuşulanların haddi hesabı yok. İş yerinde müşteri yok diye arkasından ettikleri laflar inanılmaz. Bizim kızın annesiyle babasını suçlayan arkadaşları var: senin annen beni çok üzdü!

Nezaketen susma becerisine sahip olmayan bazı kişiler nezaketsiz konuşmaya da daha yakınlar.

Kız yine hayır kurumuna gidiyor. Oradaki insanlar da çok kaba ve haklı olduklarını sanıyorlar:

- Bu çocukları buraya terk edenleri vurmak lazım, vurmak!

Kız:

- Belki okurlar.

Kızın hem iş yerindeki hem de evdeki bilgisayarı bozuk.

Müzisyen sıfatıyla birlikte sevdiği adamı da kaybeden kız bir de annesinin arkadaşlarıyla uğraşmaktadır. Aman neydi kızın o hali, zaten müzisyenden koca mı olur, kız da Cafe’de bir tuhaf görünüyordu valla, okumamış, cahil, bir kahveci kızı gibiydi, sesi de cılız, ne o öyle mıy mıy bir şeyler okudu ama ne... rezalet çıkmadı iyi, öyle yerlerde rezilliğin bini bir para. Kızın annesi “ne rezilliği ayol Cafe’de”, der ama kimseyi ikna edemez. O kadar beğenilmediğini öğrenen kız çok üzülür. Basit bir şarkı insanları nasıl bu kadar çirkin gösterebilir, diye düşünür.

Kız Cafe sahibinden aldığı paraya da kimseyi ikna edemez. Ne o öyle, robot almış güya, der herkes, kaç kuruşluk robot ayol o, ne alaka yani hem, diyen insanların lafları bitmek bilmez. Bizim kız sessiz. Oralarda kimseye para falan vermezler kolay kolay. Bizim kız gene sessiz. Parasını isteyeni suçluyorlarmış, işten atıyorlarmış, biz de dinliyoruz saf saf şarkıları ne içli ne içli diye. Bizim kız gene sessiz.

Hayat uzunmuş, olurmuş gene. Kız işinden, eşinden olmuş da neymiş, olurmuş gene olacağı varsa. Önce bir iş bulup çalışsın da sonra halini vaktini düzeltsin... müzik nedir ki, iş değil ki! Bin yılda bir, birinin yüzüne şans gülerse olur, gülmezse olmaz!

O iş ünlü olmadan olmaz. Ünlülerden çevren olması lazım. Ayrıca da müzisyenler ünlü olmasa ne kazanıyor ki, hiç! Bir çekip gidiyorlarmış konsere, aylarca yıllarca yoklar. O kadınlar hep evlerde yalnız. Çok zor ve korkunç bir hayatmış. Çekilmezmiş. Bir nevi askerlik!

O elbiselere para mı yetişir... milyonlarca dolar. Bir tek kendisi giyiyor düşünsene. O kadar ütopik bir şey. Hiç bulaşmasın o işlere bak başı da belaya girer. Bırakmazlar peşini sonra. Bırakmak istiyorlarmış, bıraktırmıyorlarmış. Ara vermek yok. O kadar zor işlere ne lüzum var bu yaşta!

Kız sessiz.

Hem sesinin çok fazla güzel olması lazım. Yoksa bir kalemde silerlermiş. Dünyayı sevmek değil avcunun içi gibi bilmek lazım. Kaçın kurası onlar. Nota okuyor mu? Müzik eğitimi var mı? Neden o işlere kalkıştı.

Kız liseyi bitirip de şirkette çalışıyorken iyi de müzik konusu hiç de cool değil gibi oldukça daralıyor, daralıyor müzik dinliyor. DJ olmaya karar veriyor.

Kız bir ses duyar, bu ilahi bir ses gibidir: sen beni duymayıp da o kadar delirdiğini benden iyi mi biliyorsun? Anında telefonu çalar ve de bunun aynısını kendisine arkadaşı söyler. Yalnızlığını doya doya yaşayamamıştır.

Kızı babası evlatlıktan reddedip “bir daha da seni amcanlar dünyaya getirsin” diyecek kadar ileri gitmiştir.

Kızın annesi de “bu durumda bana lâf düşmez” demek zorunda kalmıştır.

Kızın etrafını küfürbazlar sardığında birden şarkı söylemeye başlar. Hepsi de dağılırlar.

Birisi bu yazdıklarını görür... neden yazıyorsun bu kadar, yazmasan ya! O konu böyle olsa, sen ayakta durabilir misin ki, yazıyorsun, der.

Birisi de sen bi daha zor ayağa kalkarsın, demektedir.

Kızın durumunu beğenmeyen hoşlandığı çocuk, onu alıp eve götürür. Sabaha kadar uyumayalım. Bunları konuşalım, der.

--------------- SON --------------------

Kıskançlık sıradan bir şey gibi yaşanmaktaymış. Kız internetten hoşlandığı çocuğu araştırmaya bile korkmaktadır artık. Evlilik haberi doğru mudur, yoksa televizyoncuların bir şakası mı bilemez. Ruhu daralmıştır adeta. Kız sevdiğini kıskandıkça kızı kıskananlar listesi kabarmaktadır.

Annesi de babasını kıskanmaya başlar bu arada. Sen bana hiç çiçek almadın. Sen beni hiç şık bir yere götürmedin... kız kendi derdine düştükçe insanlar dertlerini anlatmaya çekinmezler. Sürekli olarak dertlerini anlatan kadınlar vardır evlerinde. Kıza laf düşmez!

Kıskançlıkla ilgili çelişkileri iş yerinde bir mevkii sürtüşmesi olarak da sürmektedir. Kızı taciz eden adam elini kolunu sallaya sallaya kızın odasının yakınlarına taşınmak istediğini söylemektedir. Bu durumu da işleri bahane edip kullanmaktadır. Onu kıskanan biri de kızı suçlamaktadır bu konuyla ilgili. Gitme bu odadan diyen kız ve bizim kız arasında tartışma çıkar. Bizim kız; bence herkes yerinde otursun, dese de adam yanındaki kızdan kurtulmak için bizim kızı bahane etmektedir.

Arkadaşlarının bitmek bilmeyen dertlerini dinlerken anlattıkları çirkin hikayeler karşısında kızın sınırları bir kez daha çiğnenmiştir. Onların kabaca sevişmeyi anlatmalarından tiksintiyle karışık bir kıskançlık hissi doğmaktadır.

Kız kıskançlığını içine atmak zorundadır da herkes kıskançlık yaratabilir artık. Ne de olsa sevdiği adam ortalarda yoktur.

Bir gün interneti açıp bakar ve haberlerin yalan olduğunu görür. İçi biraz rahat eder. Yine de telefon açmak konusunda tereddüttedir. Sonra kendisine “ara, sen ara, belki senin araman gerekiyordur” diyen arkadaşının lafıyla gaza gelip arar. Çocuk telefonu açmaz.

Kıskançlık o kadar kötü yaşanmaması gereken normal bir his olmaktan çıkmıştır artık. Kız kendi giysilerine bile baktığında kıskançlık hisseder -şunu Cafe’de giymiştim, bunu parkta, diye ayırmaya başlar giysilerini.

Güzel olmayı, güzel bulunmayı özlemiştir. Daha önce de bunu kendisine söyleyen kimse olmamıştır ama kendisini güzel hissederdi hoşlandığı çocuğun yanındayken. Artık çirkin hissetmektedir.

Kimse kendi kişiliğine uygun yaşamıyor. Herkes birbirinin hayatına müdahale etmeyi psikologluk sanıyor. Kızın karakteri aslında mütevazi bir insan olma yolunda elinden geleni yapan biri ama çok fazla şeyi sineye çekiyor. Karakteri aslında çalışkan ama sevmediği bir işte çalışıyor. Sevdiği çocuk bir gün kendisini iş yerinde bulacak sanıyor. Bu şekilde kendisini avutuyor. Eve gelecek değil ya, iş yerime gelir bana sürpriz yapar!

Kızın annesi çok olgun, ileri görüşlü biri ama kızın suni sosyal sorunlarıyla özdeşleşmiş gibi. Kızın sevdiği çocuk bir yana, babası katı bir adam ama kızına laf geçiremiyor. Kızın sevdiği çocuk gerçekten de altın gibi kalbi olan babasını andırmıyor diye çocukla kanlı bıçaklılar. Babasına benzesin istiyor kız. Babasını çok seviyor.

Kızın arkadaşları aşırı ciddi işlerle uğraşan müzikle ilgisiz tipler ama barlardan çıkmıyorlar. Kızın müzik zevki konusunda bir fikir sahibi bile değiller.

Müziğe yatkın olmayan Cafe sahibi çok iyi bir adam ve bir gün kendisinin de müzisyen olduğunu öğreniyoruz. Bunu hep saklamış. Oysa istese Cafe’sinde her gün kendi çalar söylermiş.

Kız sevdiği çocuğun hayalinde bir süper yıldız olarak yer almak istemiyor. Çocuğun kendisine çektirdiği eziyeti kendisi de çektirmek istemiyor. Sadakatini göstermekle DJ olmak arasında büyük çelişkiler yaşıyor. Bir gün bir parti düzenliyorlar, kız çalmak istiyor ama kendisine kimse nasıl çalacağını göstermiyor. Makineler kıza fazla karışık görünüyor. Bir müzik kursuna gidiyor ama hiçbir şey anlamıyor. O kadar karışık ki makineler, kız kimya dersinde bile daha az zorlanmıştım diyor. Oysa tek istediği çalmak!

Kızın mutlu olduğu anları sadece kendisinin bildiği sanılıyor. Sanki bu sorunlar sadece kıza ait. Başka herkes dertsiz tasasız yaşıyor güller gibi, kızın başı dertten bir türlü kurtulmuyor.

Mutluluğun tanımını yaptığında kız: anlamak ve anlaşılmaktır diyor ama bu tanımın çok uzağında yaşıyor.

Kaybolan değerler var. Ailenin üzerine kurulu olduğu değerlerle oynanmış, dönmüşler aileyi baştan sorguluyorlar. Kız çok yorgundur. Keşke der, anneannemler de bizimle otursalar! Ne iyi olurdu. Bütün bunlar yaşanmazdı. Sakin bir hayatımız olurdu. Bütün arkadaşları kızın anneannesini ziyarete giderler.

Kızın ilk günlerdeki neşesini kaybettiği ilişkisi bir şekilde sürmektedir ama kimse bu gizli kapalı yürüyen şeyin ilişki olduğuna inanmaz. Kızın gözünü açmak isterler: tam sana göre biri var ama dikkat et kaçırma çocuğu! Kız hiç tanımadığı birini nereye kaçıracağını anlayamaz. O kadar yorgundur ki yorgunluktan konuşamaz bile. Keşke der, öyle bir sistem olsa ki, sevgiliyiz biz diye hocaya gitsek, biz evlenene kadar bize dua okusa. Kızın bütün arkadaşları kız için dua etmeye başlarlar.

Kızın hoşlandığı çocuk kendisini süper-star sanan bu kızla nasıl baş edeceğini bilemez. Sen evde otur, ben her şeyi hallederim demesi için artık çok geçtir. İlişkileri bir Cafe’de şarkı söylerken başlamıştır ne de olsa. Kız keşke der, işimizi konuştuğumuz kadar evimizi de konuşsak. Kızın bütün arkadaşları işten çok evini düşünmesini isterler ve kıza iş bulurlar, ev bulurlar.

Sokakta yürürlerken bir küçük çocuk görürler, çocuğun elinde bir okul çantası var ama içi boş, içinde bir tane defter var sadece. Çocuk her şeyini okulda bırakmış ve de okulu bırakmış. Çocuğun bu durumuna çok üzülür kız ve keşke yapabileceğim bir şey olsa der.

Kızın iş yeri gezisi vardır. Kız katılmak istemez ama eğitim de olacaktır. Oradan aldığı bir ödülü haber vermek için hoşlandığı çocuğu arar. Çocuk kızı tebrik etmez. Üstelik de geziye gittiği için kendisine çok kızmıştır. Dönüşte ise bir sürprizi olacaktır kıza. Kız ne olduğunu çok merak ettiği için dönüşte çocukla buluşur. Çocuk bir şarkı yazmış! Gitarla! Kız keşke der, hep sen böyle bana şarkı söylesen. Kızın bütün arkadaşları şarkı söylemeye başlarlar.

Eve geç kaldığı için kıyametler kopar ama bir şekilde sıvışır bizim kız. Keşke şu izin konusu sorun olmasa der, kız. Evet, der hoşlandığı çocuk. Kıza evlenme teklif eder! Kız kabul eder. Sebep olarak çocuk “senin işten ayrılmanı istiyorum” der. Kız da keşke beni sevdiğin için olsaydı, der.

Eğitim çok katı kurallara sahip. Kız bir müzik kursuna gidiyor ve orada kendisine etmedikleri laf bırakmıyorlar -senin kulağın iyi değil, senin sesin iyi değil, senin geleceğin parlak değil!

Kız zaten müzisyen olduğunu kendisini sınava alan hocalara söyleyemiyor.

Kız için bir gerçek var ki o da daha önce lisede okumuş olduğu şiirler ve şarkılar. Onlar da çok alkış almış ve ödüller almış ama kendisi için bir başarı değilmiş gibi konuşan öğretmenleri var. Ödevini yaptığı halde yapmamışsın demişler bir kez, çok üzülmüş.

Kız eğitimin ne kadar katı olduğunu anladığı için avaz avaz şarkı söylemeye başlıyor -ben anca böyle yani!

Kız resim eğitimi alıyor, o da çok zor -kızın kabiliyeti yokmuş gibi sadece hataları konuşuluyor. Sen boya nedir bilmiyorsun. Sen ressamları bilmiyorsun. Sen kalemi tutamıyorsun. Sanki not verirken eksiler yazılmış da artılar yazılmamış gibi! Gereksiz konuşmalar.

O kadar kötü ki kızın durumu, kızın hoşlandığı çocuk ona müzik dersi vermek zorunda kalıyor. Oldukça iyi oluyor. Kendilerine iyi de bir hoca buluyorlar. Nota öğrenmeye başlıyor. Piyano çalabildiğini hiç bilmiyordu!

Okulda dayak yememek için nasıl okuldan kaçtığını anlatıyor kız. Çok üzgün olduğunu söylüyor.

İnsanlar kardeşçe yaşayabilirler mi? İnsanlar zaten kardeşçe yaşıyorlar... herkes buna uyum sağlayabilir mi? Bunların cevabını bilmeyen bir kız ama sorgulamak zorunda kalıyor bazen... Herkes kardeşçe yaşıyorsa, kendisi de bu kadar dürüst bir kızsa, neden psikolojik sorunları olsun? Neden ses duysun?

Karşı komşusuyla bir gün alışverişe gidiyorlar. O kadar mutlular ki, hiçbir şey düşünmek zorunda değiller ne de olsa! Kız birden “biz seninle neden daha önce karşılaşmadık yahu” diyor. Karşı komşusu da kıza -ben biliyordum senin beni seveceğini, anlaşacağımızı ama senin işlerin yoğundu, diyor.

Kızın hoşlandığı çocuğun işleri o kadar yoğun ki, artık görüşmeleri mucize gibi bir şey olmuş. Gece çalışan çocuk sabahları uyuyakalıyor, sabahları işe giden kız gece yorgun. Bu durumdan rahatsızlık duyan Cafe sahibi de –ben sizin için her şeyi yaparım çocuklar. Burayı satarız gerekirse, bir köye yerleşiriz. Siz de daha mutlu olursunuz, diyor. Bir köy hayali kuruyorlar.

Kızın annesi bizim kıza “sen de az değilmişsin, nasıl tavladın ama çocuğu, vallahi seni sevsin bana yeter” diyor. Bizim çocuğun ailesi ise kızın işine ve ailesine düşkünlüğünden memnun değiller. Bize hiç vakit ayırmıyorsun, diyorlar.

Kızın ailesi kızın hoşlandığı çocuğun ailesi ile bir tatil yerinde karşılaşıyor ve birlikte tatil yapıyorlar. Tatilleri birlikte geçirmek harika bir fikirmiş!

Kardeşçe yaşamak demişken, bizim kız bir kızlar partisi düzenliyor. Gündüz vakti tıklım tıklım olan Cafe inanılmaz anlar yaşıyor. O sırada çalan şarkı: sağdan gitsen beni görürsün, soldan gitsen annemi... sen ne acayip bir kafasın, yoksa hep böyle şaka mısın?

Kardeşçe yaşamak anlamında olanlar o kadar şahane ki, kızın hoşlandığı çocuğun arkadaşları da bu kervana katılıyorlar ve bizim kıza bir hediye alıyorlar -pijama ve terlik. Kıza -bu pijamaları giydikçe bizi anımsa diyorlar.

Bu ülkede kanunlar var... elbette. Her ülkede olduğu gibi, burada da var. Kanunlara göre yaşamak bu kadar zor olmamalıydı. Bağırmak yasak mesela ama kızın kafasının içinde yine o ses: kadın kadın, evli sayılırsın artık.

Kız hırsız olmadığını ispatlamak için ne yapacağını bilemiyor. Benim ihtiyacım yok ki o erzaklara, ben zaten Cafe’ye ortağım, neden erzak çalayım. Bu çok saçma, diyor.

Kızın hoşlandığı çocuk kızla on yıl evvel tanışmış olsaydı hayatı daha mı kolay olurdu, bilemiyor. Sen ilkokuldayken nasıl bir öğrenciydin? Kıza bu soruyu soruyor ama konuyla bir ilgisi yok, cevabı tam olarak dinlemiyor.

Kızın hoşlandığı çocuk Cafe’de bir yenilik yapmak istiyor. Cafe’nin kapanmaması için gerçekten de bir yenilik lazım olduğunu düşünüyor. Kızın davet edildikleri yaşgünü partisinde şarkı söylemesine izin vermiyor ama Cafe’de hayatın daha kolay olması için çalışıyor. Bir gün bizim kız orada, gündüz saatleri, işler az, müzik var... kızın hoşlandığı çocuk kıza: burada mutlu bir gün partisi verelim. Sadece mutlu olduğu için gelsin insanlar. Kimse çok da mutlu değilmiş meğer!

Kız o gün güzel giyinmiş, elinde bir gitar var... peçeteler, bardaklar hazır. Her yer süslenmiş gibi. Özel bir gün olduğu belli. Cafe dolup taşıyor ama bir aksilik oluyor -kızın bir lafı herkeste şüphe yaratıyor: Bugün benim en mutlu günüm.

Kimsenin de en mutlu günü falan değilmiş. O gün yüz ameliyatı olmuş birinin bizim kıza çok benzediğini görüyoruz. Kimliğini de değiştirmiş... herkese şaka yapıyor -ben aslında şarkı söyleyeceğim birazdan diye. Neyse ki o da olmuyor.

Kızı söylediği bir şarkı yüzünden aşırı çok alkışlıyorlar ama kızın hoşlandığı çocuk bu duruma anlam veremiyor.

Her şey yolunda gidiyor, ufak tefek aksaklıklar hariç her şey iyi derken, kız bileklerini kesen bir kız görüyor ve onu durdurmaya çalışıyor. Umarım intihar etmemiştir. Kızı tanık olarak götürüyorlar. Hiçbir şey tatlıya bağlanmıyor ama kimse ölmüyor da.

Huzur içinde yaşayan kızın anne ve babası: bize anlatma bunları, yaz sen, diyorlar. Kızın yazıları çok fazla eleştiri alıyor -fazla gerçekçiymiş!

Kalite paylaşılamıyor. Kız kendisine çok şık bir mağazadan alışveriş yapıyor ve sahne kıyafeti olarak her gün farklı bir şey giyiyor. Bunun üstüne hoşlandığı çocuk da kendisini yemeğe davet ediyor. Cafe’de geceleri çalışacakmış artık çocuk, gece de açıklarmış. Evliliklerini kolaylaştıran şey de bu olmuş zaten. Yoksa borçları bitmezmiş.

Kız kendisine sunulan yüzüğü kabul ediyor. Annenlere söyledin mi, diyor. Evet, diyor çocuk. Eveeeetttt, sen merak etme onları, ben ayarlıyorum. Kız da nasıl merak etmem, bütün istediğim bir düğün değil elbette, düğün olmasa da olur. Yeter ki tanışsınlar. Beni istemeye gelsinler.

Kız hoşlandığı çocuğun “çocuk olunca ne olacak, bebeğe kim bakacak” sorusu karşısında afallıyor. Hiç o açıdan düşünmemiş gibi de değil, düşünmüş ama çocuğu olacağına pek fazla inancı yok sanki. Yumurtalıklarında bir problem olabilir ama bundan emin değiliz.

Derken bizim kız çikolatasına kadar tarif ediyor: çikolatamız bizim mahalleden olmasın, şık bir yerden al –La MOstro Sevi Pastanesini biliyor musun? Oradan alırsınız. Yüzükler için kesinlikle özel tasarım düşünüyorum, ayrıca evin mobilyaları için çok şık bir mobilyacıdaki indirimi yakalamamız lazım, anca öyle olur.

Kızın hoşlandığı çocuk da, hepsi için kendi tanıdıklarına gitmek istediğini, kızın tavsiyesine uymakta zorlanacağını söylüyor.

Kavga etmiyorlar ama kız çok bozuluyor.

Kız gerçekten de üzgündür. Basit sınırlar koyar kendisine. Bunlardan biri domates yememek, diğeri ise içki içmemek. Bunlardan birini sürekli olarak çiğnerler. Kız içki içmeyecek bir tip değilmiş gibi algılanmaktadır. Bir gün olsun gittiği Cafe’de içki içmeyecek midir ne de olsa! Bu durumu sürekli olarak suiistimal edilir. Her nereye çağırsalar içecek bir kız gibi algılanmaktadır.

Babasının evde olması konusunda koyduğu katı sınırlar kolaylıkla basite indirgenebilmektedir. Mesela annesi “bugün gecikecek” dediğinde, tabii bu durum iş yeri nedeniyleyse, kolaylıkla izin alınır. Oysa kız kendi bir yere gitmek için alim olmalıdır adeta. Kitaplardan başını kaldıramaz.

Arkadaşları da kızın sınırlarını çiğnerler. Mesela kızın özel eşyalarını karıştırırlar. Mesela kızın kitaplarını kötü yorumlarlar. Mesela kızın yalnız kalma isteğini kibir olarak görürler. Mesela kendi verdikleri, zorla okuttukları kitapları kız geri verirken bile azar işitir. Kızın prensipleri olmasını çekemezler. Kız “kitabını geri getirdim” dediği anda, “sana kitap verende kabahat, ben sana kitabını geri vermedim bunu mu demek istiyorsun yani” diye kavga çıkarırlar. Her fırsatta kavga çıkarıp kızın huzurunu kaçırırlar.

Film yapımcıları kızın özel hayatını filme çekmek istemektedir ve kızın buna rızası yoktur.

Gazeteciler kızın fotoğraflarını çekerken kızı bir yandan da tehdit eden bir adam vardır artık: seninle ikimizin fotoğraflarını internete koyacağım, diyen biri.

Kız giyimi nedeniyle alay konusu olur. Kilolu olduğu gerekçesiyle eleştirilir.

Kız basit konularda prensiplerinin çiğnenmesinden mutsuzdur. Sana başka Cafe’de iş bulalım dediklerinde mesela, tartışma çıkar ve müzik grubu bir kez daha dağılır.

Hoşlandığı çocuk da artık ortalıklarda yoktur. Bir gün onları televizyonda görür. Bir sokak röportajı yapmışlardır... çocuğa aşk hakkındaki düşüncelerini sormuşlar, o da “aşk gerekli değil, zaten her yerde var” demiş. Kız arkadaşı varmış, müzikle ilgisi yokmuş, çok edepli, terbiyeli bir kızmış! Evlenmişler!

Kız evlenip bir çocuğu olsun istediği arkadaşının kendisini kolaylıkla terk edişine inanamaz. Acaba doğru insan o değil mi, diye şüphelenmeye başlar kendisinden. Ama başka birini asla beğenmeyeceğinden de emindir. Onu aramaya korkar.

İnsanın iç yolculuğu bir aşk hikayesi içeremezmiş gibi dejenere edilmiş gibi görünüyor. Kız kâğıtlara “aşk şiirleri” yazmış ve bunları Cafe’de şarkı olarak okuyamıyor. Üstelik de kendisini hırsızlıkla suçladıklarından beri Cafe’deki çalışanlardan da hiç emin değil. Bu nedenle yazdığı sanılıyor, oysa aşk için yazmış.

Kız sakin bir tip olmasını sevgiye ve sevgisini de hayallerine borçlu zavallı yerine konmuş zor ayakta duran bir tip değilmiş gibi, kendisini sosyal konularda yazmaya zorlayanlara ne diyeceğini bilemiyor:

- Kızım açlık var, kıtlık var, sefalet var, hastalık var, hak var hukuk var... sen oturmuş bize İngilizce masal anlatıyorsun.

Beğenmediyseniz gelmeyin diyemiyor kız.

Hayatı çok sıradan olmayan biri olarak konuşuyor hoşlandığı çocukla:

- Kaç kız benim kadar şanslı, benim gibi erkenden sevdiğine kavuşuyor!

Bütün o acıları çeken kendisi değilmiş gibi bir de kızı bencillikle suçluyorlar.

Kızın konuşmaya bile hakkı yokmuş... gerçek acılar çekmemiş ki kız! Sadece hayal dünyası incinmiş, orada da hep bir beyaz atlı prens varmış. Oysa gerçek bu değil! Gerçek kızın inandıklarından uzaklaşmak istemezken çektiği sancıların aşk sancısı oluşu. Kız asıl dilediği şeyleri konuşamaz durumda. Mesela “biz de sizin gibi mutlu olmak istiyoruz” diyeceği bir kişi bile yok.

Kız çok yalnız hissediyor kendisini. Sıradan bir gün. Cafe’yi açmış. Eski iş yerinden arkadaşları gelip, kızı görünce oradan çıkıyorlar. Bizi satıp giden birinin Cafe’sine gelecek değiliz herhalde, öyle değil mi, gibisinden. Kızın aşk hikâyesi doğrultusunda bunları yaptığını düşünen bir kişi bile yok.

Aşk önemsiz bir detay gibi yaşanıyor çoğu zaman. Cafe’ye gelen kızların konuşmaları:

- Ay, benimki zaten beş gün gelmese eve ben aramam. Gene de niye eve geliyorsa! Seviyor galiba beni çok.

- Benimki evlendiğimizden beri işleri daha iyiye gitti. Gerçi epeyce evde oturdu aşkından ama artık çok mutluyuz, çalışıyor.

- Benimki on kilo verdi ayol, ben dedim de verdi. O kilolarla ne yapacaktı vallahi ben olmasam.

- Benimki evi üstüme yaptı da bir rahat ettik. Ondan önce kavga ediyordum her gün tabii. Evi de üstüme yapmazsa ederim kavga, gene olsa gene ederim.

Kız bunları besteliyor... ama Cafe’de çalmaya çok utanıyor bu konuşmaları duyduktan sonra:

Seni görünce anladım

İşim, evim, neşem tamamladım

Kendimi anca tam anladım

Seni sevince yalanladım

Geçmişi

Bugün beni sevdiğin için

Yarın güzel bir gün benim için

İçin için seninle bir gün için

Bir gün olur hepsi bugün de benim için

Kızın günleri bomboş geçmekte. Cafe gündüzleri artık kapalı. Kız seyircisini elinde tutamadı. Boş boş geziyor.

Kızın elindeki tek kozu olan kitaplar var artık. Kitaplarını o kadar çok sevmesine rağmen bir işe yaratmakta çok zorlanıyor. Bütün kitapların özetini çıkarıp notlar alan bir yapısı var. Sonra o kâğıtları çöpe atıyor.

Internet’te bir gün içinde kendisini ekleyen herkes kendisini siliyor. O kadar emek verdiği sayfasını da ziyaret eden olmayınca müzik anlamında hiç şansı kalmıyor. Sadece iki yorum almış, onlar da küfürlü.

Kız evin içinde pijamalarla geziyor. Sokakta boş boş saatlerce yürüyor. Yemek yapmıyor. Hazır yemek yiyorlar. Temizliği bırakmış, eve kadın geliyor. Kadın kızın durumunu hiç iyi görmüyor.

Kız saatlerce yürüdükten sonra bir gün eve gelmiş. Arkadaşlarının telefonları susmak bilmiyor... gene mesaj gelmiş, kız telefonu kızın suratına kapatıyor. Hiç konuşmadan kapatıyor artık telefonunu. Evlerini de başka bir sokağa taşıyorlar. Telefon numarasını değiştiriyor.

Kızı gene buluyorlar. Cafe'de kapalıyken bile oturan kız, tek başına kitap okuyor. Çocukların yaptığı resimlerle de bir sergi açıyorlar.

Kız hayatını boşa harcadığına inanmaya başlamışken karşısına bir fırsat çıkıyor: gezi programı yapmak!

Hırsızlar işi ticarete dökmüşler, çaldıkları eşyaları satışa çıkarmışlar. Çalıntı olduğunu kendileri söylemese anlamayacağız.

Bizim kız “beni nasıl erzakları çalmakla suçlarsınız” diyor gene bir gün. O konuyu atlatamamış. Cafe’den biri de kendisinin hırsızları bir bakışta tanıdığından söz ediyor. O gün sizde hırsız tipi vardı.

Kızın hoşlandığı çocuk gazetede gördüğü adamı Cafe’de görüyor. Adam hırsız değil mi ya, ben daha bu sabah gazeteden okudum. Kız o gün gazete falan okumadığını belirtiyor. Akşam annemlerle izleyeceğim.

Bu arada kızın eski iş yerinden birinin de yüklü miktarda borç alıp kaçtığı ortaya çıkıyor. Suçu bizim kızın üstüne attığı bir başka olaydan tanıyoruz adamı, kıza “sen işini doğru yapsaydın, bugün biz o toplantıda kazanan taraf olurduk” diyor. Kız kendisine çilekli kek ikram ediyor. Çocuk da yemeyeceğini söylüyor.

Kızın aklı Cafe’deydi zaten canım. Sürekli çilekli kek yerdi, diye kızı arkadaşlarına anlatıyor.

Kız çok sakin bir şekilde mikrofonu eline alıyor ve hoş geldiniz bile demeden şarkısını söylemeye başlıyor.

Kız eve gittiğinde olanları anlatıyor, bu sefer de annesi kıza “benzetmişsinizdir” diyor.

Bizim kızın arkadaşı olan hoşlandığı çocuk ile kızın akşam telefonda konuşmaları var. Kız bir an önce telefonu kapatmak istiyor. Annemler bozulur şimdi. Bütün gün aynı iş yerindeyiz zaten. Neden şimdi konuşuyorsunuz derler! Konu da çocukları olursa müzisyen mi olacak! Hırsızlar bizi nasıl alkışladı bugün, onu da alkışlarlar. İkisi de çocuğun müzisyen olmasına gülüyor. Çok şeker olur, evet. Bence de müzik!

Hırsızın bir lafı var o gün: siz ikiniz arkadaş mısınız, kardeş mi? Çok benziyorsunuz da!

Bunu duymaktan sıkılmış olan ikisi de telefonu kapatıyor.

Çok değil, az sonra hırsızlar oradan depoya gidiyorlar ve eşyaları satıyorlar. Cafe’de tek bir satış yapamadık ama gerçekten de bizim sayemizde eğlendi millet bugün. Tuttum ben bu Cafe işini. Onlara da satalım. Satalım değil mi? Satalım satalım!



Hep de Böy



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6995
2 Eyyup AKMETİN 5216
3 Firari Fırtına 4967
4 Mustafa Ermişcan 4413
5 Hasan Tabak 4090
6 Nermin Gömleksizoğlu 3688
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3638
8 Uğur Kesim 3442
9 Sibel Kaya 3391
10 Enes Evci 3065

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:822 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com